Rasthaber – Şövenist duyguların kabarıp vatanseverlik olarak algılandığı, muhalif görüşle düşmanlığın, tenkitle hainliğin bir tutulduğu; yağcılığın, dalkavukluğun prim yaptığı zor dönemlerden birini yaşıyoruz.
Herkesin emir kulu olması beklenen böyle bir dönemde güçlülerin nasihat dinlemesini beklemek beyhudedir. Buna rağmen ülkenin maslahatını/çıkarlarını gözetmenin kimsenin tekelinde olmadığı ve uyarıda bulunmanın bir vatandaşlık/vatanseverlik görevi olduğu inancıyla herkesin kendi görüşlerini ortaya koymasını bir vazife olarak görüyorum.
Konumuz Suriye’dir.
Bu komşu ve kardeş ülkeyle ilgili sorunları defalarca bu köşede yazdık ve sorun devam ettikçe de yazmaya devam edeceğiz inşallah.
Herhangi bir konuyu irdelerken, değerlendirirken sadece eleştirmeyi doğru bulmadığım için aklımın erdiği oranda çözüm yolları da önermeye çalışırım.
Suriye meselesi söz konusu olunca İsrail’in menhus varlığından tutun Filistin davasına, Batısıyla Doğusuyla emperyal güçlerin karmaşık hesaplarına, bölgedeki mürteci/tekfirci çevrelerin akıl dışı eylemlerine kadar onlarca konu akla gelir. Ama bu yazıda bu konulardan sadece birini incelemek istiyoruz:
Suriye’de bir rejim sorunu var mıdır? Eğer varsa nasıl çözülebilir?
Bu soruyu seçmemizin sebebine gelince; başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar çevrelerinin yıllardan beri Suriye meselesiyle yakından ilgilenmelerine ve müdahaleye rejim sorunu ve rejimin davranışlarını da temel sebeplerden biri olarak göstermeleridir.
İlk soruya cevabımız olumludur. Evet, Suriye’de bir rejim sorunu vardır. Bir iki ülke hariç tüm bölge ülkelerinde olduğu gibi Suriye’de de rejimin halkın iradesine göre şekillendiğini kimse iddia edemez.
Peki Suriye’de başlatılan iç savaşın tek sebebi rejim sorunu mudur? Buna cevabımız kesinlikle hayırdır. Rejim sorunu olmakla birlikte çıkarılan savaşın asıl nedeninin bu olmadığını artık bilmeyen yoktur ve şimdilik bu husus üzerinde durmayacağımızı başta belirttik.
Çünkü rejim krizinden dolayı ülkelerde savaş çıkarmak, rejim yıkmak komşu ülkelerin bir hakkı olsaydı Suriye bölge ülkeleri arasında herhalde son sıralarda yer alırdı. Bırakın özgür seçim hakkını ve ülke idaresine katılmayı kabullenmeyi vatandaşlarının en temel haklarından inanç ve ibadet haklarını bile sorgulayan, kısıtlayan bunca krallık, sultanlık, emirlik ve şeyhliklerden Suriye’ye kabul edersiniz ki zor sıra gelirdi.
Diyelim ki sıra komşumuz Suriye’ye geldi ve biz de iyi niyetle yardımcı olmak istiyoruz.
Soru: Rejim krizini çözmesi için nasıl yardımcı olmalıydık ve olmalıyız?
Muhalifleri silahlandırıp iç savaş çıkararak mı?
Mevcut sorunlu rejimi dıştan tehdit ederek mi?
Bölgeyle ilgisi olmayan dış güçlerin ayağını bu ülkeye açıp baskı ortamı oluşturarak mı?
Yoksa, ülke içindeki farklı çevreler, partiler ve görüşler arasında arabuluculuk yaparak, halkın iradesine saygı göstermeye teşvik ederek, ülke idaresinde anayasal değişikliklere gidilmesinin gerekliliğini hatırlatarak mı?
Klişeleşmiş cevap hazırdır: Dışişleri bakanımızı gönderdik ve uyardık ya! Kabul etmedi işte.
Ama herkes biliyor ki o sefer dostça nasihatten çok Batı’nın tehditleriyle dolu mesajını ulaştırma amaçlıydı. Kaldı ki Suriye üzerinde velayet/vesayet veya kayyumiyet hakkımız mı vardı da kabul etmeyince cezalandırma yolunu seçtik?
Daha önce defalarca yazdığım üzere Sayın Erdoğan krizin ilk aylarında, yani 2012 yılı Nisan ayında Meşhed şehrinde Ayetullah Hamanei ile Suriye krizi üzerine ayrıntılı bir görüşme yaptı. O görüşmede İran tarafı açık bir şekilde; Suriye krizi eğer sizin dediğiniz gibi rejim sorunuysa bunu elele verip çözebiliriz ve muhaliflerin de iktidara katılması için gerekli düzenlemeler için yardımcı olabiliriz diyerek İran’ın duruşunu ortaya koymuş ve bir şart ileri sürmüştü: Bölge dışı ülkelerin ayağı Suriye’ye açılmamalıdır.
Teklif ve mesaj oldukça netti. Suriye hükümeti de o sıralar yumuşama sinyalleri vererek anayasal değişikliklere hazırlığını bildirmişti. Ama bu değişikliğin dış dayatma ile değil de Suriyeliler tarafından doğal bir süreç izlenerek gerçekleşebileceğini ileri sürmüştü.
İran tarafı hala cevap beklemektedir. Daha birkaç gün önce İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin İran, Türkiye ve Suriye arasında zirve toplantısı teklifi 2012 Nisan’ındaki duruşun değişmediğinin göstergesidir. Bu tavır, Rusya da dahil bölgenin dokusuna uymayan dış güçler olmaksızın da Suriye krizi çözülebilir, mesajıdır.
O zaman başbakan olan Sayın Erdoğan karar vermek için bir hafta müddet isteyerek Meşhed’den ayrılmıştı. Gelişmeler de tanıktır ki, Sayın Erdoğan başka bir yolu tercih etti.
Geçen sekiz yıllık kan, katliam ve sürgün dolu süreç Suriye krizinin savaş, tehdit ve ablukayla çözülemiyeceğini yeniden gösterdi. Buna rağmen denenmişin yeniden denenmesinin daha çok yıkım ve düşmanlıktan başka hiç bir yararı olmayacağı kesindir.
Eğer gerçekten ülkemiz başta olmak üzere Suriye’de ve tüm bölgede huzur, barış ve refah isteniyorsa herşeyden önce dış güçlerden umut kesip bölgenin meselelerini bölge ülkeleriyle çözüme kavuşturmalıyız.
ABD, AB ve Rusya kendi uğursuz çıkarlarının peşindedirler. Hedeflerine ulaşmadan Suriye’de ve bölgede huzura ve barışa rızayet göstermiyecekleridir.
ABD’nin tavrı ortadadır. Suriyedeki rejimin şekli onu ilgilendirmemektedir. Batı’nın baş hedefi kendi sultasını sürdürmek için Siyonist Rejimin uğursuz varlığını korumaktır. Bunun için de Suriye’nin zayıflamasını, parçalanmasını, direncinin kırılmasını istemektedir. Bunu başaramayınca Suriye’nin kuzeyinde neler yaptığını bilmeyen yoktur. Eninde sonunda bölgeyi terk etmek zorunda kalacak veya bırakılacaktır.
Rusya da her ne kadar Suriye hükümetinin davetiyle bu ülkede bulunuyorsa da kendi çıkarlarını gerçekleştirmek önceliğidir. Eninde sonunda Batı’nın diş bilediği Direniş Cephesiyle yolları ayrılacak ve bölgeyi terk etmek zorunda kalacak veya bırakılacaktır.
Bölge ülkeleri gerçek bağımsızlığa ve halka dayalı yönetimlere ancak ve ancak bölge halklarının irade ve gücüyle kavuşacaktır, dış güçlerin destek ve vaatleriyle değil. Bölgenin kaderini bu bölgenin sahipleri er geç belirleyecek ve dokusuna yabancı unsurları ve fazlalıkları kesinlikle dışa atacaktır. Bu srecin hızlanması ise başta Türkiye ve İran olmak üzere bölge ülkelerinin işbirliği ve dayanışmasıyla, öteki Müslüman halkları şemsiyeleri altına almalarıyla mümkündür.
O gün uzak değildir.
Ziya TÜRKYILMAZ
