Temmuz 2026’da Ankara’da yapılacak NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, çok kutuplaşmanın hızlandığı, Atlantik Sistemi’ndeki çözülme ile yeni eksen arayışlarının kesiştiği hassas bir döneme denk geliyor.
Bugün NATO, kuruluş dönemindeki işlevinden uzaklaşmış; üye ülkeler arasında gerilimlerin arttığı, en önemlisi stratejik yönü tartışmalı bir yapıya dönüşmüş durumda. Donald Trump döneminde belirginleşen “yük paylaşımı” tartışmaları, gerçekte daha derin bir krizin yansıması. ABD’nin ekonomik gerileyişi, küresel hegemonyasını sürdüremeyeceği koşulları yaratıyor.
Bu durum, ABD’nin dünya çapındaki önceliklerini değiştirmesini zorunlu kılıyor. Avrupa ise çözülen Atlantik İttifakı’nın boşluğunu dolduracak bir güvenlik arayışı içinde. Bu çerçevede ABD’siz bir güvenlik mekanizması “olur mu, olmaz mı” tartışılıyor.
Bütün bunlar, İkinci Dünya Savaşı sonrası hegemonya sisteminin ekonomik, siyasi ve askeri temelini oluşturan NATO’yu dönüştürüyor. NATO artık ortak bir stratejik hedefe kilitlenmiş bir güvenlik şemsiyesi değil, çözülme sürecindeki bir ittifak görünümü veriyor.
İRAN SAVAŞININ YARATTIĞI KIRILMA
İran’la yaşanan savaş, İttifak’ın mevcut durumdaki açmazlarını açık bir şekilde ortaya koydu. NATO, savaşta doğrudan belirleyici bir güç olmadı ama ABD’nin stratejik yönelimlerine bağımlı bir şekilde cephe gerisi destek sağlayarak yine de bir işlev gördü. Fakat ABD ile Türkiye dahil NATO’daki diğer ülkeler arasında İran savaşı konusundaki farklı konumlanış, ittifakın “kolektif savunma” iddiası ile fiili işleyişi arasındaki açığı göstermiş oldu. NATO’nun dağılması ciddi bir olasılık olarak tartışılıyor, fakat dağılmasa bile önceki dönemdeki işlevini yerine getiren bir örgüt olmayacağı görünüyor.
ABD’YE KARŞI AVRUPA AVRUPA’YA KARŞI ABD
Türkiye açısından konu, NATO içinde kalıp kalmamak tartışmasından daha derindir. Asıl sorun, Türkiye’nin stratejisini hangi eksen üzerine inşa edeceğidir. Türkiye 1990’ların başından itibaren Batı ile ilişkilerini yeniden tanımlama arayışı içinde. Bugün NATO ve Batı ile ilişkilerde Ankara’nın izlediği siyasette, Avrupa’ya karşı ABD’nin, ABD’ye karşı ise Avrupa’nın desteğini kullanarak pozisyon kazanma amacı öne çıkıyor. Benzer bir yaklaşım Çin ve Rusya ile ilişkilerde de görülüyor. Bu kez Atlantik’e karşı bu devletler, bu devletlere karşı ise Atlantik bir koz olarak kullanılıyor. Bu siyaset, esneklik sağlayan bir araç gibi görünse de, gerçekte Türkiye’yi Atlantik sisteminin sınırları içinde tutan bir sonuca neden oluyor.
ASIL MESELE
Bugün izlenen siyaset, farklı güç merkezleri arasında pazarlıklar üzerinden mevzi kazanmayı hedeflerken, bağımsız bir hat, net bir yönelim ve stratejik kopuş iradesi gerektirir. Bağımsızlaşma hedefinin tutarlı bir stratejiye dayanması zorunludur. Ayrıca konunun sadece güvenlik alanında değil, ekonomi, siyaset ve toplumsal düzen bakımından da ele alınması gereklidir.
Sonuç olarak Ankara’daki zirve, NATO’nun geleceğiyle birlikte, Türkiye’nin hangi stratejik doğrultuda ilerleyeceği bakımından önemli bir dönüm noktası olacak. Türkiye için asıl mesele, çok kutupluluk çağında, gelişen dünyanın öncü bir devleti olarak hegemonyacılığa karşı kendi bağımsız konumunu inşa edebilmektir.
