“İyi bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundan, bir
eğlenceden, bir süs ve gösterişten, aranızda bir öğünmeden, mal ve evlatta
çokluk yarışından ibarettir.” (Hadid-20). “Dinlerini bir oyun ve eğlence
edinen, kendilerini dünya hayatı aldatmış o kimseleri kendi hallerine bırak.
İnsanlara Kur’an ile şunu hatırlat: Herkes kendi yaptığı günahlar yüzünden
hesaba çekilecek.” (Enam-70)
Ruhumuzun dış dünyaya etkileşimi vücudumuz sayesinde
gerçekleşmektedir. Vücut, kendi limitini (ölçüsünü) doğal olarak oluşturduğu
mekanizmalarla belirlemektedir. Mesela, susadığımızda su içmemiz, acıktığımızda
yemek yememiz, yorulduğumuzda dinlenmemiz gibi. Ruh, vücuttaki mevcut olan tüm
organların koyduğu doğal ölçüler çevresinde oluşturduğu yapılar &
canlılarla duygusal fiziksel bağlar kurarak yaşamını sağlar. Fakat vücuttun
doğal limitleri zorlamak insanın kendi vücudunun ruhu ile olan dengesini
bozduğu gibi bulunduğu çevrenin de dengesini bozmaktadır. Mesela; Alkol
kullanım, aşırı derecede uykusuz kalmak, altından kalkamayacağı yükün altına
girmek, yalan söylemek, Zalim olmak… vs.
İnsanın “seçme & seçilme & sahiplenme” arzusu
insandaki “ben” her şeyin merkezine tek referans olarak koyar, ben merkezli bir
çekim gücü oluşturur. Bu doğal ve fıtratıdır çünkü kendisine önem vermeyen kişi
öz benliğini oluşturamaz ve Allah’ın verdiği nimete nankörlük etmiş olur. Kişi
kendi öz benliğini (hür iradesine) sahip değilse başka faktörlerin / şeytanin
yönlendirmesine tabi olması kaçınılmaz olur. “Şehvet, Şöhret, Zenginlik,
İktidar.” Onun içindir ki Allah her şeyi yaratırken
“Denge-uyum-gereklilik” kapsamında belirli bir ölçü belirlemiştir. Bu ölçü
yaratılan her şeyin alt yapısının oluşturan ana bir formüldür. Bu ölçüyü
korumak, bu ölçüye hâkim olmak, insanın kendi hür iradesinde doğanında ana
yapısıdır. Mesela; Doğayı (dağlar, ormanlar, ırmaklar, denizler, bitkiler ve
canlılar vs.) yaratırken bir ölçü (doğanın kanunu) koymuştur. Bu ölçü, doğanın
içinde barındırdığı her bir nesneyle bire bir bağlantılıdır. Açıklarsak;
Gerektiği kadar yağmur yağmasa doğanın dengesi bozulur (kuraklık olur),
insanlar ve diğer canlılar arasındaki tedarik zinciri ve uyum bozulur. Bir
başka örnek verirsek, İnsan, Erke & kadın olarak yaratılmış ve bir çift
oluşturmuştur çiftlerden de nesilleri türemiştir. Tüm ilişkiler
“Denge-uyum-gereklilik” formül temeli üzeridir. Bir insanın devamlı kendi “ben/ego” sunu
tatmin etmek istemesi, ilk önce kendi dengesini bozar, sonra her şeyi kendi
malıymış gibi görerek (kendini ilah görme) çevresindeki uyumu & dengeyi
bozar. Mesela bugün yaşadığımız tüm krizlerin temelinde yatan, insanın
egosantrik arzularını körükleyen “şeytan & dostlarının” oluşturduğu sapkın,
çarpık, fırsatçı yapılanmaların insan ruhunun yönlendirilmesiyle oluşmuş
çarpıklıklarını oluşturduğu kaoslardır. “Şüphesiz onlar(sapkınlar), Allah’ın
dışında şeytanları dostlar edinmişlerdir ve kendilerini doğru yolda
sanmaktadırlar.” (Araf-30)
Ruhun en önemli gıdası “sevgi & aşk” tir. Çünkü yaratan
her şeyi bu temel üzeri yaratmıştır. “Levlâke levlak lema halaktül eflak = Sen
olmasaydın kâinatı yaratmazdım” kudsî hadisi ve de “ve seni ancak âlemlere
rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya-107). Neden rahmet olarak? Çünkü rahmet,
sevginin aşkın bir meyvesidir, dolayısıyla sevgi, Kalbin gıdası/enerjisidir.
“Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiç kimse
ebediyen temize çıkamazdı” (Nur-21) Ayetinden anlaşılacağı üzeri eğer Allah
(cc), Peygamberimiz (Rahmet el alemin), kâinatta var olan her şey için bir
lütuf olarak yaratmıştır. Eğer, O Rahmet el-alemini yaratılmamış olsaydı,
bizler katiyen hakikati tanıyamaz ve şeytanin yollunda batıl üzeri bir yaşamımız
olurdu ya da hiçbir şey yaratılmazdı çünkü İyi’nin Referansı (ölçüsü) olmadan
tanımı da olmazdı. “Gerçekten Allah, içlerinden bir Peygamber seçip kendilerine
göndermekle müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur.” (Al-i İmran-164).
“Muhakkak ki sen pek yüce bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem-4). Bu açıklamalardan
sonra anlıyoruz ki Allah (cc), insanlığı sevgi & aşk üzeri yaratmıştır.
Allah (cc), Peygamberleri, ilahi kitapları yollaması Allah’ın insana olan
sevgisini bir yansımasıdır. İnsanların Allah (cc) karşı gelmesine rağmen, inkâr
etmesine rağmen Allah (cc) insanlara karşı yine merhametli, adil, sabırlı ve
koruyucudur. Bunu sebebi Allah (cc), Rahmet el alemin Muhammed Mustafa (saa) ve
seçtiği velilerini yaratmasıdır dolaysıyla Ruhun gıdası sevgidir, aşktır.
Öylesine ki Âdem Atamız “bihakkın Muhammed ve alii Muhammed aşkına” tevessül
ederek af edilmiştir.
Bizlerin (Ruh & Beden=İnsan), dış dünya ilişkilerimizi
iki ana başlık altında toparlayabiliriz. Enteraktif etkileşim ve Enterferans
etkileşim. Enteraktif etkileşim; İnsanın, dış faktörlerle birebir karşılıklı
oluşturduğu etkileşimdir. Enterferans (içsel etkileşim); Ruhunun bendeni
oluşturan tüm organlarıyla olan manyetik/elektromanyetik etkileşim. Daha çok
metafizik* etkileşim. *(Metafizik; Madde
sonrası, maddeden sonra gelen, elle tutulmayan, hissedilen) Örneklersek,
Enteraktifi dış elbisemiz, Enterferansı ise iç çamaşırımız gibi düşünebiliriz.
Dünyamız 4 elementin, “Hava, Su, Toprak, Ateş” Enteraktif
etkileşimiyle oluşmuştur. Madde dünyanın temeli oluşturan elementler aynı anda
da vücut yapımızda kullanılmış hammadde elementlerdir. Dolaysıyla vücut,
yazımını girişinde bahsettiğim gibi sadece Ruhumuza ev sahipliği yapmak için
var edilmiştir ama elementlerin sahip olduğu fiziksel özelikleri de ruhumuz (enterferans
etkileşimle) derinden etkilenmekte ve yönlendirmektedir. “Dünya hayatı
(enteraktif etkileşim) sakın sizi aldatmasın, o aldatma ustası da (enterfranse
etkileşimle) Allah hakkında sizi kandırmasın.” (Fatir- 5)
İnsanın dış dünyayla etkileşimi, Ruhun vücutla olan (iç
etkileşimi) derinden etkiler, neticesinde bizlerde duygu olarak tezahür eder.
Duygularımızın tek varlık sebebi, bizim yaratılış gayemiz sevgi üzerine inşa
edilmesidir. “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye
yarattım.” (Zariyat-56). Kulluktan kasıt; beni bilsinler, bana tapsınlar/ itaat
etsinler, o itaat ki sevgiyle olabilecek bir itaattir, o da Allah (cc) ortak
koşmamaktır. Fakat ne yazık ki çoğumuz iç etkileşimi (enterferans) ihmal
etmekteyiz, sadece bedenimizin dış dünyayla olan etkileşimine (enteraksiyon)
önem vermekteyiz, dolaysıyla buda kendini egosantrik arzular “Şehvet, Şöhret,
Zenginlik, hükmetmek” olarak göstermektedir.
Netice: Ruh, vücuttaki kontrolünü kaybetmesi, vücudun ikinci
bir dış etkene kiraya verilmesini sağlamaktadır (Ruhu hapsetmek). Bu tip bir
ortamda hür iradeden bahsetmek söz konusu olmaz ama velakin biz kendimizin hür
olduğunu sanırız, sanki biz kendimiz istiyormuşuz, kendimiz seçiyormuşuz gibi.
“Her kim Rahman olan Allah’ın doğru yollun gösteren (önderlerinden) yüz
çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın
dostudur. Şüphesiz ki bu (şeytanlar) onları yoldan çıkarırlar. Onlar da
kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf 36,37) Bizlerin
Ruhumuzu ve bedenimiz arsındaki enterferans ilişkisini dengeli tutmamız ve
İlahi ölçü olan “Denge & uyum ve gereklilik” formülü korumamız şarttır.
Kimilerimiz sevgiyi, “rahmet & lütuf” yolunda
kullanırken, kimilerimizde “egosantrik arzularımız” için kullanırız. Ruhumuzun
çevremizle ilişkisi birebir ayni olmasına rağmen bedenimizin ruhumuzla olan
ilişkisinde algılama farklı olmaktadır, enterferans etkileşimi değişmektedir.
Ruh ve bende ilişkisine enterferans yoluyla giren bir “virüsten” dolayı. Örnek
verirsek Bilgisayarınız internet bağlı fakat bilgisayarınızda virüsler
bulunmakta, bu virüs sizin kullandığınız internet bağınız aracılığıyla
bilgisayarınıza girmekte, sebebi sizin egosantrik arzularınızdan ötür.
Kimilerimiz word programıyla aşkın & sevginin güzelliklerini yazarken
kimimizde ayni programla savaşları ve kan dökmeyi yazarız. Ama bu iki farklı
hikâye aynı program ile gerçekleşir. Neden Aynı program ile farklı hikayeleri
yazmaktayız?
Her bir insan için hayat yolunun bir başlangıcı ve bir sonu
vardır (doğum & ölüm). Vücudumuz hayat yolundaki arabamız, ruhumuzda
direksiyon elinde tutan şoförüdür. Hayat yolunda bizlerin karşısına kavşaklar,
otoyollar, departman yoları, güzellikler ve zorluklar çıkmakta, bunlarda işaret
tabelaları ile bizlere yol göstermektedir. Yolculuğunuzun iyi geçmesi ve
yolumuzu kaybetmemek için kendimize seçtiğimiz kılavuzun yapısına ya da
arabamızdaki kullandığımız GPS’e yüklediğimiz yol tarif programa bağlıdır. “Kim
Allah’ı, Resulü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip
gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.” ya da “Onlardan(insanlardan) her
kim sana (şeytan) tabi olursa, elbette sizin hepinizi, büyük bir azap
yaşayacaksınız.” (Araf-18)
Ruhumuzun dış faktörlerle olan ilişkisi anlamak, insanlar
arasındaki İhtilafların sebeplerini anlamayı daha kolay kılacaktır.
İhtilafların en önemli ana sebebi her bir İnsan, Egosantrik arzularına uyarak
hakikati/doğruları kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamaları &
programlamalarıdır. Dolaysıyla kimileri ırklarının üstünlüğünü ilahlaştırarak
programlar, kimileri statülerinin üstünlüğünü ilahlaştırarak programlar,
kimileri nefislerini ilahlaştırarak programlar ve ne yazık ki çoğu insanda
koyun sürüsü gibi hiçbir şey programlamadan sadece önündekini takip ederek
kendi hayat yolunu çizer. “Böylece onları, halkı ateşe çağıran önderler yapmış
olduk” (Kasas-41). “Şeytanın adımlarına tabi olmayın. Muhakkak o, sizin için
apaçık bir düşmandır” (Bakara-208).
Fakat az bir kısımda Takvayla/ihlasla ilahi önderleri kendine yol
gösterici alarak hayat yolunu programlar. “Ve onları, kendi emrimizle hidayete
yönelten önderler kıldık” (Enbiya-73) “Andolsun, Biz Musa’ya ve Harun’a, takva
sahipleri için bir aydınlık ve bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı
birbirinden ayıran (ilahi kitap)ı verdik.” (Enbiya-48) “Emrimizle doğru yola
sevk edecek rehberler tayin etmiştik” (Secde-24)
Son söz olarak, İhtilafların gerçek kaynağı inanç kökenli
değildir. Bedenimizin fiziksel taleplerini 2. bir dış faktörün saptırarak
ruhumuzu etkilenmesidir. “Cinlerden ve insanlardan olan ki o, insanların
göğüslerine vesvese verip durur.” (Nâs 6-5) Herkesin dünya talepleri arzuları
farklı olması, sadece kendi isteklerinin olmasını istemelerinde dolayıdır. Bu
Allah’ın bir sünnetidir. Allah isteseydi insani tek tip yaratır ve farklık
olmazdı. Ama Hür iradeni sorumluluğu insani adil, hakkaniyetli olmasını şart
kılmıştır. “İnsanlar, (sadece) ‘İman ettik’ diyerek, sınanmadan
bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut-2)
Allah’ın insana verdiği hür iradeni bir tecellisi olarak;
hakikat bilip, inanıp, yaşayıp, Allah’a hiçbir ortak koşmadan yönelenlerle,
insani saptırmaya çalışan şeytanın uydurduğu yalan vaatlerine & çağrılarına
uyarak hakikati saptıranların oluşturduğu yalanlar silsilesiyle ihtilaflar
oluşturanlar vardır. Allah şeytanı yaratığına göre şeytanda görevini seçtiğine
göre ihtilaflar var olacaktır. “Çünkü Allah dileseydi, sizleri tek tip bir
toplum yapardı; ama sapmak isteyeni saptırıp doğru yola ulaşmak isteyeni de
doğru yoluna iletiyor. Ve şüphesiz
yaptıklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz” (Nahl-93)
Mustafa Kemal TASPINAR
10 Mars 2022
