Amerika’da Savaş ve Terör Kültürüyle Mücadele Stratejileri

Giriş

Sadece geçtiğimiz miladi yıl içerisinde (2025), Amerika Birleşik Devletleri’nde 692 toplu silahlı saldırı olayı kaydedildi. Bu saldırıların her birinde dört veya daha fazla kişi silahlı saldırıya uğrayarak hayatını kaybetti (Gun Violence Archive, 2026).

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri ile Gun Violence Archive verilerine göre (Trace, 2026), 2025 yılında ateşli silahlara bağlı toplam ölüm sayısı 38 bin 600’ü aşmıştır. Bu ölümlerin 14 bin 600’ü cinayet, 24 bini ateşli silahla intihar, geri kalanı ise kazara meydana gelen silahlı olaylardan oluşmaktadır.

Kurbanlar arasında 11 yaş ve altındaki 224 çocuk ile 12 ila 17 yaş arasındaki 1.030 genç bulunmaktadır. Bu rakamlar, her yıl ABD’nin öğrenci nüfusundan bir ilkokul ve iki lise büyüklüğünde bir kitlenin kaybedildiği anlamına gelmektedir.

Artan şiddetin bir diğer boyutu ise ırksal gerilimler ve “nefret suçları”dır. FBI’ın 2025 yılına ilişkin ön verileri, Asya kökenlilere yönelik nefret suçlarının yıllık ortalamanın 2,4 kat üzerinde kaldığını göstermektedir. Ayrıca Sihlere yönelik suçlarda yüzde 59, Budistlere yönelik suçlarda yüzde 23 ve Latin kökenlilere yönelik suçlarda yüzde 19 artış kaydedilmiştir. Sihlere yönelik saldırılardaki artışın nedenlerinden biri, başlıkları nedeniyle çoğu zaman Müslüman erkeklerle karıştırılmalarıdır (Asian Americans Advancing Justice, 2026).

Bunun yanı sıra, Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi (CAIR), Nisan 2026’da yayımladığı yıllık raporunda, Müslümanlara yönelik nefret saldırılarına ilişkin kayıtlı şikâyetlerin 2025 yılında bir önceki yıla kıyasla yaklaşık yüzde 10 artarak 8 bin 100’ün üzerine çıktığını açıklamıştır.

Polis şiddeti de bu krizle paralel biçimde ilerlemiştir. Polis Şiddetini Haritalandırma Projesi’nin (2026) verilerine göre, ABD kolluk kuvvetleri 2025 yılında 1.384 kişiyi öldürmüştür. Bu metnin kaleme alındığı tarihe kadar 2026 yılında da 488 kişi daha polis müdahaleleri sonucu yaşamını yitirmiştir.

Bu veriler, Amerikan toplumunu içeriden aşındıran şiddet krizinin giderek hızlandığını göstermektedir. Ancak bu yalnızca görünen kısmıdır. Çünkü ABD’de ölümle sonuçlanan şiddet, ırksal, dinsel ve sınıfsal köklere sahip yaygın bir toplumsal norm niteliği taşımaktadır.

Aynı dönemde Washington yönetimi yalnızca bu iç şiddet dalgasını kontrol altına almakta başarısız olmakla kalmamış, aynı zamanda uluslararası alandaki askerî müdahalelerini artırarak benzer bir davranış modelini küresel ölçekte yeniden üretmiştir. Bu bağlamda, her şiddet olayı, ABD’nin iç şiddeti ile küresel düzeydeki müdahaleci politikaları arasında kurulan uzun zincirin bir halkasını oluşturmaktadır.

Bu çalışmanın amacı, gerek ülke içinde gerekse küresel ölçekte sorunların ve anlaşmazlıkların güç kullanımı yoluyla çözülmesini meşru ve olağan bir yöntem haline getiren sistemin belgeli ve analitik bir incelemesini sunmaktır. Amerikan toplumsal ve siyasal sisteminde kurumsallaşmış şiddetin kökenlerini anlamak, bu yapıyla nasıl ilişki kurulacağı ve ona karşı nasıl bir tutum geliştirileceğinin yeniden değerlendirilmesi açısından zorunludur.

Bu amaç doğrultusunda çalışma dört bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölüm, Amerikan şiddetinin kökenlerine ve bunun toplumsal bir norm olarak yaygınlaşmasına ilişkin başlıca teorik yaklaşımları ele almaktadır.

İkinci bölüm, ABD’deki şiddetin tarihsel ve kültürel kökenlerini incelemekte; bu olguya ilişkin istatistik ve göstergeleri demografik kategoriler çerçevesinde sunmaktadır.

Üçüncü bölüm, reform girişimlerini engelleyen siyasal ve yapısal faktörleri ve benzer ülkelerin deneyimlerinden çıkarılmayan dersleri analiz etmektedir.

Dördüncü bölüm ise iç şiddet ile küresel askerî müdahaleler arasındaki ilişkiyi somut örnekler ve silahlanma verileri üzerinden ortaya koymaktadır.

Son bölümde ise elde edilen bulgular özetlenmekte ve aktif caydırıcılık, çok katmanlı bölgesel direniş ve ABD kaynaklı bu şiddetin sistematik biçimde teşhir edilmesine dayanan ulusal ve bölgesel politika önerileri sunulmaktadır.

1) Kuramsal Yaklaşımlar

ABD’nin küresel ölçekteki şiddet pratikleri, bu ülkede hâkim olan şiddet kültürünün yapısal bir yansımasıdır. Bu olgunun nedenlerini anlayabilmek için tarihsel kökenlerine dönmek gerekir. Tarihçilerin de ileri sürdüğü gibi, siyasal şiddet Amerika tarihinde geçici bir sapma ya da münferit bir olay değil, daima “Amerikan hikâyesinin” bir parçası olmuştur (Valsania, 2022). Bağımsızlık Savaşı döneminden siyasi elitler arasındaki ölümcül düellolara, başkan suikastlarından 19. ve 20. yüzyıllardaki ırkçı şiddet olaylarına kadar tekrar eden bir örüntü gözlemlenmektedir: silahlı ve hukuk dışı güç kullanımı, anlaşmazlıkların çözümünde meşru bir araç olarak görülmüştür (a.g.e.). Bu bağlamda, ABD’de savaş ve şiddet kültürünü açıklamaya çalışan bazı teorik yaklaşımların öne çıkarılması yerinde olacaktır.

1.1 Onur Kültürü Teorisi

Richard Nisbett (1996), Onur Kültürü (Culture of Honor) teorisini ortaya koyarak bu örüntüyü tarihsel bir perspektiften açıklamıştır. Bu teoriye göre, ekonomisi göçebe hayvancılığa dayanan ve merkezi devletin güvenlik ile mülkiyet korumasını sağlayamadığı toplumlarda bireyler, onurlarını, ailelerini ve mallarını korumak için bizzat şiddete başvurmayı öğrenirler. 18. yüzyılda Amerika’nın sınır bölgelerine ve güney eyaletlerine göç eden İskoç-İrlandalı yerleşimciler, bu davranış kalıbını beraberlerinde taşımış ve etkili hukuki kurumların bulunmadığı bir ortamda yeniden üretmişlerdir. Bununla birlikte, onur kültürü teorisi Amerikan şiddetinin tüm boyutlarını açıklamak için tek başına yeterli değildir.

1.2 Sınır (Frontier) Yaklaşımı

ABD’deki kontrol edilmesi güç şiddeti açıklayan bir diğer önemli yaklaşım, “sınır süreci” (Frontier Process) kavramına dayanmaktadır. Frederick Jackson Turner (2017 baskısı), Amerikan kimliğinin yerleşilebilir alanlarla tehlikeli vahşi doğa arasındaki sınır hattında şekillendiğini savunur. Amerika’ya gelen göçmen kuşaklar, bu sınırı sürekli batıya doğru genişletirken aşırı bireycilik, merkezi otoriteye güvensizlik ve sorun çözme aracı olarak şiddete yönelim gibi özellikler geliştirmişlerdir. Sınır miti günümüzde de Amerikan siyasal zihniyetinde etkisini sürdürmekte; Meksika sınır duvarından göç politikalarına kadar çeşitli alanlarda yeniden üretilmektedir.

Bu yaklaşım çerçevesinde, modern savaş hukukunun yerli halkların tasfiyesi ve topraklarından mahrum bırakılmasının meşrulaştırılmasında kullanıldığı ileri sürülmektedir. Francis Lieber, Kinsella’nın (2023) aktardığı üzere, Kafkas ırkını üstün ve devlet kurma kapasitesi yüksek bir topluluk olarak tanımlamış; yerli halkların ortadan kaldırılması pahasına gerçekleşen toprak genişlemesini tarihsel bir zorunluluk olarak değerlendirmiştir. Buna göre, Amerika’daki şiddet; ister 19. yüzyıl yerlileri, ister Afrikalı köleler, ister 21. yüzyıl göçmenleri ya da genel anlamda “öteki” olsun, başkaları üzerinde tahakküm kurma mantığının içselleştirildiği bir sistem olarak yorumlanmaktadır.

1.3 Silahlı Toplum Teorisi

Tarihsel yaklaşımların yanı sıra, toplumsal teoriler de ABD’de kurumsallaşmış şiddetin açıklanmasında önem taşımaktadır. Eleştirel sosyologlar tarafından geliştirilen “silahlı toplum” teorisi, silah sahipliğini bireysel bir tercih olarak gören yaygın anlayışa karşı çıkar. Bu teoriye göre silahlar, Amerika’da gündelik toplumsal ilişkilerin yapısını yeniden tanımlamaktadır.

Jennifer Carlson (2015), Amerika’nın Ortabatı bölgesindeki silah sahibi aileler üzerine yaptığı etnografik çalışmada, silahın yalnızca bir savunma aracı değil, kimliğin merkezî bir unsuru hâline geldiğini göstermektedir. Çalışmaya göre işçi sınıfından beyaz erkekler, silah taşıyarak yeniden kazanılmış bir erkeklik hissi yaşamakta; silah, ekonomik gerilemeye ve toplumsal statü kaybına karşı direnişin sembolüne dönüşmektedir.

Michael Kimmel (2018), bu yaklaşımı geliştirerek, istikrarlı istihdam, aile reisliği ve toplumsal otorite gibi geleneksel erkeklik kaynaklarının zayıfladığı toplumlarda silahın kaybedilen gücün sembolik ikamesi hâline geldiğini ileri sürmektedir. Bu nedenle kırsal bölgelerde yaşayan orta yaşlı beyaz erkekler arasında ateşli silahla intihar oranlarının yüksek olduğu ve Trump destekçilerinin büyük çoğunluğunun silah sahipliğini kişisel güvenlik açısından gerekli gördüğü belirtilmektedir (Pew, 2026). Bu bakış açısına göre silah, kimlik krizini ve toplumsal düşüş korkusunu güç ve şiddete hazırlık gösterisine dönüştüren fetişleştirilmiş bir nesne hâline gelmektedir.

1.4 Kapalı Döngü Şiddet Teorisi

Kapalı Döngü Şiddet (Close Loop Violence) teorisi, Frantz Fanon (1961) ile George Herbert Mead (1918) tarafından geliştirilen fikirlerin genişletilmiş bir yorumuna dayanmaktadır. Bu teoriye göre ABD, Avustralya ve Kanada gibi yerleşimci sömürgecilik temelinde şekillenen toplumlar, şiddeti algılama konusunda yapısal bir kopukluk yaşamaktadır.

Bu toplumlarda yerli halklara yönelik şiddet, kurumlara ve temel uygulamalara o kadar derinden yerleşmiştir ki artık şiddet olarak tanınmamakta; bunun yerine kader, ilerleme veya medeniyet inşası gibi kavramlarla doğal ve meşru gösterilmektedir. Bu yaklaşım, polis şiddetinin ya da Afganistan ve Irak’taki sivil ölümlerinin neden Amerikan resmî söyleminde nadiren “şiddet” veya “savaş suçu” olarak tanımlandığını açıklamaya çalışmaktadır. Bunun yerine toplum, bu olayları “operasyonel hata”, “ikincil kayıp” veya “önleyici savunma” gibi kavramlarla açıklamaya eğilim göstermekte ve böylece kendi devletinin meşruiyetini korumaktadır.

Bu teoriye göre ABD’yi benzer toplumlardan ayıran unsur, kitlesel öldürme kapasitesine sahip teknolojilere kolay erişimidir. Bu durum, söz konusu kapalı döngünün sürekli olarak yeniden üretilmesine ve reform girişimlerine karşı direnç kazanmasına yol açmaktadır.

Sonuç

Bu teoriler birlikte ele alındığında, Amerika’daki şiddetin yeniden üretim mekanizmalarına ilişkin mikro düzeyde psikolojik süreçlerden makro düzeyde epistemolojik yapılara kadar uzanan daha kapsamlı bir tablo sunmaktadır. Söz konusu yaklaşımların ortak noktası, şiddetin Amerikan toplumunda bir sapma ya da geçici bir işlev bozukluğu değil, Amerikan kimliğinin ve kültürünün ayrılmaz bir unsuru olduğu yönündeki görüştür.

Bu kuramsal çerçeve, ABD’nin yapısal şiddet üzerine inşa edilmiş bir ulus-devlet olduğu; devletin meşruiyetini hem bireyler arası, ırksal ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet gibi mikro düzeylerde, hem de askerî müdahaleler, vekâlet savaşları ve yaptırımlar gibi makro düzeylerde şiddetin sürekli yeniden üretimi yoluyla sürdürdüğü yönündeki iddiaya temel oluşturmaktadır. Bu nedenle ABD, başkaları üzerinde tahakküm kurma mantığının toplumsal bütünleşmenin ve kimlik inşasının temel unsurlarından biri hâline geldiği, kendi kendini yeniden üreten bir şiddet sistemi olarak değerlendirilmektedir.

2) Amerika’da iç şiddetin kökenleri ve istatistikleri

Sunulan teorik yaklaşımlara göre, Amerika’daki şiddeti anlamak için öncelikle onun kurumsal ve kültürel kökenlerine geri dönmek gerekir. Bu kökenlerin en önemlisi, ABD Yüksek Mahkemesi’nin ülkenin Anayasası’nın İkinci Değişikliği’ne getirdiği özel yorumdur. 1791 yılında Anayasa’ya eklenen bu ikinci değişiklik, “halkın silah bulundurması ve taşımasının engellenemez bir hak olduğunu” belirtir. Ancak 2008 yılına kadar bu hakkın kapsamı, esas olarak eyalet milis güçlerinde görev yapmayla bağlantılı şekilde yorumlanmaktaydı. Bu hukuki çerçevenin yanında, Batı sınırı (frontier) miti ve “Western” kültürü de şiddetin yeniden üreticisi olmuştur. Silah endüstrisi ve Amerikan Ulusal Tüfek Birliği (NRA) gibi güçlü lobiler, bu kültürel zemine dayanarak “satın al, stokla, silahlan – buy, stockpile, arm” pazarlama modelini yaygınlaştırmakta ve yıllık 10 milyondan fazla silah satışını güvence altına almaktadır. Bireysel hakların mutlaklaştırılması, tarihsel mitler ve ekonomik çıkarların bu karmaşık birleşimi, ateşli silah şiddetinin gündelik bir norm haline geldiği bir toplum üretmiştir.

Resmî istatistikler bu ulusal felaketin boyutlarını ortaya koymaktadır. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) verilerine göre, ABD’de her yıl ortalama 40.000 kişi silahlı şiddet nedeniyle hayatını kaybetmektedir (Trice, 2026). Bu, günde yaklaşık 123 ölüm anlamına gelir. Bu toplamın yaklaşık 25.000’i silahla intihar, 15.000’den fazlası ise cinayet ve kazara ateşli silah olaylarıdır (aynı kaynak). ABD’de silahlı cinayet oranı 100.000 kişi başına yaklaşık 4,5’tir ve bu oran diğer ülkelere göre 25 kat daha yüksektir. Karşılaştırma yapmak gerekirse; Kanada’da 0,5, Almanya’da 0,1 ve Japonya’da 0,02’dir. Ülke içi farklılıklar da dikkat çekicidir. New Jersey gibi sıkı silah yasalarına sahip eyaletlerde oran 1,8 iken, Wyoming gibi gevşek yasalara sahip eyaletlerde 20,9’a kadar çıkmaktadır (KFF, 2026).

Silahla intihar vakalarındaki artış özellikle çocuklar ve gençler arasında dikkat çekicidir. 2021’e kadar olan on yılda, 17 yaş altı çocuklarda silahla intihar oranı %57 artmıştır (Brady United, 2024). En büyük artış, Hispanik olmayan siyah çocuklarda (%183) ve Hispanik çocuklarda (%141) görülmüştür (aynı kaynak). Geçmişte en yüksek oranlar kırsal bölgelerde yaşayan orta yaşlı beyaz erkeklerde görülürken, güncel veriler bu grubun giderek çeşitlendiğini ve ırksal uçurumun azaldığını göstermektedir. Bu içe dönük şiddet biçimi, göçmen topluluklarda yaygın olan toplumsal dışlanmışlık ve aşağılanma hissini yansıtmaktadır.

ABD toplumunun şiddetle ilişkisine göre sınıflandırılması yapısal eşitsizlikleri açık biçimde ortaya koymaktadır. Bir uçta, Chicago, Baltimore ve St. Louis gibi şehirlerdeki aşırı yoksul mahallelerde yaşayan 15–34 yaş arası genç erkekler, 100.000’de 40 ila 120 arasında değişen cinayet oranlarıyla karşı karşıyadır. Bu, savaş bölgeleriyle kıyaslanabilir bir düzeydir. Bu grup, cinayet kurbanlarının yaklaşık %45’ini ve yakalanan faillerin %55’ini oluşturmaktadır; başlıca nedenler çete çatışmaları, kronik yoksulluk, işsizlik ve silaha kolay erişimdir. Diğer uçta ise Appalachia, güney kırsalı ve dağlık batı bölgelerinde yaşayan 45–64 yaş arası beyaz erkekler, 100.000’de 35’in üzerinde intihar oranlarıyla karşılaşmaktadır. Sosyal izolasyon, madde bağımlılığı krizi ve ekonomik çöküş bu olgunun temel nedenleridir. Bu gruptaki silahlı intiharlar, aslında şehirlerdeki siyah nüfus ve banliyölerdeki beyaz nüfusun toplam cinayetlerinden daha fazladır; ancak medya ve politika yapıcılar tarafından daha az görünür kılınmaktadır.

Amerika yerlileri ve Alaska yerli toplulukları da en yüksek cinsel şiddet ve kayıp vakalarıyla karşı karşıyadır; bazı bölgelerde cinayet oranı 100.000’de 30’a kadar çıkmaktadır. Ancak marjinalleşme ve yetersiz kayıt sistemleri nedeniyle bu şiddet büyük ölçüde görünmez kalmaktadır. Beklenmedik bulgulardan biri de okul çağındaki çocuklardır: geniş medya ilgisine rağmen, okullardaki ölüm oranı oldukça düşüktür (100.000’de 0,5). Ancak yine de bir Amerikan çocuğunun okulda silahlı saldırıda ölme ihtimali, 31 gelişmiş ülkeye kıyasla 57 kat daha yüksektir.

Kadınlar ise aile içi ilişkilerde ciddi bir risk altındadır. Evde silah bulunması, bir kadının partneri tarafından öldürülme riskini %500 artırmaktadır ve kadın cinayetlerinin %22’si eş ya da partner tarafından ateşli silahla gerçekleştirilmektedir.

Öte yandan, özellikle Donald Trump destekçileri başta olmak üzere ABD seçmenlerinin tutumları, ülkedeki siyasi kültürde derin bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Cumhuriyetçilerin yaklaşık %29’u, durumun kontrolden çıktığını düşündüklerinde siyasi şiddeti destekleyebilmektedir; Demokratlarda bu oran %8’dir (Pew, 2025).

2022 yılında yapılan bir çalışma, Donald Trump’a verilen desteğin siyasi şiddeti onaylama eğilimiyle anlamlı biçimde ilişkili olduğunu ve bu ilişkinin ırkçı ve yabancı düşmanı tutumlar üzerinden güçlendiğini göstermiştir. Ancak aynı Cumhuriyetçi seçmenler, silah kontrol yasaları gibi somut sorularla karşılaştıklarında çok farklı tutumlar sergilemektedir.

Anketler, Trump destekçilerinin %83’ünün kayıp ya da çalınan silahların kolluk kuvvetlerine bildirilmesini desteklediğini, %73’ünün alıcılar için geçmiş kontrolünün güçlendirilmesine onay verdiğini ve %69’unun ruhsal kriz yaşayan bireylerin geçici olarak silaha erişiminin sınırlandırılmasını desteklediğini göstermektedir (Psychology Today, 2026). Bu çelişki, ABD’deki şiddet kültürünün tek bir partiye veya ideolojiye indirgenemeyeceğini göstermektedir. Başka bir deyişle, şiddet Amerika’da partizan ya da ideolojik bir mesele değil; tüm siyasi, ırksal ve sınıfsal grupları etkileyen yapısal bir hastalıktır.

3) Amerika’da yapısal şiddetin reform edilemezliği

On yıllar süren kamu tartışmalarına ve yüz binlerce önlenebilir cinayete rağmen, ABD silah kontrolü alanında etkili reformlar gerçekleştirmekte başarısız olmuştur. Bu başarısızlık yalnızca kültürel direnç veya tarihsel mirasla açıklanamaz; daha da önemlisi, etkili reformları engelleyen derin siyasi ve yapısal bariyerlerden kaynaklanmaktadır.

Bu engellerin ilki ve en önemlisi, ABD Senatosu’ndaki “filibuster” (süresiz konuşma ile engelleme) mekanizmasıdır. Bu kural, herhangi bir federal yasanın kabulü için 100 senatörden 60 oy gerektirir. Bu sistem, 41 senatörden oluşan bir azınlığa, halkın büyük çoğunluğu tarafından desteklenen silah kontrol yasalarını bile engelleme imkânı tanır. Örneğin 2013 yılında, özel silah satışlarında geçmiş kontrolü kapsamını genişleten ve Amerikan halkının %85–90’ı tarafından desteklenen bir yasa tasarısı, 46 senatör (42 Cumhuriyetçi ve 4 Demokrat) tarafından engellenmiştir (Vindy Archive, 2013).

Siyasi ve hukuki engellere ek olarak, iki yapısal faktör daha ABD’nin şiddetle mücadelede başarısızlığını derinleştirmektedir. Birincisi, kronik ruh sağlığı sistemi krizidir. Çeşitli çalışmalara göre kitlesel saldırı faillerinin yaklaşık %60’ı, şizofreni, bipolar bozukluk veya tedavi edilmemiş ağır depresyon gibi ciddi ruhsal bozukluk belirtileri göstermektedir (Metzl ve diğerleri, 2022). Ancak ruh sağlığı hizmetlerinin yetersizliği, yüksek tedavi maliyetleri ve ruhsal hastalıklara yönelik toplumsal damgalama nedeniyle bu bireylerin büyük çoğunluğu teşhis veya tedavi alamamaktadır.

İkincisi, yapısal yoksulluk ve ekonomik eşitsizliktir. Chicago, Baltimore ve St. Louis gibi şehirlerde yoksul mahallelerde cinayet oranı, varlıklı bölgelerin yaklaşık on katıdır (CDC, 2023). Bu bölgelerde işsizlik, zayıf eğitim kurumları, sistematik fırsat eksikliği ve silahlı çetelerin varlığı, nesiller boyu süren bir şiddet döngüsü üretmektedir. 1990’ların “Zero Tolerance” politikaları da bu döngüyü kırmak yerine, özellikle siyah ve Latin topluluklara yönelik sert uygulamalarla devlete olan güveni daha da zayıflatmıştır. Sonuç olarak, 2025 yılında ABD polisi 1.315 kişiyi öldürmüştür (Mapping Police Violence, 2026) ve polis şiddetine karşı protestolar çoğu zaman ağır silahlı müdahalelerle bastırılmıştır.

Bu iç içe geçmiş siyasi engeller, yargı kararları, sağlık sistemi yetersizlikleri ve yapısal eşitsizlikler; kendini yeniden üreten bir döngü oluşturarak şiddetin hem nedeni hem de sonucu haline gelmesine yol açmaktadır.

4) Küresel ölçekte Amerikan şiddetinin ve terörünün yayılması

Amerika’nın iç şiddeti ile küresel ölçekteki askerî müdahaleleri arasındaki bağ, ortak bir mantıktan kaynaklanır. Uluslararası ilişkiler teorisyeni ve askerî tarihçi Andrew Bacevich’e (2008) göre bu mantık, Amerikan yaşam tarzının doğrudan küresel ölçekte yayılmasıdır ve bunun değişmesi, Amerikan yaşam biçiminde köklü bir dönüşüm gerektirir. Soğuk Savaş’tan bu yana Amerikalılar, iki partili bir şekilde askerî güce yönelik bir hayranlık geliştirmiş; tarihsel deneyimlerine dayanarak askerî gücün dünyada değişim yaratmanın en etkili aracı olduğuna inanmayı içselleştirmiştir. Bu model, ABD’nin kendisini dünyanın her yerinde tek taraflı şiddet uygulama hakkına sahip görmesine ve “ötekiliği” düşmanlaştırma ve sistematik yıkımla karşılamasına yol açmıştır.

Tarihsel örnekler bu modeli açıkça doğrulamaktadır. Vietnam Savaşı’nda iki milyondan fazla sivilin ölümüyle sonuçlanan süreçten, 2003 Irak işgalinde 200 binden fazla sivilin katledilmesine; Afganistan’daki 20 yıllık savaşta Birleşmiş Milletler raporlarına göre 70 binden fazla sivilin ölümüne ve çok sayıda ülkede yürütülen “hedefli suikast kampanyalarına” ve son dönemde İran’a yönelik saldırılara kadar aynı örüntü görülmektedir: meşru müdafaa, terörle mücadele veya demokrasi yayma gerekçeleriyle askerî operasyonların meşrulaştırılması.

Bir örnek olarak, 2024–2026 döneminde ABD, Gazze’deki şiddeti durdurma yükümlülüklerini azaltmak bir yana, İsrail rejimine yaklaşık 16 milyar dolar değerinde büyük silah paketleri onaylayarak (İrlanda Haberleri, 2026) sivillerin öldürülmesinin sürmesine doğrudan katkıda bulunmuştur. Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Af Örgütü raporlarına göre, İsrail’in Amerikan silahlarını kullanarak gerçekleştirdiği saldırılarda 76 bin Filistinli sivil, kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere hayatını kaybetmiştir. Buna rağmen Trump yönetimi, Kongre’nin silah satışlarına ilişkin denetim süreçlerini baypas etmiş ve Gazze’deki sonraki adımlar konusunda Kongreyle iş birliği yapmayarak şiddetin normalleşmesine zemin hazırlamıştır.

ABD’nin şiddete yaklaşımındaki derin çelişki, devasa askerî bütçe ile iç şiddeti azaltmaya yönelik düşük yatırımların karşılaştırılmasında açıkça görülmektedir. Trump yönetiminin 2026 mali yılı için önerdiği savunma bütçesi 1,01 trilyon dolara ulaşmaktadır (ABD Savaş Bakanlığı, 2025). Bu bütçe; füze savunma sistemleri, nükleer denizaltılar, hipersonik mühimmat ve gelişmiş hava filoları gibi alanlara büyük yatırımları içermektedir. Buna karşılık, şiddet önleme, ruh sağlığı ve yoksul bölgelerin kalkınmasına ayrılan federal bütçe bunun çok küçük bir kısmını oluşturmaktadır. Daha da çarpıcı olan, yalnızca bir yılda 38.600’den fazla Amerikalının silahlı şiddet nedeniyle hayatını kaybettiği bir ortamda, hükümetin büyük ölçekli yeni silah sistemlerine öncelik vermesidir.

Sonuç: ABD şiddet yapısına karşı stratejiler

ABD’deki iç terör kültürü ile küresel hâkimiyet mantığı aynı yapının iki yüzüdür. Şikago ve Baltimore sokaklarındaki kitlesel silahlı saldırılar, intiharlar ve polis şiddeti nasıl bir iç şiddet düzeni oluşturuyorsa; uluslararası alanda askerî müdahaleler, vekil güçlerin desteklenmesi, drone saldırıları ve ekonomik yaptırımlar da aynı şiddet mantığının dışa vurumudur. Bu sistem, askeri teknolojiye kolay erişim, şiddetin “öz savunma” olarak meşrulaştırılması ve siyasi tıkanıklık nedeniyle reformların engellenmesiyle kendini yeniden üretmektedir.

Bu çerçevede, İran İslam Cumhuriyeti açısından temel soru, ABD ve İsrail’in askerî, ekonomik ve kültürel müdahalelerine karşı nasıl bir stratejik korunma sağlanacağıdır. Bu doğrultuda altı temel strateji önerilmektedir:

  1. İran’ın bilimsel, teknolojik ve askerî alanlarda çok yönlü güçlendirilmesi ve “kapsamlı güçlenme” doktrininin sürdürülmesi.
  2. Bölgesel “aktif güvenlik” anlayışıyla direniş ağının yeniden yapılandırılması ve güçlendirilmesi.
  3. Uluslararası platformlarda ABD’nin savaş suçlarına ilişkin belgelerle aktif diplomatik ifşa politikası yürütülmesi.
  4. Batı Asya’da askerî üslerin kaldırılması, silah satışlarının sınırlandırılması ve ekonomik-teknolojik bağımsızlığın artırılması.
  5. Küresel ölçekte savaş karşıtı bilinçlendirme kampanyaları ve kitle imha silahlarına karşı uluslararası kamuoyu oluşturulması.
  6. Uluslararası iş birliğinin güçlendirilerek savaş, terör, nükleer silahlanma ve çevresel tahribata karşı ortak mekanizmaların geliştirilmesi.

Bu çerçevede ABD’yi anlamak, İran’ın diplomatik ve stratejik karar süreçleri için temel bir gereklilik olarak görülmektedir. Bu yaklaşımda, İmam Humeyni’nin “Büyük Şeytan” ifadesi, söz konusu yapının tarihsel ve politik yorumunu temsil eden bir referans olarak kullanılmaktadır. Metne göre, mevcut küresel düzen içinde yetişen yeni kuşakların ise bu şiddet döngüsünün dışında yer alabileceği öngörülmektedir.

Tahran Üniversitesi İletişim ve Küresel Çalışmalar Bölümü Öğretim Üyesi, İran Bilimler Akademisi Üyesi Dr. Said Rıza Ameli

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın