1991 yılında Irak, Birleşmiş Milletler (BM) ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA) ülkenin nükleer silahsızlanma programını uygulamak üzere sürpriz ve planlı denetimlere izin verdiğinde; BM ve Ajans müfettişleri Irak’ta “7 yıl” içinde “250 denetim” gerçekleştirmişti. Şimdi belki de şu ilginç gerçeği hatırlamanın vakti gelmiştir: Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP – JCPOA / Nükleer Anlaşma) uygulandığı dönemde ise yalnızca “bir yıl” içinde İran’da “400 denetim” gerçekleştirilmiştir.
UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi, 30 Eylül 2020 tarihinde Almanya’nın Der Spiegel dergisine verdiği röportajda şunları söylemişti: “Geniş bir denetim rejimimiz var. Geçen yıl İran’da 400’den fazla denetim gerçekleştirdik… Ekiplerimiz her zaman ve yılın 365 günü oradadır.”
İran’ın o dönemki Dışişleri Bakanı da aynı dönemde şu açıklamayı yapmıştı: “Uluslararası Ajansın uluslararası denetimlerinin toplamının yüzde 92’sinden fazlası İran’da gerçekleştirildi.” Bir başka deyişle, o tarihe kadar UAEA’nın 172 üye ülke içinden, Ajans denetimlerinin yüzde 8’i diğer 171 üye ülkeden, yüzde 92’si ise yalnızca tek bir ülkeden, yani İran’dan yapılmıştı.
Bu devasa denetim yığını, o dönemde ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmiş olmasına ve Avrupalı hükümetlerin de anlaşmayı uygulamamasına rağmen, İran hükümetinin tek taraflı olarak nükleer taahhütlerine bağlı kaldığı bir dönemde gerçekleşmişti. Bu taahhütler çerçevesinde İran, nükleer programını neredeyse tamamen durdurmuştu: Fordo tesislerini fiilen devre dışı bırakmış; Arak Ağır Su Reaktörü’nün kalbindeki boşlukları betonla doldurarak kalıcı olarak imha etmiş; yeni nesil santrifüjlerini toplamış; zenginleştirme seviyesini yüzde 3’e düşürmüş ve yüzde 20’lik tüm yakıt stoklarını da elden çıkarmıştı.
ABD’nin o dönemki Başkanı Barack Obama’nın İran’a yönelik bu kapsamlı denetimler hakkında boşuna söylemediği şu sözler manidardır: “Anlaşmanın hükümleri uyarınca… İran’ın nükleer üretim zincirinin tamamı hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlayan eşi benzeri görülmemiş bir doğrulama ve denetim mekanizması kurduk.” Obama yedi ay sonra Washington Post gazetesi için kaleme aldığı bir makalede, nükleer anlaşmada İran’a uygulanan eşi benzeri görülmemiş denetimler hakkında şunları yazmıştı: “İran, şu ana kadar bir nükleer programı denetlemek için müzakere edilen en kapsamlı denetim rejimi altına sokulmuştur.”
İran, tüm bu eşi benzeri görülmemiş denetimleri ve tek taraflı taahhütlerin uygulanmasını güven inşa etmek ve kendisinden suçlamaları kaldırmak için kabul etmişti. Hatta bundan yıllar önce, Ekim 2003’te yine güven inşa etmek ve suçlamalardan arınmak amacıyla Ek Protokol’ün gönüllü olarak uygulanmasını kabul etmiş, UAEA denetimlerinin kolaylaştırılıp artırılmasını sağlamış ve bunun da ötesinde daha fazla güven için nükleer programını 2 yıldan uzun süreyle askıya almıştı.
UAEA, İran’ın bu adımlarının ardından; bir kez 18 Mart 2008’de Muhammed El Baradei’nin başkanlık döneminde İran’ın Ajansın kaygılarına verdiği yanıtları onaylamış ve “Ajansın, İran’da beyan edilmemiş nükleer malzeme ve faaliyetlerin olma ihtimaline dair tutarlı bir bilgiye sahip olmadığını” ilan etmişti. Ajans, bir diğer kez de Grossi’nin başkanlığı döneminde, 15 Aralık 2015’te “2009 yılından sonra İran’ın nükleer silah geliştirme faaliyetleriyle bağlantılı olduğuna dair güvenilir ve kabul edilebilir hiçbir emareye sahip olmadığını” açıklamıştı. Ajans, yine 12 Haziran 2025’te Yönetim Kurulunun özel talebine verdiği yanıtta, Genel Direktörün kapsamlı değerlendirmesinde şunları duyurmuştu: “Ajansın, İran’da nükleer silah üretimi için yapılandırılmış, beyan edilmemiş ve devam eden bir nükleer programın varlığına dair güvenilir ve kabul edilebilir hiçbir emaresi yoktur.”
UAEA raporlarının ve ABD istihbarat teşkilatlarının itiraflarının yanı sıra, ABD istihbarat kurumları da en az 2007’den bu yana sürekli olarak İran’ın nükleer silaha sahip olmadığını ve bunu üretme niyetinde bulunmadığını teyit etmişlerdir. ABD İstihbarat Topluluğu Kasım 2007 tarihli “Ulusal İstihbarat Değerlendirmesi” (NIE) raporunda şunları yazmıştı: “Orta ve yüksek bir güvenle, İran’ın halihazırda nükleer silaha sahip olmadığını değerlendirmeye devam ediyoruz… Bu ülkenin nükleer silah geliştirmeye yönelik iradesi, 2005 yılından beri öngördüğümüzden daha azdır.” 2011 yılında da ABD İstihbarat Topluluğu “Ulusal İstihbarat Değerlendirmesi” (NIE) raporunda şu ifadeye yer vermişti: “İran nükleer silah üretme yönünde bir karar almamıştır.” 2019 yılında ABD İstihbarat Topluluğu “Silahlanma Faaliyetleri Hakkında Açık Değerlendirme” raporunda şunları yazmıştı: “Değerlendirmemiz, İran’ın halihazırda nükleer bir araç üretmek için gerekli gördüğümüz kilit nükleer silah geliştirme faaliyetlerini yürütmediği yönündedir.” Bu ifade, 2021, 2022, 2023 ve 2024 yıllarındaki ABD istihbarat raporlarında da tekrarlanmıştır.
Hatta Trump’ın ikinci yönetiminin döneminde, yani Mart 2025’te bile ABD İstihbarat Topluluğu “Yıllık Tehdit Değerlendirmesi” raporunda kaçıncı kez şu teyitte bulunmuştur: “Değerlendirmelerimize göre İran hâlâ nükleer silah üretmemektedir.” Hatta raporda, İran Lideri’ne nükleer silah üretmesi yönünde baskı yapılmasına rağmen “[Ayetullah] Hamaney’in nükleer silah programına onay vermediği” belirtilmiştir. Aynı ay, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, Senato Meclisi’ndeki oturuma katılarak bu değerlendirmeyi bir kez daha vurgulamış ve şunları söylemiştir: “İstihbarat topluluğu, İran’ın nükleer silah üretmediğini değerlendirmeye devam etmektedir.”
UAEA raporlarına ve ABD istihbaratının itiraflarına rağmen; İran’ın dünyada gerçekleştirilen en eşi benzeri görülmemiş denetimleri kabul ederek ve bitmek bilmeyen bahanelere yanıt vermek adına Ajansla işbirliği yaparak güven inşa etme yolundaki yıllarca süren çabasının sonucu, nükleer tesislerine saldırılmaktan, nükleer bilim insanlarının suikasta uğratılmasından ve nihayetinde nükleer silah üretmeyi haram kılan ulu liderin şehit edilmesinden başka bir şey olmadı. UAEA tüm bunları gördü, ancak sessiz kalmayı tercih etti; ajans, görünüşü kurtarmak için bile ABD ve İsrail’in saldırılarını kınama gereği duymadı!
İran’ın nükleer programı, dünya nükleer faaliyetler tarihinin en şeffaf nükleer programıdır; ancak bu şeffaflığın karşılığı sığınak delebilecek bombalarla ve İran’ın kanlar içindeki bilim insanları ile üst düzey yetkililerinin cesetleriyle verildi. Artık bu denklemin değişme vakti gelmiştir; İran’ın nükleer programı bu şeffaf vitrinin arkasından çıkarılmalı ve bir gizem perdesinin arkasına büründürülmelidir. İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer politikasını gözden geçirmek için şu andan daha iyi bir zaman olamaz. Bu yaklaşımın ilk adımı, İran’ın NPT’den (Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması) çıkmasıdır. Artık İran yetkililerinin nükleer silah üretimini kati ve net bir dille reddetmelerine gerek yoktur. Çift anlamlı ifadeler, muğlak tutumlar ve hatta sessizlik, İran’ın nükleer programının askeri hedeflerine yönelik her türlü soruya verilecek en iyi yanıttır. İranlı yetkililer hatta şu sözleri söyleyen ABD’nin aklı evvel başkanına da atıfta bulunabilirler: “Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile çok iyi bir ilişkim var. Bir ülkenin 112 nükleer füzesi olduğunda, onunla iyi ilişkilerinizin olması iyidir.”
ABD’nin aşağılık başkanı Donald Trump, İran’ın atom bombası üretmesini engelleme bahanesiyle savaşı başlattı. Trump’ın hesaplarını altüst etmek tam da bu noktadan başlamalıdır. Nükleer müzakerelerin kapısının sonsuza dek kapatılması, bu bağlamda İran tarafından takip edilecek en akıllıca politikadır. Liderimizin bugüne kadar çeşitli mesajları aracılığıyla nükleer meseleler hakkında konuşmaktan kaçınmasıyla bir nevi vurgulanan ve onaylanan bir politika… İslam Cumhuriyeti yetkilileri «şu anlık» kaydını ekleyerek bu politikayı zayıflatmamalıdır. İran, ABD’nin canice saldırganlığından sonra artık nükleer programı hakkında «şu anlık» değil, «kesinlikle ve katiyen» bir daha hiçbir müzakere yürütmeyecektir.
ABD yönetim organı anlamalı ve tarihine kaydetmelidir ki; İran’ın nükleer silah üretmesini engelleme safsata hedefiyle başlattığı savaş, İran’ın nükleer müzakerelerinin kalıcı olarak son bulmasına ve İran’ın nükleer programında kalıcı bir belirsizliğin başlamasına yol açmıştır.
2003 yılında ABD’nin Afganistan ve Irak’a saldırmasının ardından; Batı yanlısı reformcu hükümetin paniğe kapılan bazı alt kademe yetkilileri, kendilerince ABD’li yetkililere bir mektup gönderip birtakım önerilerde bulunmuşlardı. ABD’nin o dönemki Başkan Yardımcısı Dick Cheney, bu mektubu kasten yanıtsız bırakmış ve çevresindekilere şunları söylemişti: “Eğer İranlılar Saddam’dan sonra askeri saldırı listesinde ikinci sırada yer aldıklarını düşünüyorlarsa, biraz endişelenmeleri fena olmaz.” İşte aynı yanıtı şimdi ABD’li yetkililere de verebiliriz: “Eğer Amerikalılar, İran’ın nükleer silaha ulaşma ihtimalinden korkuyorlarsa, biraz korkmaları fena olmaz.” Bu “kalıcı korku”, İran’ın en değerli canlarını almak için ödemeleri gereken en küçük bedeldir.
Not: bu analiz kayhan.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
