Kızıldeniz’deki güvenlik gelişmelerinin ve bölgesel ile bölge dışı güçlerin rekabetinin kızıştığı bir ortamda, Yemen’in Batı Asya denklemlerindeki konumu değişime uğradı.
Batı Asya’nın engebeli coğrafyasında, dağlık yapısı ve uzun kıyı şeridiyle bir ülke, sınırlarının ötesinde bir rol oynamaktadır. Yemen, yalnızca Arap Yarımadası’nın en köklü medeniyetlerinden birine ev sahipliği yapmakla kalmayıp Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz’in doğu kıyılarına hakimiyeti sayesinde küresel ticaret ve enerji güvenliği denklemlerinde kilit noktalardan biri haline gelmiştir.
Bu deniz boğazının önemi; Avrupa’yı Asya ve Orta Doğu’ya bağlayan, Doğu ile Batı arasında enerji ve mal taşımacılığının en önemli güzergahlarından biri olan Kızıldeniz ve Babülmendep üzerinden küresel deniz ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği hatırlandığında daha net anlaşılmaktadır.
Öte yandan bu bölge, her zaman bölge dışı güçlerin rekabet alanı olmuştur. Son yıllarda ABD, İngiltere ve Siyonist rejimin Yemen’i çevreleyen sulardaki askeri varlığı, Kızıldeniz’in güvenlik denklemlerinin bir parçası olmuştur; ancak son yıllardaki gelişmeler, özellikle Aksa Tufanı operasyonu ve Yemen güçlerinin Kızıldeniz denklemlerine girişi sonrası eski düzeni bir meydan okumayla karşı karşıya bırakmıştır.
Bugün Yemen, iç savaş ve krizlerle boğuşan bir ülke olmaktan çıkıp bölgesel denklemlerde stratejik bir kaldıraca dönüşmüştür. Ensarullah ve Yemen Silahlı Kuvvetleri, füze ve deniz kabiliyetlerine dayanarak bu ülkenin coğrafi konumunun bölgesel ve bölge dışı aktörlerin hesaplarını değiştirecek bir araca dönüşebileceğini göstermiştir.
Bu süreçte Yemen’in İran İslam Cumhuriyeti ve diğer direniş hareketleriyle olan stratejik uyumu da ülkenin Batı Asya denklemlerindeki önemini artırmıştır; son yıllarda sadece savunmada kalmayıp Yemenli grupların söyleminde aktif caydırıcılık kavramıyla tanımlanan bir rol öne çıkmaktadır.
Bu doğrultuda Mehr Haber Ajansı muhabiri, Yemen Müstakbel el-Adale Hareketi Sözcüsü Ebu Mehdi ile yaptığı özel mülakatta ülkedeki gelişmelerin farklı boyutlarını, Sana-Riyad ilişkilerini, ABD’nin rolünü, Babülmendep’in konumunu, Yemen’in Filistin’e desteğini ve ülkedeki savaş ve barışın geleceğini ele aldı.
Savaşın Hafızası: On Yıllar Önce Başlayan Bir Anlatı
Yemenli siyasi grupların bugün Suudi Arabistan’a bakışını anlamak için son savaştan önceki yıllara dönmek gerekir; iki ülke arasındaki siyasi ve sınır anlaşmazlıklarının defalarca Yemen’in iç gelişmelerinden ve bölgesel güçlerin rekabetinden etkilendiği bir döneme.
Ebu Mehdi, Suudi Arabistan’ın Yemen’e müdahalelerinin uzun bir geçmişi olduğuna ve son yıllardaki savaşın bu tarihsel arka plandan bağımsız analiz edilemeyeceğine inanıyor.
Bu anlatıyı detaylandıran Ebu Mehdi şunları söylüyor: “Suudi Arabistan her 20 yılda bir Yemen’e saldırdı. İlk olarak 1934 yılında Yemen topraklarının bir kısmını işgal etti, ardından 1954, 1974 ve 1994 yıllarında da iç ve siyasi savaşları kışkırtarak her zaman Yemen’i zayıflatmaya çalıştı.”
Müstakbel el-Adale Hareketi Sözcüsü, 1994 yılındaki siyasi gelişmeleri dahi bu bölgesel rekabet çerçevesinde yorumlayarak şöyle diyor: “Kuzey ve Güney Yemen arasındaki 1990 birleşme anlaşması Suudi Arabistan ve BAE ile koordine edilmeden yapıldı; bu durum onları rahatsız etti ve hemen nifak çıkararak Yemen’in istikrarını bozmaya çalıştılar.” Bu anlatı nihayetinde kilit bir noktaya ulaşıyor: Yemen’in coğrafyası.
Yemen kıyılarının ve Babülmendep’in öneminin dış aktörlerin ülke hakkındaki hesaplarının önemli bir kısmını oluşturduğunu belirten Ebu Mehdi, şunları ekliyor: “Suudi Arabistan’ın tarihi hedefi, Yemen’in stratejik kıyılarını işgal etmek ve Babülmendep’e hakim olmaktı; ancak direnişçi Yemen, bu kez bu planlara karşı tam bir basiretle dik durmuştur.”
Bugünün Yemen’i: Savaşın İlk Yıllarından Farklı
Yıllarca süren savaş, kuşatma ve çatışmalar Yemen’in altyapısına ağır zararlar vermiş olsa da Ebu Mehdi’ye göre aynı zamanda bölgenin güvenlik hesaplarında rol oynayan yeni kapasitelerin oluşmasını sağladı.
Son gelişmeleri stratejik bir kırılma noktası olarak tanımlayan Ebu Mehdi şunları söylüyor: “2018’den beri Suudi Arabistan ile ateşkes içindeydik ancak Suudi Arabistan, yeniden imar ve çekilme taahhütlerini yerine getirmediği gibi, bağlı gruplara finansal ve askeri destek vererek her zaman Yemen’i zayıflatma arayışında oldu.”
Ona göre temel fark, Yemen’in savaş yılları boyunca elde ettiği kabiliyetlerde yatıyor. Ebu Mehdi şu hususu vurguluyor: “Direnişçi Yemen, artık tecavüzün ilk yıllarındaki Yemen değildir. Bugün denklemleri lehimize değiştiren füze gücüne, deniz caydırıcılığına ve istihbarat hakimiyetine sahibiz.”
Yemen’in dünyanın en önemli deniz güzergahlarından birine komşu konumunun ülke gelişmelerinin ağırlığını sınırların ötesine taşıdığı göz önüne alındığında, Ebu Mehdi şu uyarıda bulunuyor: “Suudi Arabistan yeni bir savaş başlatmak isterse eskisinden çok daha ağır bir bedelle karşılaşacaktır; çünkü biz savaşı onların stratejik derinliğine, yani petrol bölgelerine ve hayati tesislerine taşıdık.”
ABD ve Diğer Güçler Yemen’e Dahil Olduğunda
Ebu Mehdi’nin Yemen savaşına dair anlatısı sadece Suudi Arabistan ile sınırlı kalmıyor. Onun bakış açısına göre ülkede yaşananlar, bölgesel ve bölge dışı güçlerin Kızıldeniz ve Yemen kıyıları üzerindeki geniş rekabetinin bir parçasıdır.
Yemen Müstakbel el-Adale Hareketi Sözcüsü, ABD’yi bu sahadaki ana aktörlerden biri olarak görüyor ve açıkça şunları söylüyor: “Şüphesiz ABD, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki tüm hamlelerinin arkasındadır.”
Ebu Mehdi’ye göre ABD’nin varlığı sadece askeri ve istihbarat desteği seviyesinde kalmamış, kendisi Amerikan güçlerinin Yemen’in stratejik bölgelerinde doğrudan bulunduğunu iddia ediyor: “Onlar sadece istihbarat ve silah alanında değil; Babülmendep, Kızıldeniz, Sokotra Adası ve hatta Aden şehrindeki fiziki varlıklarıyla doğrudan sahadalar.”
Ebu Mehdi ayrıca şunları belirtiyor: “Suudi Arabistan ve ABD askeri komutanları arasında İsrail ve İngiliz güçlerinin bölgedeki varlığına ilişkin sürekli temaslar mevcuttur.”
Nihayetinde Ebu Mehdi bu hamlelerin amacının Yemen kıyılarını kontrol etmek olduğunu belirterek vurguluyor: “ABD ve İsrail’in ana hedefi, Yemen’in stratejik kıyılarını işgal etmek ve Babülmendep Boğazı’na hakim olmaktır; ancak bugünün Yemen’i, caydırıcı gücüne dayanarak bu planları boşa çıkarmıştır.”
İran ve Yemen: Stratejik İş Birliği mi, Bağımlılık mı?
Yemen’in İran İslam Cumhuriyeti ile olan ilişkisi, ülkedeki gelişmelerin analizinde her zaman öne çıkan en önemli konulardan biridir. Yemen direniş hareketlerinin muhalifleri bu ilişkiyi bir bağımlılık göstergesi olarak değerlendirirken; direnişe yakın gruplar bunu bir tür iş birliği ve stratejik uyum olarak sunmaktadır.
Ebu Mehdi bu eleştirilere yanıt olarak iş birliği ile bağımlılık arasına net bir sınır çizerek şunları ifade ediyor: “İran’a bağımlılık suçlaması, Suudi Arabistan’a bağımlı olanların ortaya attığı tekrarlayan ve mesnetsiz bir anlatıdır.”
Aynı zamanda İran’ın deneyim ve imkanlarından yararlanıldığını inkar etmeyen Ebu Mehdi şunları ekliyor: “Savunma kabiliyetimizi güçlendirmek için İran’ın gücünden ve deneyiminden yararlanıyoruz; ancak kararlarımız tamamen bağımsızdır ve Yemen’in ulusal çıkarlarına dayanmaktadır.”
Ona göre Tahran ve Sana arasındaki ilişki, odağında ABD ve Siyonist rejimle mücadele olan daha geniş bir çerçevede tanımlanmaktadır.
Ebu Mehdi şöyle konuşuyor: “İran ve Yemen’in askeri, istihbarat ve siyasi alandaki iş birliği; Siyonist rejim ve Amerikan tahakkümüne karşı ortak düşmanlığa dayalı doğal bir uyumdur.”
Direniş hareketleri arasındaki koordinasyon yapısına değinen Ebu Mehdi şunları söylüyor: “Seyyid Ali Hüseyni Hamaney’in şehadetinin ardından ve direniş eksenindeki yeni yönetimle birlikte Yemen, Lübnan, Irak ve İran arasında saha koordinasyonunu eşi benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyan daha güçlü bir uyum şekillenmiştir.”
Ebu Mehdi bu koordinasyonun geçmişteki denklemleri değiştirdiğine inanıyor: “Eskiden her grup ayrı hareket ediyordu; ancak bugün saha birliği sayesinde düşmana karşı benzeri görülmemiş bir caydırıcılık yaratılmıştır.”
Filistin: Dış Bir Mesele İç Bir Kaygıya Dönüştüğünde
Ancak belki de Yemen’in bölgesel politikasında son yıllardaki en önemli değişim, Filistin meselesinin daha vurgulu bir rol oynamasıdır; Gazze savaşının ardından dış ve güvenlik politikasına daha fazla eklemlenen ve Yemen liderliğinin temel duruşlarından biri haline gelen bir konu.
Ebu Mehdi, Filistin’e verilen desteğin Yemen için sadece ideolojik bir mesele olmadığını söylüyor: “Filistin’i desteklemek artık sadece duygusal veya ideolojik bir tutum değildir; aksine Yemen’in ulusal güvenliğinde stratejik bir ilke haline gelmiştir.”
Bu süreçte Yemen liderinin Filistin halkına yönelik toplumsal destek ve katılım çağrısının halktaki karşılığını vurgulayan Ebu Mehdi, bu çağrının ülkedeki geniş çaplı toplumsal seferberliğin zeminini hazırladığına inanıyor.
Ebu Mehdi’ye göre Yemen liderinin Filistin’i destekleme çağrısı toplumda geniş bir karşılık bulmuş ve büyük bir kitle Gazze halkına destek vermek üzere meydanlara inmiştir.
Ebu Mehdi şöyle devam ediyor: “Gazze savaşı sürecinde yaklaşık bir milyon Yemenlinin halk seferberliğine katılarak sahaya indiğine tanıklık ettik. Yemen lideri halka Filistin’e destek için meydanlara inme çağrısı yaptı ve halk da bu çağrıyı bağrına bastı. Bu kitlesel katılım, Filistin meselesinin Yemen’de sadece siyasi bir konu olmadığını, genel bir talebe dönüştüğünü gösterdi.”
Ebu Mehdi’nin anlatısında, bu kitlesel katılım nihayetinde Yemen’in siyasi ve güvenlik kararlarını da etkiledi; öyle ki Filistin’e verilen destek tutum açıklaması seviyesini aşarak Yemen’in Gazze savaşıyla ilgili denklemlere doğrudan girmesiyle sonuçlandı.
Ebu Mehdi, “Filistin direnişini desteklemek, savaşı içeriden dışarıya taşımak ve bölgesel ile uluslararası düşmanlara bedel ödetmek anlamına gelmektedir” diyor.
Böylece Müstakbel el-Adale Hareketi Sözcüsü’nün anlatısında, Yemen liderinin Filistin’e destek çağrısı ülkedeki toplumsal seferberlik dalgasının en önemli etkenlerinden birine dönüştü; daha sonra Gazze’ye desteği siyasi bir duruş olmaktan çıkarıp Yemen’in bölgesel eylemliliğinin bir parçası haline getiren bir dalga.
Yemen’in Dirençliliğinin Sırrı Nedir?
Ebu Mehdi’nin anlatısında diğer unsurlardan daha fazla tekrarlanan bir kavram varsa, o da dirençliliktir; onun sadece askeri güç değil, toplumsal, inançsal ve siyasi kapasitelerin bir birleşimi olarak gördüğü bir kavram.
Ebu Mehdi bu meseleyi üç ifadede özetliyor: “Ulusal birlik, dini inanç ve savaşı dışarıya taşımak.”
Ona göre çatışma coğrafyasındaki bu değişim, savaş baskısının geleneksel formundan çıkmasını sağlamıştır.
Şöyle diyor: “Biz savaşı Yemen’in sokaklarından okyanuslara ve düşman üslerine taşıdık.”
Devamında Yemen’in dayanma gücünü Suudi Arabistan ve BAE ile karşılaştıran Ebu Mehdi, Yemen toplumunun uzun savaş tecrübesi nedeniyle baskılara dayanma kapasitesinin daha yüksek olduğunu iddia ediyor.
“Yemen 20 yıllık dayatılan savaş geçmişine sahipken, Suudi Arabistan ve BAE uzun vadeli maliyetleri üstlenme kapasitesine sahip değildir” ifadelerini kullanıyor.
Müstakbel el-Adale Hareketi Sözcüsü ayrıca Suudi Arabistan ve BAE’nin ekonomik durumuna dair iddialarda bulunarak Suudi Arabistan’ın Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) 8 milyar dolar kredi aldığını, BAE’nin ise ABD’den finansal yardım talep ettiğini öne sürüyor. Onun bakış açısında mesele nihayetinde sabır üzerine kurulu yıpratıcı bir rekabete dayanıyor.
Yemen’in Önündeki İki Yol: Anlaşma mı, Çatışmanın Tırmanması mı?
Nihayetinde konu geleceğe geldiğinde Ebu Mehdi, Yemen’deki gelişmelerin kaderini bölgedeki daha büyük denklemlere, özellikle İran-ABD ilişkilerine bağlıyor; ancak onun bakış açısında bu bağın nedeni, ABD’nin Suudi Arabistan’ın bölgesel politikasındaki rolünde aranmalıdır.
Ebu Mehdi, Suudi Arabistan’ın savaşa girme kararında tamamen bağımsız bir aktör olmadığına ve bu ülkenin Yemen’e yönelik askeri politikasının büyük ölçüde ABD’nin kararları ve taleplerinden etkilendiğine inanıyor.
Şöyle söylüyor: “Suudi Arabistan kendi iradesiyle savaşa girmiyor, ABD’nin isteğiyle savaşıyor. Bu nedenle İran ile ABD arasında bir anlaşma sağlanırsa, bu durum Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik tutumunu da doğrudan etkileyebilir.”
Buna dayanarak Yemen savaşının geleceğinin sadece Sana ile Riyad arasındaki ilişkiler çerçevesinde analiz edilemeyeceğini belirterek ekliyor: “Her şey İran ile ABD arasında olası bir anlaşmaya bağlı.”
İlk senaryoda, ona göre Tahran ile Vaşington arasındaki bir anlaşma, bölgesel gerilimlerin azalmasına ve dolayısıyla Yemen üzerindeki askeri baskının gevşemesine zemin hazırlayabilir.
Ebu Mehdi şöyle diyor: “Eğer İran ve ABD anlaşmaya varırsa Yemen’deki savaş yatışacak ve Suudi Arabistan bizimle onurlu bir anlaşmayı kabul etmek zorunda kalacaktır.”
Ancak ikinci senaryoda, yani İran ile ABD arasındaki karşı karşıya gelişin sürmesi ve taraflar arasındaki çatışmanın tırmanması durumunda farklı bir gelecek çiziyor: “Eğer İran-ABD savaşı devam ederse Yemen sahası çatışmanın ana merkezi haline gelecek ve biz Suudi Arabistan topraklarının derinliklerine daha güçlü vurmak zorunda kalacağız.”
Buna rağmen Yemen’in tercih ettiği seçeneğin savaşın sürmesi olmadığını vurgulayarak şunları söylüyor: “Biz her iki senaryoya da hazırız; ancak tercihimiz, Suudi Arabistan’ın sekiz yıllık suçlarının bedelini ödediği ve iç gruplara destek vermekten vazgeçtiği onurlu bir barıştır.”
Ebu Mehdi, Suudi Arabistan’ın Yemen’e verdiği zararın boyutunu da yaklaşık 300 ila 400 milyar dolar olarak ifade ediyor.
Denklemin Değiştiği Noktada Yemen
Ebu Mehdi ile yapılan mülakat, sadece bir iç çatışmanın anlatısı olmanın ötesinde, Yemen’deki siyasi hareketlerin bir kısmının ülkenin bölgedeki yeni konumuna bakışını ortaya koymaktadır; Yemen’in iç ve dış savaşla boğuşan bir ülke olmaktan çıkıp etrafındaki güvenlik denklemlerini etkileyebilen bir aktöre dönüştüğü bir bakış açısı.
Bu anlatıda Yemen’in coğrafyası ve Babülmendep, askeri kabiliyetler, savaş yıllarının tecrübesi, toplumsal seferberlik ve bölgedeki paralel gruplarla bağlar, Yemen’in yeni gücünün en önemli bileşenleridir.
Gerçek şu ki Yemen’in konumu son yıllarda değişmiştir. Gazze savaşı, Kızıldeniz’deki gelişmeler ve ABD ile İngiltere ile doğrudan çatışma, bu ülkenin bölgesel hesaplardaki yerini belirginleştirmiş ve Yemen’deki gelişmelerin artık sadece iç bir mesele olmadığını göstermiştir.
Şimdi bu ülkenin geleceği birkaç büyük dosyanın kesişim noktasında yer alıyor: Suudi Arabistan ile ilişkiler, Kızıldeniz gelişmeler, Gazze savaşı, İran-ABD ilişkileri, dış güçlerin varlığı ve Yemen’in iç durumu.
Bu nedenle, gelecekteki yol müzakere ve gerilimin azaltılması yönünde ilerlese bile Yemen’in savaş öncesindeki konumuna dönmesi uzak bir ihtimal görünmektedir; zira yıllar süren çatışmalar, bu ülkeyi menzili Yemen sınırlarından Babülmendep’e, Kızıldeniz’e ve Batı Asya’nın güvenlik yapısına kadar uzanan denklemlerin içine dahil etmiştir.
Bugünün Yemen’i artık sadece bir savaş alanı değil; Orta Doğu’nun yeni güvenlik düzeninin bir parçasına şekil verilen noktalardan biri haline gelmiştir.
Not: bu analiz mehrnews.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
