ABD’nin “azami baskı” politikası ilan edilen hedeflerine ulaşamadı ve şimdi nükleer müzakereler, yeniden KOEP’e (JCPOA) benzer bir anlaşmayı gündeme getirmiş durumda.
ABD Başkanı son aylarda defalarca, “İran’ın asla nükleer silah elde etmesine izin vermeyeceğiz” demiş ve Tahran’ın nükleer silah edinmeye yönelik tüm girişimlerinden tamamen vazgeçmediği sürece hiçbir anlaşmayı imzalamayacağını belirtmiştir.
İlk bakışta bu açıklamalar yeni görünmeyebilir. İran’ın nükleer silah sahibi olmasına karşı çıkmak, yıllardır ABD ve müttefiklerinin temel politikalarından biri olmuştur. Ancak bugün tartışma yaratan asıl konu bu tutumun kendisi değil, Trump’ın söylemleri ile politikaları arasındaki çelişkidir. Eleştirmenlere göre bu durum, Washington’un asıl meselesinin yalnızca İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olmadığını göstermektedir.
İran ise nükleer programının tamamen barışçıl amaçlar taşıdığını sürekli vurgulamaktadır. Tahran, hem Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) taraf olmasına hem de ülke liderliğinin nükleer silah üretimi ve bulundurulmasını yasaklayan fetvasına dikkat çekmektedir.
Buna rağmen, özellikle Trump döneminde olmak üzere çeşitli ABD yönetimleri İran’ın nükleer programına karşı sert ve düşmanca bir tutum benimsemiştir. Ancak Washington’un kaygısı yalnızca nükleer silah üretimi olsaydı, mevcut diplomatik çözümler bu kaygıyı gidermek için yeterli olmaz mıydı?
İran’ın Nükleer Doktrini
İran’ın nükleer programı İslam Cumhuriyeti döneminde başlamamıştır. Programın kökenleri, 1950’li yıllarda Şah dönemine kadar uzanmaktadır. O dönemde ABD, “Barış İçin Atom” programı kapsamında müttefik ülkelerde nükleer teknolojinin geliştirilmesini destekliyordu.
1967 yılında Washington, İran’a ilk aktif araştırma reaktörünü sağladı. Bu reaktör yüksek oranda zenginleştirilmiş yakıt kullanıyordu. Bir yıl sonra İran NPT’yi imzaladı ve 1970 yılında anlaşmaya resmen katıldı.
Başka bir ifadeyle, İran’ın nükleer faaliyetleri ABD’nin muhalefetiyle değil, doğrudan desteğiyle başlamıştır. Günümüzde bu tarihsel gerçek çoğu zaman göz ardı edilse de mevcut krizin anlaşılması açısından önemlidir.
1979 Devrimi sonrasında İran’ın nükleer programı yıllarca duraksadı. İran-Irak Savaşı da bu alandaki gelişmeleri ciddi biçimde engelledi. Ancak savaşın sona ermesinden sonra Tahran nükleer projelerini yeniden canlandırmaya karar verdi.
Bu süreç, 2000’li yılların başından itibaren önce Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA), ardından Batılı ülkelerin dikkatini çekmeye başladı.
KOEP: Tamamlanamamış Bir Anlaşma
Yıllar süren müzakerelerin ardından 2015 yılında İran ile dünya güçleri arasında “Kapsamlı Ortak Eylem Planı” (KOEP/JCPOA) olarak bilinen anlaşma imzalandı.
Anlaşma kapsamında İran, nükleer faaliyetlerine kapsamlı kısıtlamalar getirmeyi kabul etti. Zenginleştirilmiş uranyum stoklarının büyük bölümü ülke dışına çıkarıldı, zenginleştirme oranı %3,67 seviyesine düşürüldü ve İran’ın nükleer tesisleri uluslararası denetimlerin en sıkı sistemlerinden biri altına alındı.
Buna karşılık İran, kendi topraklarında uranyum zenginleştirme hakkını korudu ve uluslararası yaptırımların bir kısmı kaldırıldı.
O dönemde birçok gözlemci KOEP’i 21. yüzyılın en önemli diplomatik başarılarından biri olarak değerlendirdi. Anlaşmaya karşı olanlar bile, bunun İran’ın olası bir nükleer silah üretmesi için gereken süreyi önemli ölçüde uzattığını kabul ediyordu.
Ancak başından itibaren anlaşmaya sert şekilde karşı çıkan bir aktör vardı: İsrail.
İsrail hükümeti, anlaşmanın İran’ın potansiyel nükleer silah kapasitesini ortadan kaldırmadığını, sadece ertelediğini savunuyordu. Buna karşılık eleştirmenler, İran’ın NPT üyesi olmaya devam ettiğini ve UAEA denetimleri altında bulunduğunu, dolayısıyla olası bir sapmanın hızla tespit edilebileceğini hatırlatıyordu.
Trump Neden KOEP’ten Çekildi?
Trump bu anlaşmayı defalarca “ABD tarihindeki en kötü anlaşma” olarak nitelendirmişti. Ancak birçok analiste göre Trump’ın KOEP karşıtlığının temelinde anlaşmanın içeriğinden çok siyasi nedenler bulunuyordu.
Bir yandan KOEP, Barack Obama’nın dış politikadaki en önemli mirasıydı ve Trump göreve gelir gelmez önceki yönetimin başarılarını ortadan kaldırmaya çalıştı. Diğer yandan, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile yakın ilişkileri de bu yaklaşımın şekillenmesinde etkili oldu.
Netanyahu, ABD’nin anlaşmadan çekilmesinden yıllar önce ABD Kongresi’nde yaptığı ünlü konuşmada KOEP’i sert biçimde eleştirmiş ve anlaşmanın İran’ı durdurmak yerine ona daha fazla ekonomik kaynak sağlayacağını savunmuştu.
Bu atmosfer içinde Trump, 2018 yılında ABD’yi resmen KOEP’ten çekti ve İran’a karşı “azami baskı” politikasını başlattı. Bu politikanın amacı, İran’ı daha kapsamlı ve daha sert bir anlaşmayı kabul etmeye zorlamaktı.
Azami Baskı Politikasının Başarısızlığı
Trump yönetimi, benzeri görülmemiş ekonomik yaptırımlar ve siyasi baskılar yoluyla İran’ı geri adım atmaya zorlayacağını düşünüyordu. Ancak ortaya çıkan sonuçlar beklentilerden oldukça farklı oldu.
İran’daki siyasi sistem çökmedi. Aksine, İran’ın nükleer faaliyetleri daha da genişledi. Zenginleştirilmiş uranyum stokları arttı ve ülke, KOEP döneminde bulunmayan seviyelerde uranyum zenginleştirmeye başladı.
Bu nedenle bazı Batılı uzmanlar da azami baskı politikasını başarısız olarak değerlendirmektedir.
Yeni Müzakereler: Başlangıç Noktasına Dönüş mü?
Yıllar süren gerilim, askeri çatışmalar ve ekonomik baskıların ardından Washington ve Tahran yeniden müzakere masasına dönmüş durumda.
Yayımlanan bilgilere göre İran şu temel ilkelerde ısrar ediyor:
- Askeri ve ekonomik baskının sona erdirilmesi,
- Yaptırımların kademeli olarak kaldırılması,
- Dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması,
- İran’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirme hakkının korunması.
ABD ise İran’ın nükleer programı üzerinde uzun vadeli kısıtlamalar talep etmeye devam ediyor.
Ancak dikkat çekici olan nokta, müzakerelerden sızan ayrıntıların büyük ölçüde Trump’ın sekiz yıl önce iptal ettiği anlaşmaya benzemesidir.
Haberlere göre İran, ülke içinde zenginleştirme hakkından vazgeçmeye hazır değil. Tartışmalar daha çok zenginleştirme oranları, kısıtlamaların süresi ve uluslararası denetimlerin şekli üzerinde yoğunlaşıyor.
Bu bilgiler doğruysa, ortaya çıkacak nihai anlaşma KOEP’ten çok farklı olmayabilir; yani Trump’ın bir zamanlar Amerikan dış politikasının başarısızlığının sembolü olarak gördüğü anlaşmadan.
İsrail Faktörü
Müzakerelerin geleceğini etkileyen önemli unsurlardan biri de İsrail’in tutumudur.
Birçok gözlemci, İsrail’in İran ile ABD arasında gerilimin azalmasına yol açabilecek bir anlaşmanın oluşmasını engellemeye çalışacağını düşünüyor. Bu durum müzakerelerin önüne yeni engeller çıkarabilir ve kalıcı bir anlaşma ihtimalini azaltabilir.
Bir Başka Kısır Döngü
Asıl soru şu:
Washington ve Tahran, yıllardır süren kriz ve çatışma döngüsünden çıkabilecek mi?
Müzakerelerin mevcut gidişatı, yeni bir anlaşma sağlansa bile bunun 2015 tarihli KOEP’ten köklü biçimde farklı olmayacağını gösteriyor. Bir zamanlar krizin çözümü olarak sunulan, daha sonra terk edilen anlaşmanın birçok unsuru bugün yeniden müzakere masasına dönmüş durumda.
Metnin vardığı sonuca göre, ABD’nin anlaşmaya bağlı kalmaması ve Trump’ın KOEP’e yönelik yaklaşımı, sonunda tarafları yine benzer bir sonuca götürmüş görünmektedir.
