Beyaz Saray, uzun yıllardır sınır ötesi siyasi ve askerî müdahalelerine toplumsal destek sağlamak amacıyla Amerikan kamuoyunu yönlendirmeye çalışmaktadır. ABD yönetimleri ve Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, farklı dönemlerde kamuoyunu kendi müdahaleci stratejileriyle aynı çizgiye getirebilmek için çeşitli propaganda yöntemlerine başvurmuştur.
2001 yılında New York’taki 11 Eylül saldırılarının ardından, George W. Bush yönetimi ve neo-muhafazakâr çevreler, oluşan toplumsal travmayı Afganistan ve Irak işgallerine destek üretmek için bir araç olarak kullandı. Ancak aradan geçen birkaç yıl içinde Amerikan toplumunun önemli bir bölümü, savaş gerekçelerinin manipülatif ve gerçek dışı olduğunu düşünmeye başladı. Bu durum, Afganistan ve Irak savaşlarını Cumhuriyetçiler açısından ciddi bir siyasi yük hâline getirdi.
Bugün ise takvimler 2026 yılını göstermektedir. Donald Trump yönetiminin, AIPAC ve Benjamin Netanyahu çevresinin etkisiyle İran’a yönelik çatışmacı politikaları desteklediği ileri sürülmektedir. Ancak Washington’un sahada ve stratejik düzeyde yaşadığı sorunlar, bu savaşın Amerikan kamuoyu nezdinde meşrulaştırılmasını zorlaştırmaktadır.
Amerikan medyasında yayımlanan kamuoyu araştırmaları da Beyaz Saray, Pentagon ve United States Central Command açısından dikkat çekici sonuçlar ortaya koymaktadır. The Washington Post, ABC News ve Ipsos tarafından gerçekleştirilen ortak ankete göre Amerikalıların çoğunluğu askerî müdahaleyi hata olarak değerlendirmektedir. Ankete katılanların yüzde 61’i savaşa karşı çıkarken; Demokratların yüzde 91’i, bağımsız seçmenlerin yüzde 71’i ve Cumhuriyetçilerin yüzde 19’u yönetimin İran politikasını yanlış bulmaktadır.
Amerikan toplumunda yalnızca güvenlik riskleri değil, savaşın ekonomik sonuçlarına ilişkin kaygılar da giderek artmaktadır. Bu tablo, Washington’un kamuoyu mühendisliği konusunda geçmişe kıyasla daha büyük bir kriz yaşadığını göstermektedir. İran’ın uzun süreli direnişi ve bölgesel gelişmeler, Trump yönetiminin kamuoyuna “kesin zafer” anlatısı sunmasını zorlaştırmıştır.
Önceki savaşlardan farklı olarak, bu kez Amerikan kamuoyundaki itirazlar yıllar sonra değil, sürecin en başından itibaren ortaya çıkmıştır. Marco Rubio ve Pete Hegseth gibi isimlerin sert söylemleri de kamu diplomasisinin yönünü değiştirmeye yetmemiştir.
Tüm bu gelişmeler, İran’ın ABD ve İsrail’e karşı yalnızca sahada değil, aynı zamanda psikolojik ve bilişsel alanda da önemli bir mücadele yürüttüğü yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir. Bu sürecin etkilerinin, önümüzdeki yıllarda da Washington ve müttefiklerinin siyasi hesaplarını etkilemeye devam edeceği düşünülmektedir.
