Amerika’nın Hazırlıksız Olduğu “Yeni Savaş Cepheleri”

Ramazan Savaşı; Batı Asya’da güç geometrisinin değiştiği başlangıç noktası oldu. Yıllardır Washington’ın hesaplarında “Amerika’nın arka bahçesi” olarak görülen bölge, yeni direniş cephelerinin oluşmasıyla, inisiyatifin her zamankinden daha fazla bölgesel aktörlerin eline geçtiği bir alana dönüştü.

Ramazan Savaşı’nın ilk günlerinde Devrim Lideri ilk mesajında, savaşın uzamasıyla birlikte şifresini çözmenin her zamankinden daha önemli hale geldiği bir noktaya değinmişti. Yeni çatışma alanlarının açılabileceğine işaret eden Devrim Lideri şu ifadeleri kullanmıştı: “Düşmanın az tecrübesinin olduğu ve son derece kırılgan kalacağı başka cephelerin açılması konusunda incelemeler yapılmıştır; savaş durumunun devam etmesi halinde ve maslahatlar gözetilerek bu cepheler aktif hale getirilecektir.”

Şimdi savaşın başlamasının üzerinden birkaç ay geçmişken, Devrim Lideri’nin bahsettiği “başka cepheler” ile neyin kastedildiği sorusu her zamankinden daha fazla gündeme geliyor.

İran ile Çatışmanın Başında Yeni Cephelerin Oluşması

Çatışmaların başlamasıyla birlikte göze çarpan ilk gelişmelerden biri, bölgenin farklı noktalarındaki direniş cephesi kapasitelerinin harekete geçmesi oldu. Devrim Lideri’nin de belirttiği gibi, bu durumun öngörülemezliği Amerikalıların zayıf düşmesine yol açtı.

Washington, savaşın İran ile doğrudan bir hesaplaşmayla sınırlı kalmasını, diğer bölgesel aktörlerin müdahale etmeye cesaret edemeyerek sahaya girmekten kaçınmasını bekliyordu. Ancak gelişmeler bu beklentinin aksine seyretti; savaş uzadıkça direniş cephesinin müttefikleri ve üyeleri, kendi kapasite ve konumlarına uygun şekilde İran’a destek vererek bölgede yeni cephelerin oluşmasını sağladı.

Bu süreç, İran ile savaşın artık sadece iki taraflı bir çatışma olmadığını, hızla bölgesel boyutlar kazanarak Amerika’nın bölge denklemindeki hesaplarını altüst edebileceğini gösterdi.

Lübnan Direnişi: Amerika ile Savaşta İran’ın Güçlü Kolu

İran’ın en önemli bölgesel müttefiklerinden biri olan Lübnan Hizbullahı, Ramazan Savaşı’nın ve sonrasındaki gelişmelerin başlamasıyla birlikte savaşın dengesini değiştirmede belirleyici bir rol oynadı.

Bu hareket, işgal altındaki Filistin’in kuzey cephesini açarak rejimin askeri gücünün büyük bir kısmını gölgeledi; ABD ve Siyonist rejimin istihbari ve operasyonel hesaplarını bozdu. Ancak konu sadece bundan ibaret değil; bu cephenin önemi, Siyonist rejim ve ABD’nin Hizbullah’ın savaşa müdahale etmesini kesinlikle beklemiyor olmasından kaynaklanıyordu.

Lübnan’ın Stratejisinin Aşamaları:

Ramazan Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Lübnan Hizbullahı, belirlediği birkaç stratejiyle Siyonist rejimi savaş alanında kilitledi ve onlara ağır kayıplar verdirdi. Bu aşamalar şu şekildedir:

  • 1. Aşama – Stratejik Şok: Amerika en başından itibaren hesaplarının önemli bir kısmını, askeri ve bölgesel kolu olan Siyonist rejimin gücü ve rolü üzerine kurmuştu. Washington, Tel Aviv’i savaşa girmesi için teşvik edip destekleyerek çatışmadaki hedeflerini ilerletmek adına Siyonist rejimin askeri kapasitesine büyük ölçüde güvendi ve Siyonistlerin İran cephesine odaklanarak savaşın yükünü önemli ölçüde üstlenebileceğini düşündü. Hizbullah’ın bu stratejik şoku yaşatmasının ardından çok yönlü operasyonlar başladı.
  • 2. Aşama – Kuzey Aksını Güvensizleştirme: Lübnan’ın savaşa dahil olması bile Siyonist rejim için ciddi sonuçlar doğurdu. Bu durum, Netanyahu’nun son aylarda propaganda operasyonlarıyla işgal altındaki toprakların kuzey sakinlerini evlerine dönmeye ikna etmeye çalıştığı ve defalarca bu bölgelerin güvenliğini sağlama vurgusu yaptığı bir ortamda gerçekleşti. Ancak Hizbullah’ın doğrudan savaşa girmesi bu anlatıyı ciddi şekilde zora soktu ve kuzey cephesindeki güvensizliği bir kez daha inkar edilemez bir gerçek haline getirdi. Hizbullah’ın kuzeyden gerçekleştirdiği saldırıların İran’ın füze operasyonlarıyla eş zamanlı olması, Siyonist rejim üzerinde çifte baskı yarattı; öyle ki iç protestolar ve Netanyahu hükümetinin performansına yönelik eleştiriler arttı, rejimin siyasi, güvenlik ve operasyonel gücünün bir kısmı bu krizi yönetmeye kaydırıldı.
  • 3. Aşama – Rejimi İki Cepheli Savaşa Çekmek: Savaş başlamadan önce Siyonist rejim tüm odağını İran’a yönelik hava operasyonlarına vermişti. Böyle bir ortamda işgal altındaki toprakların komşusu olan Lübnan etkili bir rol oynayabilirdi; hem düşmanın hareketliliğini operasyonel olarak izleme hem de düşmanın hava kuvvetleri üslerini ve kaynaklarını tespit edip hedef alma kolaylığı bakımından. Bu şartlar altında Lübnan, düşmanın gücünü azaltmak ve savunma kapasitesini fiilen devre dışı bırakmak için akıllıca bir strateji izledi: İlk olarak, Lübnan tarafından atılan her adım savaşı ikinci bir cepheye çekerek Siyonist rejimi komuta, istihbarat ve operasyonel kapasitesinin bir kısmını kuzey sınırlarına kaydırmaya mecbur bıraktı. İkinci olarak hedef alma; Hizbullah, Siyonist rejimin hava üslerine ve radar sahalarına yönelik füze ve İHA operasyonları düzenleyerek keşif ve savunma ağını baskı altına aldı. Rejimin hava savunma gözü konumundaki bu merkezlerin hedef alınması önleme kapasitesini düşürdü; Hizbullah ve İran arasındaki koordineli füze operasyonlarıyla rejimin savunma sistemleri, İran füzeleri ulaşmadan önce meşgul edildi. Bu süreç çok geçmeden Siyonist rejimin savaş ve savunma kapasitesini fiilen felç etti.

İşgalciye Karşı İran’a Sadık Irak Direniş Grupları

Her savaşta, hedef ülkenin coğrafi sınırları ve komşu ülkelerin rolü, savaşın kaderini etkileyen en önemli faktörler arasında yer alır.

İran’ın batı komşusu olan Irak direniş grupları, bu denklemdeki en önemli stratejik noktalardan biriydi. Basra Körfezi kıyısındaki bazı ülkelerin ya Amerikan güçlerine ev sahipliği yaptığı ya da en iyi ihtimalle tarafsız bir tutum sergilediği bir ortamda Irak, savaşın farklı aşamalarında gelişmeler karşısındaki duruşunu net bir şekilde ortaya koydu.

Bağdat’ın ilk adımlarından biri, Irak topraklarının ve hava sahasının İran’a karşı saldırılarda kullanılmasına karşı olduğunu açıklamaktı; bu adım, Irak topraklarının bir kısmının İran’a yönelik askeri operasyon güzergahına dönüşmesini engelledi.

Örnek olarak, savaşın ortalarında ABD ordusuna ait bir KC-135 yakıt ikmal uçağı Irak hava sahasında hasar gördü. ABD ordusu olayın nedenini iki uçağın çarpışması olarak açıklasa da bazı Irak medyası bunu direniş güçlerinin operasyonuna bağladı.

Aynı zamanda Telegraph gazetesinin “Komutan Süleymani’nin mirası” olarak adlandırdığı Irak direniş grupları, saldırılarını üç ana eksende yoğunlaştırdı: Bağdat’taki Victoria Üssü ve Erbil’deki üsler dahil olmak üzere Irak’taki ABD üslerini hedef almak, Basra Körfezi ülkelerindeki ABD üslerine saldırmak ve Kürdistan Bölgesi’ndeki terörist ve ayrılıkçı grupların mevzilerini hedef alma konusunda İran ile iş birliği yapmak.

Bu operasyonların devam etmesi, Amerika’nın bölgedeki varlığının maliyetini artırmanın yanı sıra Irak’ı, diğer direniş cephelerinin yanında ABD ve Siyonist rejime karşı çok cepheli sahanın önemli ayaklarından biri haline getirdi.

Batı Asya’nın Hayati Su Yolları: Savaş İçin Yeni Bir Cephe

Ancak Amerika’da yeni cephelerin açılması sadece kara sınırları ve doğrudan saldırılarla sınırlı kalmadı. Savaş sürecinde denkleme giren en önemli alanlardan biri bölgenin stratejik su yolları oldu; Batı Asya’nın coğrafi konumu savaşın gidişatında belirleyici bir faktöre dönüştü.

Amerika son on yıllardır Orta Doğu’ya her zaman özel bir önem vermiştir; muazzam enerji kaynakları, jeopolitik konumu ve küresel ticaretin önemli güzergahları üzerinde yer alması nedeniyle bu bölge Washington için her zaman ekonomik ve stratejik bir değere sahip olmuştur.

Irak, Afganistan ve bölgenin diğer noktalarındaki geçmiş savaş deneyimleri de Amerikalı siyasetçiler arasında Batı Asya’nın kendi askeri güçlerine dayanarak kuralları belirleyebilecekleri ve gelişmelerin gidişatını yönetebilecekleri bir alan olduğu düşüncesini pekiştirmişti.

Ancak İran ile savaş ve bölgesel müttefiklerinin sahaya girmesi bu düşünceyi ciddi bir sınavla yüzleştirdi. Bu savaş, bölge halkının ve aktörlerinin Orta Doğu’daki gelişmelerin sadece birer seyircisi olmadığını, bu bölgenin kapasite ve stratejik konumlarının her şeyden önce burada yaşayanların kontrolünde olduğunu gösterdi. Bölge dışı güçlerin gövde gösterisi yaptığı ve bölgesel denklemleri tek taraflı kontrol etme devri sona ermiştir.

Su Yolları Savaşı: Yemen’in Tamamladığı Strateji

Ancak İran’ın stratejisi Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadı. Amerikalılar bu cephenin etkisini nötralize edemeyince alternatif güzergahlar aramaya yöneldiler. Bu süreçte Babülmendep, küresel ticaretteki ve enerji naklindeki rolü nedeniyle Washington’ın en önemli seçeneklerinden biriydi; ancak tam bu noktada İran’ın müttefiklerinden biri olan Yemen bu stratejiyi tamamladı.

Ensarullah, Siyonist rejim ve onu destekleyen taraflarla bağlantılı gemilerin geçişine kısıtlamalar getirerek Babülmendep’i alternatif bir güzergah olmaktan çıkarıp ABD’ye karşı yeni bir cepheye dönüştürdü. Ancak Yemen’in adımları sadece su yolları savaşıyla sınırlı kalmadı.

İran ve Hizbullah’ın saldırılarıyla eş zamanlı olarak Ensarullah da Siyonist rejimin askeri hedeflerine yönelik füze ve İHA operasyonlarıyla savaşa resmen dahil olduğunu duyurdu ve bu operasyonların direniş cephelerine yönelik saldırılar sona erene kadar devam edeceğini vurguladı. Basra Körfezi’ndeki Arap ülkelerine ABD ile her türlü iş birliği konusunda yapılan uyarılar ve petrol altyapılarına yönelik tehditler de bu cephenin menzilinin Babülmendep’in ötesinde olduğunu gösterdi.

Böylece Hürmüz ve Babülmendep iki ayrı cephe değil, tek bir stratejinin iki ayağını oluşturdu; İran’ın başlattığı ve Yemen direnişinin tamamladığı bir strateji. Bu cephe, belki de Devrim Lideri’nin düşmanın “az tecrübesinin olduğu ve son derece kırılgan kalacağı” bir alan olarak nitelendirdiği sahanın en somut örneğiydi.

Batı Asya Amerika’nın Arka Bahçesi Değildir!

Amerika, kendisini dünyanın bir numaralı askeri gücü olarak gören bir varsayımla İran ile savaşa girdi; dünyanın en büyük savunma bütçesine, dünya genelinde yüzlerce askeri üsse, deniz filolarına ve hava üstünlüğüne dayanarak istediği her noktada kuralları dilediği gibi koyabileceğine inanıyordu.

Elbette Amerika’nın Afganistan, Irak, Suriye ve bölgedeki diğer ülkelerle olan geçmiş deneyimleri de Amerikalı siyasetçiler ve komutanlar arasında Orta Doğu’nun Amerika’nın arka bahçesi olduğu, gerektiğinde güç kullanarak bölgedeki durumu kontrol edebileceği, hükümetleri geri adım atmaya zorlayabileceği, siyasi denklemleri değiştirebileceği ve her savaşın sonucunu kendi isteğine göre belirleyebileceği düşüncesini pekiştirmişti.

Ancak İran ile yüzleşmek, Amerika’yı sadece İran hakkında değil, tüm Batı Asya’daki güç dengesi hakkındaki önceki hesaplarını köklü bir şekilde gözden geçirmeye mecbur bıraktı.

Not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın