Michael Beckley ve Hal Brands’in yeni raporu; 21. yüzyıldaki temel rekabetin artık sadece büyük güçler arasında olmadığını, aksine iki jeopolitik sistem arasında yaşandığını savunuyor: Çin, Rusya, Iran ve Kuzey Kore’den oluşan “Heartland” (Merkez Bölge) ile ABD ve müttefiklerinin liderliğindeki “Rimland” (Kenar Kuşak). Yazarlar, dünya düzeninin geleceğinin, bu iki bloktan her birinin askeri, ekonomik, teknolojik güç ile küresel ağları organize edebilme yeteneğine bağlı olduğuna inanıyor.
Foreign Affairs dergisi, dünyanın mevcut durumunu ve Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore’den oluşan “Heartland” ile ABD ve müttefiklerinin öncülüğündeki “Rimland” arasındaki cepheleşmeyi ele alan derinlemesine bir analiz yayımladı.
Michael Beckley ve Hal Brands tarafından kaleme alınan, “Heartland, Rimland’e Karşı: Geleceğin Dünya Düzeni Savaşında Cephe Hatları” başlıklı bu kapsamlı analiz raporunun tam metin çevirisi aşağıdadır:
İlk bakışta, bugünün stratejik haritası oldukça tanıdık geliyor. Avrasya’nın merkezinde toplanmış kara odaklı güçlerden oluşan bir blok, açık denizlerdeki bir süper gücün liderliğindeki liberal ve deniz odaklı düzene meydan okuyor. Iran ve Kuzey Kore ile tahkim edilmiş, Belarus’tan Myanmar’a uzanan bir otokratik hükümetler çemberiyle çevrelenmiş olan Çin ve Rusya; bir zamanlar Napolyon Fransası’nın, İmparatorluk Almanyası’nın ve Sovyetler Birliği’nin üstlendiği rolün aynısını oynuyor: Avrasya’ya hükmetmeyi ve küresel ölçekte güç uygulamayı amaçlayan kıtasal imparatorluklar.
Amerika Birleşik Devletleri ise tıpkı geçmişteki Büyük Britanya gibi, Avrasya süper kıtasını kuşatan Kuzey Amerika, Avrupa ve Doğu Asya boyunca uzanan, kıyı ve deniz ülkelerinden oluşmuş devasa bir yayı inşa edip koruyabilen tek aktör olmaya devam ediyor. Jeopolitik ritim bir kez daha kendini tekrar ediyor: Kıtasal Heartland’den filizlenen otokratik bir eksen, daha geniş dünya için bir kalkan görevi gören Rimland’in engellerini yıkmaya çalışıyor.
Buna rağmen bugünün Heartland’i, geçmişteki örneklerinin sadece bir kopyası değil. Bu Heartland, Avrasya boyunca ilerleyen tek bir imparatorluktan ziyade, liberal ideallere ve ABD gücüne duyulan ortak nefretin birbirine bağladığı revizyonist güçlerin gevşek bir ittifakıdır. Bu ülkeler, Napolyon veya Hitler gibi geniş bölgeleri askeri güçle çiğneyip geçemezler. Bunun yerine modern araçlardan yararlanıyorlar; siber saldırılar, dijital dezenformasyon kampanyaları, hassas güdümlü mühimmatlar ve nükleer başlıklı füzeler vasıtasıyla Rimland’deki rakip ittifakları zayıflatmayı ve hatta doğrudan ABD’yi hedef almayı amaçlıyorlar.
En önemlisi, bu Avrasyalı otokratik yönetimler birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Onlar sadece tank taburları konuşlandırarak değil, aynı zamanda kablolar çekerek ve anlaşmalar imzalayarak da genişliyorlar; küresel bağımlılığı, Rimland düzenini içeriden çökertmek için bir silaha dönüştürmüş durumdalar. Çin, bu yeni Heartland’in ana sütunudur ve küresel güce ulaşmayı hedeflemektedir: Karada “Kuşak ve Yol” girişimiyle, denizde benzeri görülmemiş boyutlarda bir askeri genişlemeyle ve dijital bulut alanında ise telekomünikasyon ağları, ödeme sistemleri ve gözetleme mekanizmalarıyla. Bu saldırılar bir bütün olarak, Çin’in büyüyen sanal imparatorluğunu geleneksel ve bölgesel planlarla birleştirerek Rimland’in üstünlüğünü tehlikeye atmaktadır.
Her şeye rağmen bu Heartland, kendi içinde yapısal bir çelişki barındırmaktadır: Hem çok güçlü hem de çok zayıftır. Çirkin çekirdeği (Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore), güçlü baskı unsurlarını elinde tutarak siber saldırılar, nükleer şantajlar ve fırsatçı askeri hareketlilikler yoluyla akut krizler yaratabilir. Ancak, ABD liderliğindeki karşı ittifakla girilecek nesiller arası bir rekabeti kazanmak için gereken ekonomik ve teknolojik kapasiteden hala yoksundur.
Rimland ittifakı ise güç bakımından benzersizdir ancak vizyon ve amaç noktasında tehlikeli çatlaklara sahiptir. ABD; bölgesel güvenlik ağları, ekonomik ve teknolojik kulüpler ile ortak değer kümelerinden oluşan heterojen bir yapının tepesinde yer almaktadır. Bu dağıtık imparatorluk açık, esnek ve uyumludur; fakat aynı zamanda ayrışmalara ve bölünmelere karşı kırılgandır. Rakipleri, Batı pazarlarının, kurumlarının ve teknolojilerinin açıklığından yararlanmayı başarmış, küreselleşme ise Rimland’in uyumunu sağlayan iç mutabakatı zayıflatmıştır.
Amerikan gücünün şemsiyesi altındaki müttefikler, gücü katlayan birer unsur olmak yerine ona bağımlı hale gelmişlerdir; öyle ki bazıları artık ABD’nin tek taraflı hamlelerini, Heartland’in saldırganlarından daha büyük bir tehdit olarak görmektedir. ABD ise korumacı ve bazen yağmacı eğilimler gösteren, mütereddit bir hamiye dönüşmüştür. İran’la yaşanan savaş/gerilim üzerindeki çatlaklar bu çözülmenin bir yansıması olmuştur; zira birçok müttefik ABD’nin adımlarının arkasında saf tutmak yerine ya destek vermekten kaçınmış ya da açıkça mesafe koymuştur. Sonuç olarak Rimland iç sürtüşmelerle boğuşurken, Heartland otokrasileri mevcut statükoyu değiştirme arzusunda birleşmeye devam etmektedir.
Washington’ın karşı karşıya olduğu zorluk, gücün hem ağlar hem de topraklar üzerinden aktığı bir çağla uyumlu olacak şekilde Rimland düzenini yeniden inşa etmektir. Bu durum sadece düşman ordularını sınırların arkasında tutmak anlamına gelmez; aynı zamanda Heartland otokratlarının küreselleşmeyi rehin almasını engellemeyi de gerektirir. Modern bir Rimland stratejisi, gevşek ittifaklar ağını, karşılıklı bağımlılığı yöneten, özgür toplumları güçlendiren ve baskılara karşı koruyan entegre bir sisteme dönüştürmelidir. Bu yeni düzene yalnızca ABD liderlik edebilir; ancak bunu yapabilmek için kendi içe dönük ve liberal olmayan eğilimlerine karşı direnmek zorundadır. Aksi takdirde Heartland, dünyayı kendi amaçları doğrultusunda yeniden şekillendirecektir.
Karanlığın Heartland’i
Yüzyıllar boyunca otokratik devletler, Avrasya’nın gücünü dağıtmaya ve dizginlemeye çalışan deniz odaklı ittifaklara karşı dünyanın en büyük kara parçasını bütünleştirmeye çalıştı. Bu cepheleşmelerin sonuncusu olan Soğuk Savaş, bu kalıbın en saf örneğiydi. Sovyetler Birliği, imparatorluğu Almanya’dan Pasifik’e kadar uzanan devasa bir kara gücüydü. Sovyet orduları ve yıkıcı faaliyetleri, Avrasya’nın kenar kuşakları için her zaman bir tehdit oluşturuyordu. ABD buna karşılık, okyanusları birbirine bağlayan ittifaklar kurarak Avrasya’nın dinamik çevrelerini, özellikle Batı Avrupa’yı, Doğu Asya’yı ve daha sonra Orta Doğu’yu güvende tutmaya çalıştı. Moskova’nın Heartland imparatorluğunu askeri, siyasi ve teknolojik olarak izole etti; dost ülkeleri ise Amerikan gücüyle korunan ticaret yolları ve tedarik hatlarıyla özgür dünya ekonomisine entegre etti. Bu Rimland ittifakı, düşman Heartland’i çöküşüne kadar dizginledi. Demokrasilerin hakimiyetinde küresel gücün yeni bir mimarisini yaratan bu ittifak, bugün bir kez daha tehdit altındadır.
Şimdi ise Avrasyalı otokratlardan oluşan yeni bir grup üstünlük için birbiriyle yarışıyor. Yeni-emperyalist Çin, Asya genelinde ve ötesinde hakimiyet kurma peşinde. İntikam peşindeki bir Rusya, Avrupa’nın güvenlik düzenini yıkmaya ve bir Heartland süper gücü olarak rolünü geri kazanmaya çalışıyor. Güç kaybeden ama hala hırslı olan İran, Ortadoğu’da Washington ve müttefikleriyle sert bir şekilde çatışıyor. Provokatör Kuzey Kore ise uzun menzilli askeri kabiliyetlerine dayanarak Kuzeydoğu Asya’daki hırslarını besliyor. Bu revizyonist güçler, toplamda Avrasya süper kıtasının devasa bir kısmını ellerinde tutuyor. Hepsi de Rimland dünyasının demokratik amaçlarına ve gücüne karşı derin bir düşmanlıkla hareket ediyor. İş birlikleri derinleştikçe, düşmanlarına karşı komplo kuran bir Avrasya ekseninin oluşma kabusu yeniden canlanıyor.
Avrasya Heartland’i, Eş Zamanlı Olarak Hem Güçlü Hem de Acizdir
Bu otokratik yönetimler ekonomik, mali ve teknolojik bağlarını derinleştiriyor. Çin yapımı mikroçipler ve makine aletleri artık Rus ekonomisinin omurgasını oluşturuyor; Çin sermayesi ve teknolojisi, Rusya’nın Arktik bölgesini geliştirmesine yardım ediyor. Rus şirketleri Hong Kong’da sermaye topluyor ve Rus petrolü Pekin’e akıyor. Moskova ve Tahran yönetimleri, Rusya’yı Hazar Denizi ve İran üzerinden Asya’ya bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Taşıma Koridoru’nu genişletmek için iş birliği yapıyor.
Bu otokratik güç kombinasyonu askeri alana da sıçramış durumda. İran dronları, Kuzey Kore füzeleri ve askerleri ile Çin’in çift amaçlı (hem askeri hem sivil) ürünleri, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’daki savaşını finanse edip sürdürmesini sağladı. Rusya; Pekin, Tahran ve Pyongyang’ın kabiliyetlerinin yarattığı riskleri büyük ölçüde artıran gelişmiş hava savunma sistemleri, füze teknolojileri ve denizaltıların sesini azaltan ölümcül teknolojiler satıyor. Bu ülkelerin dron, füze, helikopter ve diğer askeri araçları koordineli bir şekilde üretmesi, Rimland düzenini yıkmayı amaçlayan entegre bir askeri-sınai blok yaratıyor. İran, Washington ile olan çatışmaları sırasında, Ortadoğu’daki ABD üslerini izlemek ve hedef almak için Çin yapımı bir casus uyduyu ve Pekin’deki uydu istasyonlarını kullandı. Çin ağları, füze yakıtı için gereken ham maddeleri İran’a sağlarken, Rusya’nın hedefleme verileri de İran saldırılarına yardımcı oldu.
Siyaset coğrafyacısı Halford Mackinder, 20. yüzyılın başında, Heartland’in saldırgan güçlerinin Avrasya’ya egemen olarak küresel istilalar başlatabileceği konusunda uyarmıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın kanlı muharebelerinin ortasında, siyaset bilimci Nicholas Spykman, ABD’nin Avrasya’nın hayati Rimland (kara-deniz) kuşaklarını güvende tutarak küresel dengeyi koruması gerektiğini savunmuştu. Her iki düşünür de bugünün çatışma hatlarını çok iyi öngörmüştü. Ancak mevcut meydan okuma, geçmiştekilerden çok daha karmaşık ve tehlikelidir.
Çıkar İlişkileri ve İşlem Maliyetleri
Avrasya ekseni, ne Sovyetler’in yönetmeyi hayal ettiği türden bütünsel bir imparatorluktur ne de tam teşekküllü bir ittifaktır. Bu eksen, temelde ortak hoşnutsuzluklar ve şikayetlerle birbirine bağlanmış, yaptırım altındaki rejimlerin bir sendikasıdır. Pekin’deki Leninist parti devleti, Moskova’daki neofaşist rejim, Pyongyang’daki aile diktatörlüğü ve Tahran’daki militan teokrasi, Rimland’deki rakiplerine duydukları ortak nefret dışında pek az ideolojik ortaklığa sahiptir. Onlar ortak bir küresel devrim peşinde değiller; aksine kökleri kendi tarihlerine ve geleneklerine dayanan, nihayetinde birbiriyle çatışacak farklı emperyal projeler yürütüyorlar. Bugün Çin ve Rusya, Çin lideri Şi Cinping’in deyimiyle, ABD liderliğindeki liberal dünyaya karşı “sırt sırta” savaşan stratejik ortaklardır. Ancak yakında her ikisinin de Arktik bölgesine, Orta Asya’ya ve büyüklük tasavvurlarının çakıştığı diğer bölgelere aynı anda hükmedemeyeceğini görebilirler.
Bu durum, Heartland’in dayanışmasını sınırlandırmaktadır. Çin ve Rusya’nın İran’ın savaşına verdiği tepkiler bu kalıbı net bir şekilde gösterdi: Tahran’a istihbarat, askeri ve teknolojik yardım sağlamaya isteklilerdi ancak doğrudan İran’ın savunmasına dahil olarak çatışmanın yayılması riskini almayı reddettiler. Benzer şekilde, ABD özel kuvvetleri Ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu tutukladığında, Pekin ve Moskova sadece geçmiş olsun dileklerini iletmekle yetindiler. Bunlar, ortak savunmaya bağlı müttefikler değil; çıkar ve pragmatizme dayalı ortaklardır.
Buna rağmen, bu dinamik ideolojik bir çöküş riskini de en aza indirmektedir. Revizyonist güçler, dogmalar üzerine tartışmak yerine; ticaret, yaptırımlara karşı direnç geliştirme, askeri ve teknolojik iş birliği gibi kendilerini ortak düşmanlarına karşı daha güçlü kılan stratejik pragmatizme odaklanabiliyorlar. Heartland güçleri arasında katı bir ideolojinin bulunmaması, onların yalnızlaşmaktan kurtulmasını da kolaylaştırıyor; zira Belarus, Kamboçya, Küba ve Myanmar’daki Amerikan karşıtı otokratik yönetimlerle, Hindistan ve Suudi Arabistan gibi mütereddit/dengeci devletlerle ve Batı hakimiyetindeki dünyadan memnun olmayan gelişmekte olan ülkelerle esnek ortaklıklar kurabilmelerine imkan tanıyor.
Bugünün revizyonist güçlerinin hiçbiri, geçmiştekiler gibi Avrasya’yı kolayca çiğneyip geçemez. Rusya, Doğu Ukrayna’yı boyunduruk altına alma konusunda bir salyangozdan bile daha yavaş ilerleyebildi. Çin ise Tayvan Washington’ın desteğine sahip olduğu sürece, bu adayı fethetmenin önündeki engelleri aşmakta büyük zorluklar yaşayacaktır. Ancak bu zayıflık, Pekin’in doğrudan erişim alanı dışındaki ülkeler için daha az varlıksal bir tehdit gibi görünmesine yol açıyor ve bu da ABD’nin onu çevreleme çabalarını karmaşıklaştırıyor. Dahası, bugünün Avrasyalı otokrasileri, geçmiştekilerin sahip olmadığı kapasitelere sahip: Rimland ülkelerini Washington’a bağlayan ittifakları sabote etme ve hatta doğrudan açık denizlerdeki süper gücü vurabilme yeteneği.
Çin ve Rusya’nın siber saldırıları, ABD’nin kritik altyapılarını tehdit ediyor ve bir kriz anında ülkeyi felç edebilir. 2021 yılında, “Volt Typhoon” adıyla bilinen Çinli bir siber casusluk grubu, ABD’nin su tesisleri ve elektrik şebekeleri dahil kritik altyapılarına sızıyordu. Aynı yıl, Rus hackerlar ABD’nin doğusundaki Colonial bor hattındaki yakıt akışını durdurarak benzin kıtlığına yol açtı. Pekin ve Moskova’nın anti-uydu kabiliyetleri, Pentagon’un dünya genelinde güç uygulamasını sağlayan askeri iletişim altyapısını tehlikeye atıyor. Devasa füze envanterleri ve diğer hassas güdümlü mühimmatlar; Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore’ye, ABD müttefiklerine ağır zararlar verme ve hatta onları kurtarmaya gelen Amerikan güçlerine büyük kayıplar yaşatma gücü veriyor.
Mart ayında İran’ın Suudi Arabistan’daki bir hava üssüne düzenlediği dron ve füze saldırıları Amerikan uçaklarına zarar verdi. Tahran ayrıca Ürdün’den Bahreyn’e kadar ABD’nin diplomatik ve askeri tesislerini hedef alarak, zayıf bir revizyonist devletin bile Amerika’nın dağınık ve uzak üslerini tehdit edebileceğini gösterdi. Bu, Pekin’in şu anda dünyanın en büyük karaya konuşlu füze gücüne sahip olduğu Batı Pasifik’te Washington’ı nelerin beklediğinin sadece küçük bir fragmanıdır.
Genişleyen nükleer cephanelikler (Çin örneğinde savunma sistemlerini aşabilen hipersonik glayderlar gibi fırlatma sistemleriyle birleşmiş durumda), ABD üslerine veya doğrudan Amerikan ana karasına yönelik saldırı tehditleriyle müdahale maliyetini daha da artırabilir. 2030’ların ortalarına gelindiğinde Washington, süper kıtanın her iki yakasında da revizyonist hedefleri olan nükleer denk güçlerle karşı karşıya kalacaktır. ABD’nin düşmanları Avrasya genelinde yeni bir “Blitzkrieg” (Yıldırım Savaşı) başlatacak durumda olmasalar da, rakip ittifakları bölebilecek ve Tayvan veya Baltık Denizi çevresi gibi bölgelerde yerel işgallere zemin hazırlayabilecek araçlara sahipler; bu işgaller Rimland bölgelerindeki askeri dengeyi kendi lehlerine değiştirebilir.
Ayrıca Heartland’in elinde ekonomik baskı araçları da var. Çin, küresel çıkarımın yaklaşık yüzde 60’ını ve işlenmesinin yüzde 80’inden fazlasını kontrol ettiği elementsel nadir toprak elementlerinin ihracatını keserek rakiplerini baskı altına alabilir. Elektrikli araç bataryalarının veya ilaç sanayisinin ihtiyaç duyduğu temel kimyasalların tedarikini durdurabilir. Pekin, telekomünikasyon ağlarından deniz altı kablolarına, ticari şirketlerden gemiciliğe kadar kendisini küreselleşmenin can damarlarına yerleştirmek ve bu ağları stratejik gücünün bir kaynağı haline getirmek için onlarca yıldır büyük ve uzun vadeli bir çaba yürütüyor.
Rusya da benzer şekilde, Avrupa’yı bölmek ve zayıflatmak için enerji akışlarını ve sınır ötesi yolsuzluk ağlarını kullandı. Bu ülke; ileri teknolojileri, şeffaf olmayan sınır ötesi finansal akışları, ayrıca özgür toplumların özgür medyasını ve açık siyasi sistemlerini kullanarak demokrasileri yıpratmaya çalıştı. Pekin ve Moskova, bazen ortaklaşa bazen de paralel olarak bu bölücü ajandayı ilerletmek için iş birliği yaptılar: Çin sermayesi ile Rus müdahaleciliğinin birleşimi, Balkanlar’da liberal olmayan güçleri besleyip etnik milliyetçiliği körükleyerek Avrupa Rimland’inde fiilen çatlaklar yarattı.
Bu güçler, 21. yüzyılın ağ bağlantılarını ve birbirine bağlı yapısını, asırlık nüfuz savaşında bir silaha dönüştürdüler. Ve hiçbir revizyonist devlet, tarihi hırsları modern yöntemlerle Çin kadar harmanlayamadı.
21. Yüzyılın Üçlemesi
1904 yılında Halford Mackinder, Çin’in bir gün istikrarlı ve sıkı yönetilen bir ülkeye dönüşmesi durumunda “dünyanın özgürlüğünü” tehlikeye atabileceği konusunda uyarmıştı; çünkü bu ülke hem Rimland’e erişime sahipti hem de arkasında devasa bir Avrasya hinterblandı barındırıyordu. 1942’de Nicholas Spykman, “modern, güçlü ve askerileşmiş bir Çin’in” Batı Pasifik’e egemen olabileceğini ve “muazzam boyutlarda bir kıtasal güce” dönüşebileceğini öngörmüştü. Büyük jeopolitik düşünürler, her iki yöne de genişleme yeteneği olan devasa Avrasya güçlerinden her zaman korkmuşlardır. Ancak Pekin’in büyüklüğe ulaşmak için üç yönde birden ilerleyeceğini hiç hayal etmemişlerdi.
Şi Cinping’in Kuşak ve Yol girişimi, Avrasya’yı altyapı, bağımlılık ve borç vasıtasıyla birbirine bağlayan eski entegrasyon mantığını canlandırıyor. Bu girişimin toplam maliyeti muhtemelen 1 trilyon doları aşmış durumda ve bunun büyük bir kısmı, Pekin’e dünyanın en büyük alacaklısı olarak nüfuz kaldıraçları sağlayan krediler şeklinde ödendi. Siyasi nüfuz ve güvenlik bağları da bunu takip ediyor: Pekin’in Tayland’dan Yunanistan’a kadar yatırım yaptığı limanlar zinciri, bir gün küresel bir deniz üssü ağının omurgasını oluşturabilir. Avrasya topraklarına ve kaynaklarına erişimin güvence altına alınması (ister Ortadoğu petrolü ister Güneydoğu Asya nikeli olsun), süper kıtayı Çin’in sarsılmaz kalesi ve küresel ölçekte nüfuz yayma veya baskı uygulama platformu haline getirebilir.
Çin ayrıca Rimland’in deniz barikatını da aşmaya çalışıyor. Pekin son birkaç on yıldır düşman donanmalarına karşı koyacak bir deniz gücü inşa etti; Amerikan gemilerini Batı Pasifik’ten uzak tutmak için tasarlanmış gemisavar füzeleri, hava savunma sistemleri ve sessiz denizaltılardan oluşan bir cephanelik yarattı. Son yıllarda Şi Cinping, uzak mesafelerde güç uygulayabilecek kabiliyetlere (birden fazla uçak gemisine sahip uzun menzilli bir donanma dahil) giderek daha fazla vurgu yapıyor; bu güçler Çin’in nüfuzunu Pasifik’in açık sularına taşıyabilir. Bu deniz saldırısının boyutları şaşırtıcıdır: Çin donanması şu anda gemi sayısı bakımından dünyanın en büyük donanmasıdır ve sahil güvenliği, Asyalı rakiplerinin benzer filolarının toplamından çok daha büyüktür. Çin’in “askeri-sivil füzyon” doktrini de ülkenin, üretimi dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla olan devasa bir gemi inşa sanayisinden yararlanmasını sağlıyor.
Çin’in üçüncü saldırısı ise bulut (Cloud) alanında gerçekleşiyor. 21. yüzyılda nüfuz, sadece stratejik coğrafyaya hükmetmekle değil, aynı derecede dijital ağlara egemen olmakla da elde ediliyor ve Pekin’in “Dijital İpek Yolu” projesindeki ilerlemesi dikkat çekici aşamalara ulaştı. Çin’in gözetleme ekipmanları tüm kıtalarda kullanılıyor. Çinli Alipay ve WeChat Pay şirketleri, düzinelerce ülkede ve çeşitli para birimlerinde esnafa hizmet vererek dijital ödeme sektörüne liderlik ediyor. ABD yaptırımları, Huawei gibi Çinli teknoloji devlerinin 5G ve 6G telekomünikasyon teknolojileri rekabetinde ilerlemesini engelleyemedi. DeepSeek ve Qwen gibi Çin yapımı yapay zeka modelleri, özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük bir ilgi ve kabul görüyor. Bu kampanyanın temelinde, Çin’in yarı iletkenlerden nadir toprak elementlerine kadar bu teknolojileri ve ağları mümkün kılan malzemeleri kontrol etme çabası yatıyor.
Ateş Çemberi
Washington liderliğindeki Rimland ittifakı, onlarca yıldır dünya düzenine yön vermektedir. Bugün bu ittifak tüm alanlarda zorlu bir sınavla karşı karşıyadır. ABD’nin en acil görevi, Heartland’in statükoyu bozabilecek ve gelecekte daha büyük kazanımlara zemin hazırlayabilecek askeri sızmalarını önlemek için askeri engelleri tahkim etmektir. Çin’in Tayvan’ı işgal etmesini engellemek, ABD ve müttefiklerinin cephe hatlarına daha fazla savaş gücü konuşlandırmasını gerektirir; buna uzun menzilli ateş sistemleri, denizaltılar ve su üstü gemileri, beşinci nesil uçaklar, entegre hava ve füze savunma sistemleri, çok sayıda hava ve deniz dronu, ayrıca “Birinci Ada Zinciri” (Japonya, Tayvan ve Filipinler’den geçen ada yayı) boyunca konuşlandırılmış dağınık üsler ve mühimmat depoları dahildir.
Avrupa’da Rusya’ya karşı caydırıcılık, NATO’nun doğu kanadını ağır kuvvetlerin kalıcı konuşlandırılması, uzun menzilli saldırı ve hava savunma ağlarının kurulması, dron savar kabiliyetlerinin geliştirilmesi ve Baltık ülkelerinden Polonya ve Romanya’ya kadar kritik altyapıların güçlendirilmesi yoluyla sert ve geçilmez bir hedefe dönüştürmek anlamına gelir. Etkili bir caydırıcılık, Ukrayna’ya silah sevkiyatının kesintisiz devam etmesini de zorunlu kılar.
Şu anda bu misyonun yükü büyük ölçüde ABD’nin ve sınırlı sayıdaki cephe hattı ülkesinin omuzlarındadır. Yüksek düzeyli kolektif savunmayı mümkün kılan araçların eksiksiz setine yalnızca Washington sahiptir. Amerika’nın en aktif ve kırılgan müttefikleri (özellikle Baltık ülkeleri, Finlandiya, Almanya, Japonya, Polonya ve Tayvan) askeri güçlerini hızla yeniden inşa edip güçlendirirken, Rimland’in arka cephesi son otuz yıldır askeri kapasitesini azaltma eğilimindeydi ve en temel savunma kabiliyetlerine bile yeterli yatırım yapmadı. Bu nedenle, görevin ana yükü Amerikan güçlerinin ve yerel ordulardan oluşan dar bir cephe hattının üzerinde olacak; diğer Rimland ülkeleri ise çoğunlukla yaptırımlar uygulamak, mali kaynak sağlamak ve lojistik destek vermek suretiyle katkıda bulunacaktır.
ABD Başkanı Donald Trump, Amerika’nın müttefiklerinin savunma için daha fazla ödeme yapması ve ortak sanayi tabanının güçlendirilmesinde daha fazla sorumluluk alması gerektiğine inanmakta haklıdır. Ancak o, bu baskıyı ABD’yi uluslararası sahneden çekme yönündeki kronik eğilimiyle birleştirerek hata yapıyor. Eğer ABD Avrasya’yı terk ederse, geride kalan Rimland ülkeleri ne Çin’i ne de Rusya’yı dizginleyebilir. Washington, savunma harcamalarını artırarak ve cephe hatlarındaki askeri varlığını genişleterek, kendisini savunmak için ayağa kalkan ülkelerin yanında duracağını göstermelidir.
Bununla birlikte, yerel askeri kabiliyetleri güçlendirmek uzun vadeli bir rekabetin sadece ilk adımıdır. Son savaşlar göstermiştir ki; top mermisi, füze, hava savunma sistemi ve temel ekipman stokları aylar içinde değil, haftalar hatta günler içinde hızla tükenmekte ve çatışma başladıktan sonra endüstriyel üretim kapasitesi belirleyici faktör haline gelmektedir. Cephe hattındaki bir caydırıcılık, Avrupa veya Batı Pasifik’teki bir savaşın ilk darbelerini savuşturabilir ancak tek başına yıllarca sürecek bir savaşı destekleyemez; böyle bir savaşta üretim kapasitesi, teknolojik derinlik ve mali dayanıklılık hangi tarafın daha önce pes edeceğini belirler. İşte geniş Rimland ittifakının rolü burada önem kazanmaktadır; zira Washington bile tek başına aynı anda birden fazla büyük cephenin maliyetini karşılayamaz ve aynı zamanda kendi kuvvetlerini yenileyemez. Dolayısıyla asıl görev, zengin ancak endişeli devletlerin oluşturduğu dağınık topluluğu, savaş ve barış dönemi için verimli çalışan bir ekonomiye dönüştürmektir; kısa vadede saldırganlığı engelleyebilecek, uzun vadede ise üretim, inovasyon ve sürdürülebilirlik açısından Heartland’i geride bırakabilecek bir blok yaratılmalıdır.
Sayısal Üstünlük
Batı’da yaygın olan karamsarlığın aksine Rimland, ekonomik kapasitenin tüm önemli göstergelerinde Heartland’den çok daha güçlüdür. Kuzey Amerika, Euro Bölgesi ve Hint-Pasifik’in büyük demokrasileri (Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Tayvan), piyasa döviz kurlarına göre küresel GSYİH’nin yaklaşık yarısını üretmektedir. Buna karşılık; Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore’nin yanı sıra Belarus, Kamboçya, Küba, Laos, Myanmar, Pakistan ve Orta Asya cumhuriyetleri gibi uyumlu ülkeleri de içeren “maksimum Heartland”, küresel GSYİH’nin yalnızca yaklaşık yüzde 20’sine sahiptir. Hatta bu rakam bile muhtemelen gerçeğin üzerindedir; zira gece ışıklarının yoğunluğu üzerinden ekonomik aktiviteyi ölçen uydu görüntüsü araştırmaları, Çin, Rusya ve diğer otoriter devletlerin, bu yüzyılın ilk yirmi yılında ekonomik büyüme oranlarını gerçekte olduğundan yaklaşık yüzde 35 daha fazla rapor ettiğini göstermektedir.
Rimland ayrıca küresel servet üretiminin ana motorlarını da kontrol etmektedir. Kuzey Amerika, Euro Bölgesi ve Hint-Pasifik demokrasileri, Heartland pazarından yaklaşık üç buçuk kat daha büyük bir tüketici pazarı oluşturmaktadır; tek başına ABD pazarı, Çin ve Rusya pazarlarının toplamının neredeyse iki katıdır. Ekonomist Neil Shearing’in gösterdiği gibi, bu dengesizlik küresel ticaret kalıplarını şekillendirmektedir; öyle ki dünyadaki toplam ticaretin yarısından fazlası Rimland içinde gerçekleşmekte ve Heartland ihracatının yaklaşık üçte ikisi Rimland pazarlarının talebine bağımlı olmaktadır. Buna karşılık, Rimland ihracatının sadece yaklaşık altıda biri Heartland pazarlarına gitmektedir.
ABD ile uyumlu bloğun üyeleri küresel rezerv para birimlerini basmakta, ana ödeme ve finansal takas ağlarını yönetmekte ve likit, yatırım yapılabilir varlıkların neredeyse tamamını sağlamaktadır. Küresel doğrudan yabancı yatırımların yüzde 85’i, portföy yatırımlarının yüzde 85’i ve döviz rezervlerinin yüzde 87’si bu blok içinde yer almaktadır. Bu temeller, normal şartlarda Rimland için borçlanma maliyetlerini düşürürken, kriz anlarında büyük bir baskı kaldıracı sağlamaktadır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra, G7 ülkeleri Rusya’nın 300 milyar dolarlık döviz rezervini dondurdu ve Rus bankalarını SWIFT finansal iletişim ağından çıkardı; bu adım Moskova’yı finansal olarak Çin’e bağımlı hale getirdi. İran savaşı sırasında Washington, Tahran’ın silah ağlarına ve gizli tanker filosuna yaptırımlar uyguladı ve İran’ın yasa dışı fonlarını taşıyan bankaların ABD finansal sistemine erişimden mahrum bırakılabileceği uyarısında bulundu. Çin de bu finansal sistem içinde faaliyet göstermektedir; dış kredilerinin yaklaşık yüzde 75’i dolar cinsinden verilmiştir ve dolar dışı rezervlerinin büyük bir kısmı Avrupa’da tutulmaktadır.
Çin’in Kritik Minerallerdeki Üstünlüğü, Göründüğü Kadar Sarsılmaz Değildir
Doğal kaynaklar da Rimland’in bir diğer güçlü yönüdür. ABD, dünyanın en büyük petrol ve gaz üreticisi haline gelmiştir; petrol üretimi Suudi Arabistan veya Rusya’nın neredeyse iki katı, doğal gaz üretimi ise dünyanın ikinci büyük üreticisi olan Rusya’dan yaklaşık yüzde 75 daha fazladır. Bu kaynak bolluğu, Amerika’nın uzak darboğazlara olan bağımlılığını büyük ölçüde azaltmıştır; öyle ki ABD’nin ithal ham petrolünün sadece yaklaşık yüzde 7’si Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir, oysa Çin’in ham petrol ithalatının yaklaşık yarısı bu rotaya bağımlıdır.
Bu sırada Kuzey Amerika, 2016 yılında marjinal bir sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) tedarikçisiyken, 2025 yılına gelindiğinde dünyanın en büyük LNG ihraç eden bölgesi konumuna yükseldi. Bu dönüşüm, Rimland’i enerji açısından daha kendi kendine yeterli hale getirdi. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden önce Moskova, AB gaz ithalatının yüzde 45’ini karşılıyordu; ancak 2025’e gelindiğinde bu pay yüzde 12’ye düştü. Rusya’nın petrol ve gazı bir silah olarak kullanma çabası Avrupa’yı çaresiz bırakmadığı gibi, bu kıtayı ABD merkezli enerji sistemine daha da entegre etti. İran savaşı da bu süreci hızlandırdı. ABD Enerji Enformasyon İdaresi’nin raporuna göre, bu savaşın başlamasından yaklaşık iki ay sonra, ABD ham petrol ihracatı günlük 6.4 milyon varil ile rekor kırdı. Nisan ayında, savaştan önceki haftaya kıyasla neredeyse üç kat daha fazla olan 65’ten fazla boş süper tanker, ham petrol yüklemek üzere ABD limanlarına doğru hareket halindeydi. Ayrıca Amerikan rafinerilerinin Nisan ayında Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu jet yakıtının üçte birinden fazlasını karşılaması bekleniyordu; bu rakam Ocak ayındaki seviyenin neredeyse iki katıydı.
Heartland de doğal kaynaklara sahiptir, ancak Rimland bu kaynakları güce dönüştürme konusunda daha yeteneklidir. Rusya devasa petrol, gaz ve mineral rezervlerine dayanmaktadır ancak bu kaynakların büyük kısmı Sovyet döneminden kalma eski boru hatlarına, yoğun talep altındaki demiryolu ağlarına ve saldırılara karşı açık olan liman ve nakliye rotalarına bağımlıdır. Nisan ayında Ukrayna’nın Rusya’nın ana ihracat merkezlerine düzenlediği saldırılar, bu ülkeyi petrol ihracat akışını azaltmaya zorladı ve doğal kaynaklara dayalı altyapısının kırılganlığını ortaya koydu.
Çin’in kritik mineraller alanındaki üstünlüğü dikkat çekici olsa da göründüğü kadar kalıcı değildir. Tedarik zincirindeki tekeli artık meydan okumalarla karşı karşıyadır; çünkü ABD ve müttefiklerinin kaynakları çeşitlendirme çabaları, planlama aşamasından devlet destekli pratik bir seferberlik aşamasına geçmiştir. Tokyo bu modeli ilk kez 2010 yılında uyguladı; Çin ile yaşanan Senkaku Adaları gerginliği Pekin’in Japonya’ya nadir toprak elementleri ihracatını tamamen durdurmasına neden olmuştu. O zamandan beri Japonya, kamu fonlarını kullanarak Avustralya’daki mineral madenciliğini ve Malezya’daki rafinajı kendi içindeki mıknatıs üretim sanayisine bağladı; böylece Çin’den nadir toprak elementleri ithalatına olan bağımlılığını 2010’daki yüzde 90 seviyesinden günümüzde yaklaşık yüzde 60’a düşürdü. Washington şu anda doğrudan yatırımlar, taban fiyat uygulamaları, nadir toprak elementleri üretimini artırmak için yeni finansman mekanizmaları ve devlet mülkiyetindeki “ABD Kritik Mineraller Stratejik Rezervi” vasıtasıyla bu yaklaşımı genişletiyor. ABD’de MP Materials, Avustralya’da Lynas ve Brezilya’da Serra Verde gibi Rimland genelindeki şirketler, madencilikten mıknatıs üretimine kadar entegre bir zincir oluşturuyor. Çin hala rakiplerine zarar verme kapasitesine sahip ancak bu malzemelere erişimi kesme tehditleri, sadece Rimland tedarik zincirlerinin entegrasyon sürecini hızlandırıyor.
En belirleyici asimetri ise ileri teknoloji endüstrileri alanındadır. Steven Brooks ve Ben Shifrinson’ın hesaplamalarına göre, ABD ve müttefikleri küresel ileri teknoloji şirketlerinin karlarının yaklaşık yüzde 85’ini ellerinde tutmaktadır; bu gösterge, ekonomik katma değerin gerçekte nerede yaratıldığını ölçen en net kriterdir. Çin’in payı yaklaşık yüzde altıyken; Rusya, İran ve Kuzey Kore’nin bu alanda neredeyse hiçbir payı yoktur. 2022 yılında Amerikan şirketleri, Forbes dergisinin dünyanın en büyük halka açık şirketlerini sıraladığı Global 2000 listesindeki 27 endüstrinin 20’sinde ilk sırada yer aldı ve ABD hiçbir endüstride üçüncü sıranın altına düşmedi. Çin sadece üç alanda liderdi: Bankacılık, inşaat ve ham madde çıkarımı. Bugün dünyada güç için en büyük öneme sahip olan sektörlerde ABD ve müttefiklerinin üstünlüğü kesindir; Brooks ve Shifrinson’ın gösterdiği gibi, 2022’de Amerika ve ortakları havacılık endüstrisi karlarının yüzde 99’unu, yarı iletken karlarının yüzde 96’sını, teknoloji donanımı karlarının yüzde 90’ını, yazılım karlarının yüzde 85’ini ve biyoteknoloji, telekomünikasyon, kimyasallar ve sermaye malları endüstrileri karlarının yüzde 75’inden fazlasını domine etti. Çin’in bu alanların her birindeki kar payı sadece yüzde 1 ile 7 arasında kaldı.
Çin’in endüstriyel ölçeği gerçektir: Ülke, dünyadaki malların yaklaşık üçte birini üretmektedir ve elektrikli araçlar, bataryalar, güneş panelleri, dronlar, gemiler, ilaç ürünleri ve nadir toprak elementleri üretiminde liderdir. Ancak bu devasa ölçek kendi kendine yeterliliğe yol açmamıştır. Çin’in yarı iletkenlerdeki yerli üretimi, ihtiyacının beşten birinden daha azını karşılamaktadır ve ABD’nin ihracat kontrolleri Çin’in gelişmiş işlemci gücüne erişimini büyük ölçüde kısıtlamıştır. Çin’in en iyi yapay zeka modelleri bile Batı’da tasarlanmış açık kaynaklı mimarilere dayanmakta ya da bir araya getirilmiş düşük seviyeli çip kümeleri üzerinde çalışmaktadır. Genel tablo değişmemiştir: Çin, Rimland’e ait gelişmiş bir teknoloji ekosistemi içinde faaliyet gösteren, orta teknolojiye sahip devasa bir üretim üssüdür.
Suların Eşiğinde
Rimland, Heartland’den sadece daha büyük ve gelişmiş olmakla kalmayıp, aynı zamanda kendi kendine yeten küresel bir ekonomi gibi işlemesine izin veren bir çeşitliliğe sahiptir. Buna karşılık Heartland, yoğunlaşmış sanayilere ve kırılgan devletlere dayanan daha sınırlı bir ittifak olmaya devam etmektedir. Çin ve Rusya bu zayıflığı, özellikle borç ve yatırımlar yoluyla her iki bloğun dışındaki ortakları çekerek telafi etmeye çalışmıştır. Ancak Pekin’in en büyük borçlularının çoğu, ağır borç yükü altında olan ve kredi notları B- seviyesinde bulunan ham madde ihracatçılarıdır; ayrıca, 2019’dan bu yana borçluların geri ödeme acziyetinin artmasıyla birlikte, Çin’in dış kredileri fiilen net negatif bir finansal kaynak transferine dönüşmüştür.
Bu asimetriler hem barış hem de savaş döneminde önem taşımaktadır. Normal şartlarda Rimland şirketleri küresel standartları belirler, kritik fikri mülkiyet varlıklarının çoğuna sahiptir ve küresel değer zincirlerinin en karlı kısımlarını ellerinde tutarlar. Savaş zamanında ise bu ağlar, Rimland’in baskı uygulayabileceği darboğazlara dönüşür; çünkü gelişmiş çipler, hassas aletler ve diğer ikame edilemez girdiler ne süresiz olarak stoklanabilir ne de yerli üretimle hızla ikame edilebilir. Bugünün Heartland’i geçmişteki düşmanlara kıyasla daha dinamik ve birbirine daha bağlıdır ancak karşısında saf tutan ittifakın ekonomik derinliğine ve teknolojik genişliğine henüz sahip değildir.
Buna rağmen, Rimland’in en büyük gücü olan çeşitliliği, aynı zamanda onun en zayıf noktalarından biridir. Küçültülmüş bir küresel ekonomiyi andıran bir ittifak, politikaları risk toleransları ve kırılganlıkları çok farklı olan ülkeleri bir araya getirir. Çin; Himalayalar’daki saldırgan eylemleriyle Hindistan’ı endişelendirir, deniz nüfuzunu genişleterek Japonya ve Güneydoğu Asya ülkelerini korkutur ve ekonomik baskılar uygulayarak Avustralya’yı zorlar. Rusya’nın füzeleri ve enerjiden kaynaklanan şoklar ise Avrupa ülkelerinin ana gündemidir. Buna karşılık Heartland, kendisini çevreleyen Rimland düzenini zayıflatmak gibi basit ve birleştirici bir amaca sahiptir.
Rimland güçleri ayrıca, stratejik açıdan hayati bir rol oynayan ancak yapısal olarak hiçbir tarafa tam taahhüt vermeyen bir grup merkezi (salıncak) ülkeye bağımlıdır. Hindistan, Washington ve Moskova ile aynı anda yakın ilişkiler sürdürmektedir. Suudi Arabistan, ABD ile savunma bağlarını güçlendirirken Huawei şirketiyle çalışmaya devam etmektedir…
Not: bu analiz tahrireh.com sitesinden alınarak tercüme edilmiştir.
