Londra Hürmüz Anlatısını Nasıl Mühendislikten Geçiriyor?

Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler —en önemli enerji nakil su yollarından biri olarak— küresel bir hassasiyetle takip edilirken, İngiltere hükümeti İran-ABD çatışmasının ön saflarında açıkça yer almadan, kurnazca ve kendi savunma yapısına bağlı bir kurum aracılığıyla bu stratejik güzergahın güvenlik anlatısını şekillendiren gizli bir aktör olmaya çalışmaktadır.

ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’nın açık olduğu ve Washington’ın bu stratejik yolun yönetimini ile güvenliğini sağlama sorumluluğunu üstlendiği yönündeki çarpıtılmış anlatıyı empoze etmekte ısrar ediyor. Trump bu iddiayı tekrarlayarak ve ABD’nin askeri varlığını sergileyerek bu su yolunun koşullarını normal ve kontrol altında göstermeye; böylece enerji piyasasındaki dalgalanmaları, gemilerin sigorta maliyetlerindeki artışı ve Washington müttefiklerinin üzerindeki baskının tırmanmasını azaltmaya çalışıyor.

Diğer tarafta kıyı ülkesi ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlayan ana güç konumundaki İran İslam Cumhuriyeti; bu güzergahın idaresinin bölge ülkelerinin coğrafyasından, egemenliğinden ve sorumluluğundan ayrı tutulamayacağını vurguluyor. Tahran, ABD saldırganlığının normal geçiş koşullarını bozduğunu ve bunun sonuçlarının sorumluluğunun Washington’a ait olduğunu bildirdi. İran’ın bakış açısına göre, askeri saldırıyla güvensizliğin kaynağı olan bir güç, aynı zamanda kendisini aynı su yolunun güvenlik hamisi olarak sunamaz.

Tahran ve Washington arasındaki çekişme yalnızca bir deniz yolunun açık veya kapalı olmasıyla ilgili değildir; mesele hakim anlatı üzerinedir. ABD, askeri saldırganlığını seyrüsefer serbestisi ve güvenliğini sağlama kılıfı altında yeniden tanımlamaya çalışırken, İran mevcut güvensizliğin bölge dışı bir gücün varlığının ve eylemlerinin doğrudan bir sonucu olduğunu vurgulamaktadır.

Bu karşıtlığın önemi, Hürmüz Boğazı’nın konumuyla doğrudan bağlantılıdır. Bu su yolu, dünyanın ihtiyaç duyduğu petrol ve sıvılaştırılmış gazın önemli bir kısmının geçiş noktasıdır ve buradaki her güvenlik gelişmesi enerji fiyatlarını, taşıma maliyetlerini, sigorta oranlarını ve birçok ülkenin ekonomik istikrarını etkileyebilir. Bu nedenle bu bölgede “açık”, “kapalı”, “güvenli” ve “güvensiz” gibi kelimeler yalnızca siyasi veya medyatik söylemler değil; nakliye şirketlerinin ve küresel piyasaların kararlarını doğrudan etkileyen faktörlerdir.

Ancak gerçek şu ki, siyasi açıklamalar tek başına boğazın güvenliğine dair nihai algıyı belirlemeye yetmez. Washington yolun açık olduğundan bahsedebilir; fakat gemiler geçişlerini azaltırsa, sigorta şirketleri savaş riski primlerini artırırsa ve denizcilik merkezleri yeni uyarılar yayımlarsa, ABD’nin iddiası piyasalar nezdinde pek bir inandırıcılık taşımayacaktır.

İşte İngiltere’nin daha az göze çarpan ama karmaşık olan rolü burada ortaya çıkmaktadır. Londra, Washington’ın aksine Hürmüz Boğazı’nın yönetimi konusunda sözlü bir çatışmaya resmi olarak girmedi ve İngiltere hükümeti bu yolun kontrolünün kendi elinde olduğunu da iddia etmedi. Dışarıdan bakıldığında bu ülke İran-ABD çekişmesinin kenarında duruyor ve seyrüsefer serbestisinin gerekliliğinden bahsediyor gibi görünse de, eş zamanlı olarak kendi savunma yapısına bağlı bir kurum aracılığıyla anlatının belirlenmesinde ve bölge güvenliğine dair küresel algının şekillenmesinde rol oynamaktadır.

İngiltere Deniz Ticareti Operasyonları Merkezi (UKMTO) tam da bu mekanizmanın bir parçasıdır. Bu merkez, İngiltere’nin savunma yapısına ve Kraliyet Donanması’na bağlıdır; ancak raporları genellikle teknik, kısa ve açık bir siyasi tutum içermeyen bir görünümle yayımlanır. İşte bu görünüm, askeri bağımlılığının daha az dikkat çekmesine ve uluslararası medyanın buranın uyarılarını uzman bir merceğin raporu olarak yeniden yayımlamasına neden olmaktadır.

İngiltere Deniz Ticareti Operasyonları Merkezi, ticari gemilerden gelen raporları toplar ve patlama, saldırı, el koyma, tanımlanamayan deniz araçlarının yaklaşması veya seyrüsefer sistemlerindeki aksamalar hakkında ilk bilgileri yayımlar. Bu uyarıların yayımlanması, çoğu durumda bir deniz olayının uluslararası haber döngüsüne girmesinin ilk aşamasıdır.

Asıl önemli olan sadece bu merkezin faaliyeti değil, İngiltere’nin perde arkasında onun için inşa ettiği konumdur. Medya, İngiltere Deniz Ticareti Operasyonları Merkezi’nin raporlarını hızla yeniden yayımlamak için yarışır, nakliye şirketleri uyarılarını takip eder ve bu kanaldan yayımlanan değerlendirmeler sigorta ve ekonomi hesaplamalarında dikkate alınır. Böylece Londra, kendisini resmi olarak çatışmanın bir tarafı olarak ilan etmeden, bölgenin güvenlik tablosunu şekillendirmede etkili olabilecek bir araca sahip olmaktadır.

İngiltere, ABD gibi boğazı yönettiğini açıklamamıştır; fakat savunma yapısına bağlı kurumunun tehdit seviyesi, olayın niteliği veya geçiş durumu hakkında bir rapor yayımlaması, bu değerlendirmenin uluslararası medyada yankı bulması ve piyasaların yargı temellerinden biri haline gelmesi için yeterlidir.

Görünürde İngiltere Deniz Ticareti Operasyonları Merkezi yalnızca alınan bilgileri yansıtmaktadır; ancak hiçbir bilgilendirme süreci seçimden ve yönlendirmeden bağımsız değildir. Hangi olayın ne zaman yayımlanacağı, tanımlamak için hangi kelimelerin kullanılacağı, ilk raporda hangi bilgilerin öne çıkarılacağı ve nelerin rapor döngüsünün dışında bırakılacağı, kriz hakkındaki nihai algıyı etkileyebilir.

Bu durum, İngiltere’nin ABD’nin ana müttefiklerinden biri olduğunu, Batı’nın bölgedeki askeri varlığını desteklediğini ve İran ile ilgili birçok dosyada Washington ile aynı hizada durduğunu göz önünde bulundurduğumuzda daha da önem kazanmaktadır. Bu nedenle, İngiltere Deniz Ticareti Operasyonları Merkezi’nin raporları, onu destekleyen siyasi ve güvenlik yapısından ayrı değerlendirilemez.

Londra bu çerçevede, Tahran ve Washington arasındaki çekişmeye doğrudan girmeden, iki tarafın hakkında tartıştığı göstergeleri etkileyebileceği bir konum elde etmiştir. ABD, Hürmüz’ün açık olduğunu iddia etmekte; İran ise Washington’ın güvensizlik yaratmadaki sorumluluğunu vurgulamaktadır; fakat medya ve piyasalar durumu değerlendirmek için İngiltere Donanması’na bağlı bir merkezden çıkan rapora başvurmaktadır.

Bu rolün net bir örneği, savaşın sona erdirilmesine ilişkin mutabakatın imzalanmasının ardından görüldü. İngiltere Deniz Ticareti Operasyonları Merkezi kanalıyla yayımlanan raporlarda güvenlik uyarı seviyesinin düşürülmesi, medyaya ve nakliye şirketlerine bölgedeki koşulların sakinleşme yolunda olduğu mesajını iletti. Başka bir deyle, İngiliz bir kurum, mutabakatın siyasi değerlendirmesine alenen girmeden, teknik bir göstergeyi değiştirerek onun geçerliliğine dair küresel algıyı etkiledi.

ABD saldırganlığının yeniden başlamasıyla birlikte aynı kanaldan güvenlik uyarılarının artması da Washington’ın durumun normal olduğuna dair iddiasının sahadaki gerçeklerle örtüşmediğini gösterdi. Bununla birlikte dikkate değer nokta, Hürmüz’ün güvenliğine ilişkin anlatıların pratik olarak doğrulanması veya reddedilmesinin bir kez daha İngiltere’nin elindeki bir kanal üzerinden gerçekleşmiş olmasıdır.

İşte Londra’nın bu gizemli ve daha az görülen rolü tam olarak budur. İngiltere, ne ABD konumunda boğazı yönetme iddiasının bedelini ödemekte ne de kendisini İran’ın doğrudan yanıtına maruz bırakmaktadır; ancak bir istihbarat ve denizcilik ağı aracılığıyla krizin anlaşılma biçimini etkileyebilecek bir konuma yerleşmiştir.

Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün (IMO) merkezinin Londra’da bulunması da bu konuma katkı sağlamıştır. Bu örgüt uluslararası ve İngiltere hükümetinden bağımsız bir kurum olarak kabul edilir; ancak Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün, büyük sigorta şirketlerinin, uzmanlaşmış denizcilik kurumlarının ve denizcilik medyasının Londra’da yoğunlaşması, bu şehri küresel denizcilik bilgilerinin üretildiği ve dağıtıldığı ana merkezlerden biri haline getirmiştir.

İngiltere bu kurumsal yoğunlaşmanın avantajına sahiptir ve açıkça müdahale etmeksizin ev sahipliği avantajını, iletişim ağını ve karar alıcı merkezlere erişimini kullanabilmektedir. Bu nüfuz her zaman İngiltere hükümetinin resmi bir açıklaması şeklinde ortaya çıkmaz; aksine medyanın ve piyasaların kararlarına dayanak oluşturduğu teknik raporların, güvenlik ve istihbarat değerlendirmelerinin dilinde görülür.

Bu durumun sonuçlarından biri, ABD saldırganlığının son dalgasında deniz araçlarına verilen hasarların kaydedilme biçimidir. İran deniz araçlarına ve altyapılarına verilen zarara rağmen, Uluslararası Denizcilik Örgütü’nde yayımlanan listelerin önemli bir kısmı diğer ülkelerin gemilerine ayrılmış, İran gemilerine verilen zararlar aynı ölçüde yansıtılmamıştır.

Bu fark, illa İran’ın kayıplarının daha az olduğu anlamına gelmez. Hasar gören deniz araçlarının bir kısmı balıkçı, hizmet, yerel veya askeri tekneler olabilir ve ticari gemilerin geleneksel kayıt çerçevelerine girmeyebilir. Ancak böyle bir yapıda, Batılı merkezlerce kabul gören kanallardan geçmeyen bir olay daha az görünür ve Batı’ya bağlı kurumlarca onaylanmayan bir anlatı uluslararası medyaya daha zor girer. Bu mekanizma, İngiltere ve müttefiklerine teknik ve tarafsız bir görünümü korurken anlatının ana çerçevesini ellerinde tutma imkanı sağlar.

İran’ın deniz olaylarını kaydetmek ve yayımlamak için kendi resmi merciini oluşturması gerekliliği tam da bu açıdan görülmelidir. İran; sahadaki varlığı, deniz hakimiyeti ve savunma kapasitesi bakımından bölgenin ana aktörüdür. Güçlendirilmesi gereken şey, sahadaki bu gerçeği belgelenmiş, düzenli ve uluslararası alanda sunulabilir bir anlatıya dönüştürmektir.

Batı’nın seçici anlatı inşasıyla mücadele etmek için, İran ve yabancı deniz araçlarına yönelik saldırılara, hasarlara ve tehditlere ilişkin raporları hızlı ve çok dilli bir şekilde yayımlayacak, deniz güvenliğini izleme ve bilgilendirmeye yönelik ulusal bir mekanizma kurulabilir. Bu mekanizma; Limanlar ve Denizcilik Örgütü, Dışişleri Bakanlığı, Silahlı Kuvvetler ve uzman kurumların katılımıyla faaliyet gösterebilir.

Böyle bir merkezin amacı İngiltere Deniz Ticareti Operasyonları Merkezi’ni taklit etmek veya İngiliz mekanizmalarına meşruiyet kazandırmak olmamalıdır. Görevi, Batı’nın bilgi tekelini kırmak ve İran’ın kayıplarının resmi olay anlatısından silinmesini önlemek olmalıdır. Saldırının zamanı ve yeri, deniz aracının türü, hasar miktarı, mürettebatın durumu ve görsel belgelere ilişkin bilgiler düzenli bir formatta yayımlanabilir, uluslararası kuruluşlara ve medyaya gönderilebilir.

Bu mekanizmanın kurulması, Batılı raporlardaki çelişkileri de ortaya çıkarabilir. ABD’nin İran’ın balıkçı, ticari deniz araçlarına ve sivil altyapılarına yönelik saldırıları kesin belgelerle kaydedildiğinde, Batılı ülkeler artık bir yandan seyrüsefer serbestisinden bahsederken diğer yandan müttefiklerinin saldırganlığından kaynaklanan hasarları bu kadar kolay görmezden gelemeyecektir.

Anlatı savaşlarında yalnızca iddialar birbiriyle yarışmaz. Haberi kaydeden, sınıflandıran ve piyasaya sunan yapılar da bu çatışmanın bir parçasıdır. Bu mekanizmayı etkisiz hale getirmek için İran, ABD saldırganlığının gerçekliğini ve bundan kaynaklanan hasarları belgelenmiş bir dille ve düzenli bir formatta uluslararası bilgilendirme döngüsüne sokmalıdır.

Aksi takdirde İngiltere, resmi olarak çatışmaya girmeden savunma yapısına bağlı bir kurum aracılığıyla Hürmüz’ün güvenlik anlatısının bir kısmını şekillendirmeye devam edecek ve bu sırada siyasi ile taraflı rolünü görünürde teknik olan bir dilin arkasına saklayacaktır.

Hadi Nadiri /tahririeh.com

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın