Bu Türk’ün Varlığı, O Kürt’ün Varlığına Armağan Olsun – 3

rasthaber

Rasthaber –  İlk gün derse
gelmişti, gördüm. Aradım ve bahçede beklediğimi söyledim. Kalbim ağzımda
atıyordu. Planladığım tüm konuşmayı unuttum. Konuya direk girmeye karar verdim.
Yanıma geldi. Biraz konuştuktan sonra lafı dolandırmadan direk sordum:

-Düşündüm ve
karar verdim. Hayatımı birleştirmeye değecek biri çıkar mı karşıma diye
endişelenirken siz çıktınız. Benimle evlilik maksadı ile tanışmayı kabul eder
misiniz?

Yüzüm yerde
bakamıyordum. Gözyaşlarımı zor tutuyordum. Bitmeyecek gibi gelen sessizlik…

-Ben nasıl
diyeceğimi bilmiyorum, ama ben de sizi düşünüyordum. Yaz boyunca kurdum
kafamda. Teklifinize “evet” demek en çok istediğim şey, ama…

Yutkundu.
Gözleri dolmuştu. Sanki dokunsam ağlayacaktı. Etrafına bakındı. Derin bir nefes
aldı. Bu sefer gözlerimi kaçırmadım. Merakla bekledim.

-Ama?!

-Ama ben. Ben,
tatil sürecinde çok değiştim. Elbette birden bire olan bir şey değil. İdeolojik
anlamda kendinize yakın hissettiğiniz Fırat değilim belki de.

-Anlamadım.

-Ben içinde
bulunduğum camiadan ayrıldım. Biliyorsunuz ben kürdüm ve Kürtlere yapılan
haksızlıkları sürekli dile getiririm.

-Biliyorum. Bu,
size yaptığım teklifi iptal etmez.

-Büyük Kürdistan
için hayaller kuruyor olsam bile mi?

-Evet, böyle
olsanız bile.

 Bu cümle, düşünmeden ağzımdan çıkmış değildi.
Kürtlerin bir kısmının bunu savunma sebebini biliyor ve onları anlıyordum.
Onları buna iten şeyi…  Çünkü etki tepki
meselesiydi vakıa. Biraz konuşulsa o da değişir, durumu fark eder ve bunun
ancak emperyalistlere yarayacağını görürdü. Bu konuda ona doğru kıstası
sunabilirdim. Ona olması gereken perspektifi sunabilirdim. O, bunu anlayacak
biriydi.

-Emin misiniz?

-Devrimciliğim
kadar eminim.

Gülümsedi.
Boynundan poşusunu çıkardı. Gözlerime baktı.

-Sol yanımın emanetçisi
olur musun devrimci kadın?

Gözyaşlarıma
beynimin sözü geçmiyordu artık. Kafamı salladım. Poşuyu boynuma doladı.

-Beni
onurlandırdığın için teşekkür ederim Zeynep.

Ailelerimize
haber ettik hemen. Uzatmak istemiyorduk. Hiçbir birikimimiz yoktu, ama
halletmenin kolay yolunu bulduk. Fırat’ın bekâr evine ihtiyacımız olan eksik
eşyaları bir spotçudan alıp hallettik. Fırat’ın yarı zamanlı işinden aldığı 2
bin liranın 700 lirası ile kiramızı ödeyip kalanıyla masraflarımızı çıkaracağız
diye planladık. Sade bir nikâh ile masraf etmeden halledecektik düğünü. Her
anının antikapitalist olmasına söz verdiğimiz için gelinlik yerine beyaz bir
elbise, damatlık yerine şalu – şipik diktirmeye karar verdik. Düğüne dört ay
kala ben de yarı zamanlı bir iş buldum. Günlük üç saat kütüphanede çalışıp
aylık 350 lira alıyordum. Bizim için sorunsuz geçen süreç, çevremize dert
oluyordu. Sayısız insan/şeytan, sürekli fısıldayıp duruyordu. Fırat’ın Kürt
olmasından tutun da evimize, düğünümüze kadar laf edip duruyorlardı. Kapitalizmin
hem gönüllü kölesi hem gönüllü reklam ajansıydı bazı insanlar. Ailem yanımda
olmasa belki de kaldıramayacağım bir yüktü. Fırat’ın kulağına ise mezhepçilik
vesvesesi fısıldıyorlardı. Ailesi, Şii olmam sebebiyle çokça sıkıntı çıkarsa da
dayanıyorduk. Önemli olan ikimizin ne düşündüğüydü sadece.

Fırat ile
farklı düşündüğümüz Kürdistan fikrini uzun uzun konuşmaya ikimiz de çekinsek de
ben bazen bunun üzerine konuyu açıp ufak ufak fikrimi anlatmaya çalışıyordum.

-Sizin
ötekileştirilip faşizmin saldırılarına maruz kaldığınızı biliyorum. Ülkenin
yetimleri olduğunuzu, anadiliniz üzerinde olan baskıları biliyorum.
Üniversitelerde bile rahat bırakılmadığınızı, ırkçılık ile yaşam
standartlarınızın düşürüldüğünü… Dahası psikolojik olarak ne denli şiddete
maruz kaldığınızı… Hep mazlumsunuz. Ama bin kez mazlum olsan bile bir kez zalim
olmaman gerekir. Büyük Kürdistan için size yardım edecek olanlar, bugüne kadar
hayrına bir şey yapmadı, biliyorsun. Emperyalizmin babası, size bir ülke vaat
ediyor, ama bunun karşılığında sizden üs isteyecekler. Türkiye’yi, İran’ı,
Suriye’yi, Irak’ı karıştırmak için sizi kullanacaklar. Belki sizin hayat
standardınız yükselecek, özgür olacaksınız, baskılar bitecek; ama bunun için
başka insanların hayatını mahvetmek üzere ülkelerini karıştırıp sizi
kullanacaklar. Bu, seni düşündürmüyor mu? Üstelik biliyorsun, Kürt ırkçıları da
var. PKK var. Bunlar kullanışlı maşa iken…

-Halkımın
çığlığı, arşa ulaştı Zeynep. Vergisini verip askerliğini yaptığım ülkenin
sosyal olarak vatandaşı sayılmıyor ve dilimden mahrum ediliyorum. Kürt, bir
küfür olarak kullanılıyor bu coğrafyada. 
Bütün bunlar olurken herkes nerede? Bizi kim düşünüyor, birkaç vicdan
ehlinden başka? Neden ülkelerin yurttaşları, bize yapılana itiraz etmiyor.
Irkımın adına bile tahammül yok. Bizi savunmayanlar için biz de kayıtsız
kalırız. Hem, bunun olacağı kesin de değil. Belki sadece topraklarımın
nimetlerinde ortaklık etmek isteyecek.

– Buna inanıyor
musun? Tavizsiz bir iyiliğe? Dahası kansız bir bölünmeye?

Çoğu zaman bu
kadar konuşup kalıyorduk. İlerlese ne olacağından korkup sessizliğin güvenli
limanına sığınıyorduk. Günler geçiyor, sevgimiz güçleniyordu. Eylemleri,
mitingleri, çalışmaları, hiçbir zaman ihmal etmiyorduk. Beraber çıktığımız her
meydan, bizi daha da bağlıyordu birbirimize. Ama bir gün hayatımın akışını
değiştireceğinden haberim bile olmadan Fırat’ın bir arkadaşı ile tanıştım;
Perviz. Masanın sessizleştiği bir zamanda Perviz, aniden elindeki telefondan
başını kaldırıp şöyle dedi:

-Lanet faşistler,
yine bir Kürt’ü katletmiş.

Fırat, telefonu
eline aldı, haberi okudu ve yüzü kasıldı.

-Ne olmuş
Fırat?

-Sana sonra
anlatırım canım. Yok bir şey.

-Nasıl yok bir
şey Fırat! Ver, Zeynep de okusun haberi. İran’ın molla rejiminin yediği haltı
görsün.

Durumu
anlamıştım. Perviz, ortalığı karıştırmaya gelmişti kesinlikle. Bu durumu
önceden ayarladığına şüphe yoktu.  Durumu
en yumuşak şekliyle toparlamaya çalıştım ve söze şöyle devam ettim:

-Faşizm, kimden
olursa olsun kabul edilemez. Zalimin de mazlumun da mezhebi ve ırkı olmaz.
Vatandaşın yanlışını yönetime mal edemezsiniz. Rejim ne demek bilseniz, İran
için böyle bir tanımlama yapmazdınız sanırım. İnkılabî bir yönetim, faşist
olamaz. Zaten zalime karşı yapılmış bir devrimden bahsediyoruz. Ha, eğer ülkedeki
anadilde eğitim, eşit yurttaşlık haklarına rağmen bölücülük yapanlardan
bahsediyorsanız, faturayı bölücü olana kesmelisiniz; İslam Devrimi’ne değil!
Ayrıca hükümetler yanlış yapabilir; sorun, denetleme kurumunun işlememesidir.
Demek istediğimi anlıyorsunuz diye düşünüyorum.

-Anlaşıldı
gelin hanım. Mutlak bağlılık, mutlak zafiyet doğurur, bilirsiniz.

-Durumun
bağlılıkla ilgisi yok. Medya, kimi zalim, kimi mazlum gösterirse ona
inanıyorsunuz. Dikkat edin, o haber ajansını kimin fonladığını herkes biliyor.

-Sakin ol
Zeynep!

Fırat’ın bu
çıkışına bozulmuştum. Haklıya haklı demek, vazifesiydi. Uyarılması gereken ben
değildim.

-Fırat! Beni,
en çok haksızlığa susuşun üzer. Kimi, neyi, kıstas alacaksın unuttun sanırım.

Ayağa kalktım.
İçtiğim çayın parasını masaya koydum. Bu ufak bir protestoydu. Fırat
anlayacaktı.

-Sakin ol
Zeynep! Nereye?

Ses tonu, bana
olan kızgınlığını açık ediyordu. Yüzündeki öfkeyi, ilk kez görüyordum. Fırat
gitmiş, başka biri oturmuştu o masaya.

-Bilirsin
canım. Ben size yapılan zulmü de lanetlerim, PKK’yı da Kürt ırkçısını da. Batı
Asya’da hangi ülkede olursa olsun haklı, ister sağcı olsun ister solcu, ister
Türk olsun ister Kürt, ayırt etmeden haklı derim. Savunurum. Susmam.
Susulmasını ise, dilsiz şeytanlık bilirim.

Perviz, iyice
hadsizleşmişti. Zırvalarına devam etti. Delilsiz konuşuyor, Amerikan ağzı
yapıyordu. Fırat ise, tek kelime etmiyordu.

-Artık susun
Perviz Bey. Eğer bir delil ile gelirseniz, söz veriyorum sizi dinleyeceğim. Ve
Fırat! Sen de hangi masada oturacağına karar ver ya da delillendir ki susuşunda
haklısın diyeyim.

Hızlıca eve gittim.
Peşimden gelmedi, aramadı bile. Bahsedilen haberi Farsça aradım. Öldürülen kişi,
bir Kürt ırkçısıydı. Haberi bir kez de İngilizce aradım. Öldürülen kişinin
sicilinden bahsetmiyor, sadece ırkına vurgu yapıyordu. Olay, zaten bir mahalle
kavgasıydı. Devletle alakası yoktu bile. Ama tabi ki Perviz, bu haberden girip
konuyu İslam Cumhuriyeti’ne getirmişti. Hükümetin eksiklik ve yanlışları
elbette vardı bazı noktalarda ve bu, onlara mahsus değildi. Tüm yurttaşlara
dönüktü. Yaşam standartları noktasında eşit yurttaşlardı. Psikolojik baskı
yoktu. Fırat, tüm bunları göremiyor muydu? Acaba o Kürt, bu Türk için feda olur
muydu? Artık şüpheliydim. Bir kez haksızlığa susana artık nasıl itimat edebilirdim
ki?

Devam edecek…

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın