Son günlerde ve haftalarda Batı Asya yeniden kaynama noktasına ulaştı; ancak bu kez en önemli haberler çatışma ve savaşla ilgili değil, komşu ülkelerin başkentlerindeki sessizlikte şekilleniyor.
Bir yandan Lübnan Hizbullahı’na yönelik geniş çaplı saldırılar düzenlenirken, diğer yandan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Ensarullaha yönelik askeri operasyonları şiddetlendi.
Bu süreçte, Amerikalı yetkililerin tantanalı açıklamaları ve bölgenin kilit aktörlerinin garip sessizliği zihinlerde şu soruyu uyandırdı: Bu sessizlik fırtına öncesi sessizlik mi, yoksa sadece aşırı yorumların kaynağı mı?
Analiz çevrelerinde popüler olan bir anlatı, bu sakinliği “gizli bir plana” yormaktadır. Bu okumaya göre Amerikalı yetkililerin sözlü yaygarası ve savaş söylemleri, stratejik bir aldatmacadan başka bir şey değildir; İran ile doğrudan ve geniş çaplı bir karşı karşıya gelişin önünü açmak için sahadaki mevcut aktörleri temizlemeye yönelik bir plan. Bu bakış açısına göre Lübnan ve Yemen olmak üzere iki cephedeki hareketliliğin eş zamanlı olması tesadüf değil, kurgulanmış bir koordinasyonun göstergesidir ve bu iki çatışmanın sonu bir sakinlik değil, daha tehlikeli bir dönemin başlangıcı olacaktır.
Bu okumanın karşısında yer alan bir diğer analist grubu ise bunu aşırı komplo merkezli bulmaktadır. Onların inancına göre Washington’un dış politikasındaki en belirleyici değişken savaş sahası değil, sandıktır. Ara seçimlerin eşiğindeki ABD yönetimi, yüksek maliyetli çatışmalara girmeye en az istekli dönemindedir ve sergilediği tantanalı davranış savaşın habercisi değil, “gösterimsel bir caydırıcılık” olarak görülmelidir. Bu görüşe göre bölgedeki sessizlik bir plan değil; tedbirin, stratejik yorgunluğun ve ortak bir senaryo üzerinde uzlaşma bulunmamasının bir ürünüdür.
Hassas ama kader belirleyici olan nokta ise her iki okumanın da aynı kanıtlar üzerinden farklı anlatılar inşa etmesidir; bir grubun “koordinasyon” olarak adlandırdığı aynı kanıtları, diğer grup “tedbir” olarak okumaktadır. İşte bu yorum parçalanmışlığı, analiz ile tahmin arasındaki sınırı inceltmekte ve her anlatıyı gerçekliğin bir kısmını göz ardı etmeye mecbur bırakmaktadır.
Böyle bir ortamda, güçlerin gizli niyetleri hakkında kesin bir yargıda bulunmak her tekil analistin kapasitesini aşmaktadır. Sahadaki gerçeklik henüz iki anlatıdan hiçbirini tamamen doğrulamamış veya çürütmemiştir ve tek bir faktöre dayanmak analizin kapsayıcılığını azaltmaktadır.
Herkes için açık olan husus, durumun eşi benzeri görülmemiş kırılganlığı ve bölge denklemlerindeki yüksek sürpriz potansiyelidir; bu, öngörüden ziyade teyakkuzun ve slogandan ziyade değerlendirmenin yol gösterici olduğu bir durumdur. Başkentlerin sessizliğinin en nihayetinde hangi denklemin gerçek olacağını zaman gösterecek.
Not: bu analiz tabnak.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
