Son zamanlarda Ensarullah karşıtı medya organları, Taiz vilayetinin bazı kısımlarında bazı dini ritüellerin değiştirildiğine dair raporlar yayımladı.
Suudi Arabistan yönetimi yıllardır Mekke ve Medine’deki Haremeyn-i Şerifeyn’e ev sahipliği yapmasını siyasi gücünü pekiştirme ve bölgesel hedeflerini ilerletme aracı olarak kullanıyor. Riyad; kendisini Haremeyn-i Şerifeyn’in hizmetkârı ve İslam dünyasının Ümmü’l-Kurâ’sı (şehirlerin anası) olarak tanıtarak, politikalarına karşı çıkılmasını İslami kutsallara karşı çıkmakla ilişkilendirmeye ve Müslüman kamuoyunu yanına çekmek için dini itibarından yararlanmaya çalışıyor.
Bu iddia; Suudi yönetiminin son yıllarda kastı olarak kamusal alandan dini arındırma yolunda ilerlediği, dini kurumların konumunu sınırlandırarak geleneksel ulemanın nüfuzunu zayıflattığı ve İslami değerlerden uzaklaşan eğlence programları ile kültürel modelleri yaygınlaştırarak Suudi toplumunun sosyal kimliğini iktidar hanedanının siyasi ve ekonomik önceliklerine göre yeniden tanımladığı bir dönemde ortaya atılmaktadır. Başka bir deyişle, ülke içinde dinin geleneksel rolünü kendi merkezi gücünü pekiştirmek adına sınırlandıran bir yönetim, dışarıda ise politikalarını meşrulaştırmak için hâlâ aynı dini ve İslami kutsalları bir araç olarak kullanmaya çalışmaktadır.
Yemen savaşı bu ikiyüzlülüğün en net örneklerinden biridir. Suudi öncülüğündeki koalisyonun askeri müdahalesinin başladığı 2015 yılından bu yana Riyad, Ensarullah ile olan siyasi anlaşmazlığı defalarca dini bir çatışmaya dönüştürmeye çalışmıştır. Önemli nokta şudur ki: Suudi Arabistan savaş meydanında ne kadar çok başarısızlıkla karşılaşmış ve ne kadar zayıf bir konuma düşmüşse, dini mezhepsel gerilimleri kışkırtma ve Haremeyn-i Şerifeyn’in konumunu istismar etme politikasına o kadar çok sığınmıştır.
Askeri baskı Riyad’ın siyasi hedeflerini gerçekleştiremediğinde; İslam dünyası kamuoyunda Ensarullah’ın itibarını zedeleme ve onu kutsallara yönelik bir tehdit olarak gösterme çabası, sahadaki başarısızlıkları telafi etmek için tamamlayıcı bir araca dönüşmüştür. Bu yaklaşım, çatışmaların yeni dalgasında tekrar şiddetlenmiş; Mekke ve Medine’nin hedef alındığına dair suçlamalar Suudi propagandasının ana eksenlerinden biri haline gelmiştir.
Son haftalarda Suudi yetkililer ve onların liderliğindeki koalisyon, Ensarullah’ın Mekke veya Medine’yi hedef alma niyetinde olduğunu birkaç kez iddia etti. Bu vakalardan birinde, 16 Eylül’de Suudi koalisyonu Ensarullah tarafından Mekke yönüne fırlatılan bir insansız hava aracını (İHA) engellediğini iddia etti. 21 Ekim’de ise koalisyon Medine semalarında İHA’ların engellendiğini duyurdu; Yemen Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Yahya Seri ise bu iddiayı reddederek Yemen güçlerinin ne Medine’yi hedef aldığını ne de o gün Suudi Arabistan’a karşı bir operasyon gerçekleştirdiğini vurguladı. Ensarullah ilk iddialardan itibaren Mekke ve diğer İslami kutsal mekânlara yönelik her türlü operasyonu reddetmiş ve bu suçlamaları Suudi Arabistan’ın propaganda savaşının bir parçası olarak değerlendirmiştir. Buna karşılık Suudi anlatısı, bağımsız ve kamuoyu tarafından değerlendirilebilir kanıtlar sunmadan, kutsalların hedef alındığı suçlamasını Ensarullah imajının ana ekseni haline getirmeye çalışmıştır.
Ensarullah’ın Mekke ve Medine hava sahası konusundaki tutumu da Riyad’ın propaganda anlatısıyla çelişmektedir. Yemen güçleri, Suudi Arabistan üzerindeki baskıyı artırıp ülke hava sahasının kullanımına sınırlamalar ilan ederken, Mekke ve Medine hava sahasını bu sınırlamalardan muaf tuttuklarını duyurdular. Bu duruş, Ensarullah’ın Suudi Arabistan’ın askeri ve ekonomik altyapısıyla mücadele etmek ile İslami kutsal mekânlara tecavüz etmek arasında belirgin bir fark gözettiğini açıkça göstermektedir. Buna rağmen Suudi yönetimi; Mekke ve Medine ile ilgili iddiaları tekrarlayarak bu ayrımı görmezden gelmeye ve Ensarullah’ın Suudi hedeflerine yönelik askeri operasyonlarını tüm İslam dünyasına yönelik bir tehdit şeklinde sunmaya çalışmaktadır. Bu tür bir algı operasyonunun amacı; Suudi Arabistan’ın savaşa taraf olan bir aktör konumundan çıkıp kutsalların savunucusu rolüne bürünmesini sağlamaktır —ki bu rol, dini duyguları kışkırtmak; hükümetleri, dini kurumları ve Müslüman kamuoyunu yanına çekmek için kullanılabilir.
Suudi Kıdemli Alimler Konseyi Genel Sekreterliği’nin (Kibârü’l-Ulema) yakın tarihli bildirisi de tam olarak bu çerçevede analiz edilmelidir. Bu konsey 21 Ekim’de Ensarullah’ı sivilleri ve sivil tesisleri hedef almakla, Mekke ve Medine’ye saldırmaya çalışmakla suçladı ve bu hareketin eylemlerini IŞİD ve El-Kaide’nin performansıyla eşdeğer tuttu. Devamında ise Müslümanlardan Ensarullah’a karşı tavır almalarını ve İslami kutsallara tecavüz olarak adlandırılan duruma karşı koymalarını istedi. Böyle bir bildiri sadece dini bir tutum belgesi değildir; aksine siyasi ve askeri bir çatışmayı inançsal bir hesaplaşmaya dönüştürme çabasıdır. Suudi Arabistan’daki resmi bir dini kurum Ensarullah’ı DEAŞ ve El-Kaide ile aynı kefeye koyup Müslümanlardan ona karşı durmalarını istediğinde, dini kapasitesini pratik olarak Suudi yönetiminin siyasi ve askeri hedeflerinin hizmetine sunmuş olmaktadır.
Bu yaklaşımın önemi, Taiz vilayetindeki gelişmeler dikkate alındığında mevcut koşullarda daha da artmaktadır. Taiz, İhvan-ı Müslimin’e (Müslüman Kardeşler) bağlı akımların önemli faaliyet merkezlerinden biri ve Yemen’deki Ehl-i Sünnet’in kültürel faaliyetlerinin ana odak noktalarındandır. Bu vilayetteki güç dengesinde yaşanacak herhangi bir değişim, sadece yerel coğrafyayla sınırlı askeri bir gelişme değildir; aksine Yemen’in diğer kısımlarındaki siyasi ve sosyal ilişkileri de etkileyebilir. Ensarullah’ın kabilelerle mutabakatı genişletmeye ve sahadaki dengeyi değiştirmeye çalıştığı bir ortamda, dini/mezhepsel ayrışmaların tırmandırılması, yerel toplumun bazı kesimlerinin San’a hükümetine yakınlaşmasını engellemek için bir araca dönüşebilir. Bu açıdan, Ensarullah’a karşı yürütülen dini propagandayı sahadaki gelişmelerden bağımsız değil, sosyal yarılmaları koruma ve Taiz’deki siyasi dengelerin değişmesini önleme çabasıyla bağlantılı olarak incelemek gerekir.
Son günlerde Suudi Kıdemli Alimler Konseyi’nin bildirisiyle eş zamanlı olarak, Ensarullah karşıtı akıma yakın medya organları Taiz vilayetinin bazı kısımlarında bazı dini ritüellerin değiştirildiğine dair raporlar yayımladılar. Bu raporlarda, ‘Hayye alâ hayri’l-amel’ ifadesinin Beni Ahmed bölgesindeki Dhi al-Balaş köyünde bulunan bir camide ilk kez ezanda okunduğu ve bu eylemin bölge sakinleri tarafından bazı camilerin boykot edilmesine yol açtığı iddia edildi.
Al Jazeera sunucusu ve Ensarullah karşıtı akımın tanınmış medya figürlerinden Ahmed eş-Şelfi de bu anlatıyı X platformunda paylaştı. Ancak bu iddiaların ayrıntıları diğer bağımsız kaynaklarca doğrulanmamıştır ve Ensarullah karşıtı medya tarafından yayımlanması, dini ritüellerin zorla değiştirildiği veya geniş çaplı yerel protestoların var olduğu iddiasını kanıtlamak için tek başına yeterli değildir.
Buradaki önemli husus, ‘Hayye alâ hayri’l-amel’ ifadesinin Zeydiyye dini geleneğinde tarihsel bir geçmişe sahip olması ve kullanılmasının kendi başına yeni bir ritüelin dayatılması veya İslam tarihinde emsalsiz bir eylem anlamına gelmemesidir. Olayın koşullarına dair net kanıtlar sunulmadan bu ifadenin halkın dini kimliğinin zorla değiştirilmesinin bir simgesine dönüştürülmesi, Ensarullah’ın farklı mezhepsel dokuya sahip bölgelerdeki varlığını bölge sakinlerinin kimliğine yönelik bir tehdit olarak tanıtmaya çalışan propaganda çerçevesine hizmet edebilir. Bu tür raporlardaki asıl mesele, ezanda bir ifadenin yer alması değil, bunun siyasi olarak nasıl istismar edildiği ve yerel anlaşmazlıkların Ensarullah ile Sünni toplum arasında kapsayıcı bir uçuruma dönüştürülme çabasıdır.
Bu raporların yayımlanmasının Suudi Kıdemli Alimler Konseyi’nin bildirisiyle aynı zamana denk gelmesi medya açısından anlamlıdır. Bir tarafta Suudi Arabistan’ın resmi dini kurumu Ensarullah’ı Mekke ve Medine’yi tehdit etmekle suçlayarak çatışmanın boyutunu İslami kutsallar seviyesine taşımaya çalışıyor; diğer tarafta bu harekete muhalif medya organları Taiz’deki ritüel değişikliklerine dair iddiaları öne çıkararak San’a hükümetinin kontrolündeki bölgelerde yaşayanların dini kimliklerinin tehdit altında olduğuna dair bir tablo çiziyor. Bu iki eksen, kaynak ve doğrudan içerik açısından aynı olmasa da ortak bir propaganda sonucunda birleşiyor: Ensarullah hakkında dini kaygılar yaratmak ve bu hareket ile yerel toplumun bazı kesimleri arasında mutabakat sağlanmasını zorlaştırmak. Sahadaki gelişmelerin kabilevi ve siyasi dengeleri değiştirme potansiyeli taşıdığı bir ortamda, bu kaygıların körüklenmesi mevcut uçurumları derinleştirme kapasitesine sahiptir.
Buna karşılık, San’a hükümetinin kontrolündeki bölgelerin yönetim tecrübesi, Yemen’deki sosyal ve dini ilişkilerin Ensarullah ile Ehl-i Sünnet arasındaki basit bir karşıtlığa indirgenemeyeceğini göstermektedir. Yemen toplumu dini, kabilevi ve kültürel bir çeşitliliğe sahiptir ve bu toplumun yönetilmesi farklı kesimlerle etkileşimi gerektirir. Yerel anlaşmazlıkların veya yönetici kurumların performansına yönelik eleştirilerin varlığı tamamen göz ardı edilemese de, doğrulanmamış iddiaların kapsayıcı bir dini politikanın kesin tablosuna dönüştürülmesi, sosyal gerçekleri anlamaya yardımcı olmaktan ziyade gerilimin tırmanmasına yol açabilir. Bu nedenle Taiz’deki dini ritüellerle ilgili ortaya atılan iddialar, bağımsız kanıtlar olmadan kanıtlanmış bir gerçek olarak kabul edilmek yerine, yayımlandıkları siyasi ve medya bağlamıyla birlikte incelenmelidir.
Sonuç olarak, Suudi Kıdemli Alimler Konseyi’nin bildirisi ve Ensarullah’a karşı dini içerikli yeni rapor dalgası, Riyad’ın sahadaki baskıların arttığı bir ortamda dini ve medya kapasitelerini harekete geçirme çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Suudi Arabistan içinde dinin toplumdaki geleneksel rolünü kastı olarak sınırlandıran bir yönetim, sınırlarının ötesinde siyasi rakiplerine karşı kamuoyunu kışkırtmak için kutsalları istismar etmeye devam etmektedir.
Ensarullah’ın suçlamaları reddetmesine ve bu iki şehrin hava sahasını ilan edilen kısıtlamalardan muaf tutmasına rağmen Mekke ve Medine ile ilgili iddiaların tekrarlanması, Riyad’ın Müslümanların dini hassasiyetlerini siyasi ve askeri başarısızlıklarının bir kısmını telafi etmek için kullanmaya çalıştığını göstermektedir. Taiz’de de dini ritüellere dair doğrulanmamış iddiaların öne çıkarılması, Ensarullah ile yerel toplumun bazı kesimleri arasında sosyal ve siyasi yakınlaşmayı önleme çabasına hizmet edebilir. Böyle bir ortamda Yemen toplumunun birliğini savunmak, siyasi anlaşmazlıkların dini çatışmaya dönüştürülmesine karşı durmayı ve savaş hedeflerini ilerletmek için kutsalların araçsallaştırılmasını ifşa etmeyi gerektirir.
not: bu analiz tasnimnews.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
