ABD’nin Stratejik Hesap Hatasının Bedeli: Hürmüz

Washington’ın İran’a saldırma hususundaki devasa hesap hatası; savaşın bedelini askeri cephede aşırı yüksek, ABD’nin ekonomik bilançosunda ise son derece düşük tahmin etmiş olmasıdır.

Washington’ın temel varsayımı, İran’a yönelik baskının sınırlandırılmış, kontrol edilebilir ve yönetilebilir bir çerçevede kalacağı yönünde olabilir. Ancak Hürmüz Boğazı anaforu, günümüzün derin entegrasyona sahip küresel ekonomisinde savaşın sadece füzelerin düştüğü yerde cereyan etmediğini kanıtlamıştır. Bu faturanın bir kısmı artık dizel fiyatlarında, gaz sözleşmelerinde, nakliye sigortalarında, Hazine tahvili piyasasında, Fed’in faiz oranlarında ve ABD’nin 40 trilyon dolarlık devasa borcunun finansman maliyetinde kendini göstermektedir.

Krizin anlık şiddeti günlük petrol fiyatlarıyla ölçülmektedir. Brent petrolün 95 dolarda kalması ya da 100 doları aşması meselenin yalnızca ilk katmanıdır; daha kritik gelişme piyasanın derinliklerinde yaşanmaktadır. Hürmüz şoku ham petrolün ötesine geçerek işlenmiş ürünlere ve gaza ulaşmış, taşıma ve üretim maliyetlerini artırmış; oradan da ABD’deki enflasyon ile “paranın fiyatına” sirayet etmiştir. Ham petrol piyasası halen bu şoku emebilecek araçlara sahiptir — Irak’tan ihracatın artırılması, sevkiyat rotalarının değiştirilmesi, diğer tedarikçilerin kapasiteleri ve talep esnekliği bu açığın bir kısmını telafi edebilir. Nitekim Hürmüz’deki deniz trafiğinin ağır darbe almasına rağmen Brent fiyatlarında aynı oranda bir patlama yaşanmamasının nedeni budur.

Ancak bu görece sakinlik yanıltıcı olabilir; zira krizin asıl geçiş noktası artık ham petrolden ziyade dizel ve jet yakıtı gibi rafine ürünlerdir. ABD’deki ortalama dizel fiyatının galon başına 5,82 dolara yükselerek çatışmanın başından bu yana yaklaşık %55 artış kaydetmesi ve dizel rafinasyon marjının (crack spread) varil başına 108 doların üzerine çıkması, sorunun sadece “varil eksikliği” olmadığını göstermektedir. Dizel; karayolu taşımacılığı, madencilik, tarım, ağır sanayi, soğuk hava zincirleri, inşaat ve imalat sektörlerinin doğrudan yakıtıdır. Dolayısıyla dizeldeki fiyat artışları ham petrole kıyasla üretim maliyetlerine ve tüketici fiyatlarına çok daha hızlı yansır. Trump, saldırı kararını alırken ABD’nin dünyanın en büyük petrol üreticisi konumuna güvenmiş olabilir; fakat stratejik basiretsizlik, tam da “petrole sahip olmak” ile “enerji şoklarına karşı bağışık olmak” arasındaki farkı göz ardı etmekte yatmaktadır.

Bir ülke bol miktarda ham petrole sahip olabilir; ancak uygun rafine ürüne, yeterli rafinaj kapasitesine, güvenli nakliye rotalarına veya tüketim noktasında yeterli stoklara sahip değilse, fiyat şokları karşısında kırılgan kalmaya mahkumdur.

Lojistik Riskler ve Piyasa Yapısı

Aynı mantık LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) piyasasında da açıkça görülmektedir. Katar ve BAE kaynaklı bazı sevkiyatların Hürmüz Boğazı dışındaki açık denizlerde gemiden gemiye (STS) aktarılması, operasyonel açıdan ihracatın devamı için bir çözüm gibi görünse de; ekonomi-politik açıdan krizin derinleştiğini kanıtlamaktadır. Küresel enerji ticaretinin en standart ve sermaye-yoğun tedarik zincirlerinden biri jeopolitik bir darboğazı aşmak için taşıma modelini değiştirmek zorunda kalıyorsa, risk artık sadece petrol grafiklerine yansımıyor, doğrudan ticaretin maliyet yapısına yerleşiyor demektir. İlave gemiler, pahalanan sigortalar, uzayan seyir süreleri, karmaşıklaşan operasyonlar, büyüyen ihtiyati stoklar ve yükselen hukuki riskler nihayetinde tüketiciye ya da yatırımcıya yansıtılmaktadır. Bu nedenle “sevkiyatın sürmesi” ile “ticaretin normale dönmesi” karıştırılmamalıdır. Hürmüz kağıt üzerinde açık olsa bile; el koyma, saldırı, ceza veya aşırı sigorta primi riski taşıyan bir boğaz, iktisadi açıdan normal bir rota değildir.

Saldırının stratejik hatası tam da bu noktada enerji alanından ABD para politikasına sıçramaktadır. Federal Rezerv (Fed) çözümü olmayan bir denklemle karşı karşıyadır: Faiz artırmak Hürmüz Boğazı’nı trafiğe açmaz ya da tek bir galon ilave dizel üretemez. Ancak enerji şoku enflasyon beklentilerini, ücretleri, hizmet ve mal fiyatlarını körüklüyorsa Merkez Bankası bunu görmezden de gelemez. Fed iki büyük tehlike arasında sıkışmıştır: İstihdam piyasası zayıflarken atılacak agresif bir adım ekonomiyi resesyona sürükleyebilir; fazla gecikmek ise enflasyonun katılaşarak kök salmasına yol açabilir. Böylece Trump’ın kararı, kaynağı parasal olmayan fakat sonuçları doğrudan parasal olan bir krizi Merkez Bankası’nın masasına koymuştur.

Para Politikası ve 40 Trilyon Dolarlık Borç Yükü

Yine de en kritik mesele sonraki Fed toplantısının sonucu değildir; derin nokta, Fed Yönetim Kurulu Üyesi Christopher Waller’ın ABD Hazine tahvillerindeki “güvenlik ve likidite priminin” azalmasına ilişkin tespitinde yatmaktadır. On yıllardır ABD hükümeti istisnai bir ayrıcalıktan faydalandı: Yatırımcılar; güvenlik, likidite ve doların statüsü nedeniyle Hazine tahvillerini daha düşük getiri oranlarıyla tutmaya razıydı. Eğer bu tarihsel indirim artık ortadan kalkıyorsa ve ekonominin nötr faiz oranı yapısal olarak yükseliyorsa, ABD Hürmüz şoku olmasa dahi sermaye çekebilmek için daha yüksek faiz ödemek zorundadır — Hürmüz bu baskının zamanlamasını ve şiddetini ağırlaştırmıştır.

Bu gelişme ABD Hazinesi için olabilecek en kötü anda gerçekleşmiştir: Federal borç 40 trilyon doları aşmış, bütçe açığı yüksek seyretmekte ve teknoloji devleri yapay zeka, veri merkezleri, çip ve enerji yatırımları için sermaye piyasalarında devasa birer rakip haline gelmektedir. Sonuç olarak ABD hükümeti artık sermaye piyasasında rakipsiz değildir; özel sektör devlerinin de peşinde koştuğu aynı dolarlar için yarışmak durumundadır. Bu çerçevede Hürmüz anaforu tehlikeli bir kısır döngü (feedback loop) yaratmaktadır: Paskı ve pahalı enerji enflasyonu katılaştırır; katı enflasyon faiz indirim alanını sınırlar; yüksek faiz borçlanma ve borç yenileme maliyetini artırır; yükselen faiz giderleri bütçe açığını derinleştirir; daha fazla bütçe açığı daha fazla tahvil ihracı gerektirir; daha fazla tahvil arzı ise alıcı bulabilmek için daha yüksek getiri talep eder.

Mesele ABD’nin iflasın eşiğinde olması değildir — böyle bir iddia abartılı ve analitik değerden yoksundur. Asıl kritik mesele, Washington’ın “harekat serbestisinin” (özgür hareket alanının) daralmasıdır. Büyük bir güç sadece kaynaklarının hacmiyle değil, bir sonraki krizde devreye sokabileceği atıl/serbest kaynakların miktarıyla ölçülür. ABD Stratejik Petrol Rezervleri’nin (SPR) durumu bu durumu somutlaştırmaktadır: Devasa salınımların ardından bu rezervler son kırk yılı aşkın sürenin en düşük seviyesine gerilemiştir. Yani Washington, bugünkü hatasının sonuçlarını dizginlemek adına yarının iktisadi mühimmatını tüketmektedir. Bu rezervlerin yeniden doldurulması da maliyetsiz değildir; Nitekim Venezuela’nın ağır ham petrolünün kullanımı üzerine yürütülen tartışmalar, petrolün kalitesi, rafinaj kapasitesi ve lojistik kısıtların acil durum rezervlerinden çekilen her varilin kolayca ikame edilmesine izin vermediğini göstermiştir.

Şüphesiz ABD halen üç ana kalkana sahiptir: Devasa yerli üretim, stratejik rezervler ve dünyanın en derin finans piyasaları. Bu üç kalkanın hiçbiri çökmüş değildir; ancak stratejik nokta, her üçünde de emniyet marjının daralmış olmasıdır. Kaya petrolü (shale), Orta Doğu’daki bir kesintiyi birkaç hafta içinde telafi edemez; acil durum rezervleri eskiye kıyasla çok daha kısıtlıdır; Hazine ise artık borçlanma maliyetlerinde aynı tarihsel indirimden tam yararlanamamaktadır. Trump’ın kararının gerçek maliyeti, petrol fiyatındaki birkaç dolarlık artışta değil, işte bu “emniyet marjının daralmasında” aranmalıdır.

Jeopolitik Risk Primi ve Sonuç

Bu açıdan bakıldığında, çatışmanın sona ermesi dahi iktisadi krizin bittiği anlamına gelmeyecektir. Piyasaların hafızası vardır: Nakliye şirketleri Hürmüz deneyiminin ardından daha yüksek risk primleri talep edecek; enerji şirketleri daha güvenli stok seviyeleri tutacak; alıcılar alternatif rotalar inşa edecek; tedarik zincirleri verimliliğin bir kısmını güvenlik uğruna feda edecek ve yatırımcılar jeopolitik riski üstlenmek için daha yüksek getiri isteyecektir.

Savaş dursa bile “savaş risk primi” enerji, ticaret ve sermaye fiyatlarının bünyesinde yer etmeye devam edebilir.

Trump’ın askeri bir operasyonu stratejik bir hataya dönüştüren basiretsizliği tam da buradadır. Bir operasyon imha edilen hedef sayısıyla ölçülebilir; ancak bir strateji nihai güç dengesiyle yargılanmalıdır. Eğer saldırının sonucu İran’a baskı yapmaya çalışırken eşzamanlı olarak enerjinin pahalanması, ABD enflasyonunun katı kalması, Fed’in manevra alanının daralması, Hazinenin daha yüksek faizle borçlanması, stratejik rezervlerin erimesi ve güç kullanmanın Washington için maliyetinin artması oluyorsa, başarı artık sadece harp sahası haritasıyla ölçülemez.

Bu krizdeki en önemli rakam belki 95 dolarlık petrol, 5,82 dolarlık dizel ve hatta 40 trilyon dolarlık borç değildir — en önemli husus bunların eşzamanlılığıdır. Dar bir boğaz; enerjideki aksamayı enflasyona, enflasyonu faiz oranlarına, faiz oranlarını borçlanma maliyetine ve borçlanma maliyetini de ABD dış politikasının kapasitesine bağlamıştır. Trump belki de İran’a saldırmanın ana faturayı Tahran’a keseceğini sanıyordu; ancak direniş güçlerinin şerefli duruşu ve İran İslam Cumhuriyeti liderliğinin cesur ve basiretli yönetimi, Hürmüz anaforunun bu faturanın bir kısmını Washington’a iade etmesini sağladı. Bu tablo uzadıkça, bir varil petrolün fiyatından ziyade paranın, borcun ve Amerikan gücünün fiyatına benzemeye devam edecektir.

Mehrdad Bezrpaş/Farsnews

not: bu analiz haber farsnews.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın