Rasthaber – İslam, insanın basiret sahibi ve
amelinin basiret üzere olmasını istemektedir. Bu adam (Hâce Rebi’) ise
basiretten yoksun birisidir. Çünkü Muaviye –ki zalim idi- ve Yezid –ki Muaviye’den
daha zalim idi- gibi şahısların döneminde uzleti ve boyun eğişi seçmiştir. Muaviye
Allah’ın diniyle oynayarak bozgunculuk yapıyor, Yezid ise İslam tarihindeki en korkunç
cürmü işliyor. O, Elçi’nin yüklendiği bütün meşakkatleri yok etmeye
çalışmıştır. Bu adam ise uzleti seçmiş, namaza yönelmiş, dilinden de Allah’ın
zikri dışında başka bir şey çıkmamıştır. İmam Hüseyin’in şehadeti hakkında da
bir kelime söylemiş, sonra da bu söylediği kelimenin dünya işleri olduğu
kanaatine vararak pişmanlık duymuştur. Yani İmam Hüseyin’i katletmelerinden
dolayı ümmeti “Peygamberi’nin kızının oğlunu öldüren bir ümmete yazıklar olsun”
sözleriyle kınadığından dolayı pişmanlık duymuştur. Keşke bu sözün yerine
“Subhanallah” veya “Elhamdülillah’ yahut “Yâ hayyu yâ kayyûm” veya
“Allah-u Ekber” ya da “Lâ havle velâ kuvvete illa billâh” gibi sözlerden
birisini söylemiş olsaydım diye iç geçirmiştir.
Bu yol İslamî öğretilerle
uyuşmamaktadır. “Cahil ya ifrata varır ya da tefrite düşer.” Kimileri de “Namaz dinin
direğidir.” ifadesinin İslam’ın öğretileriyle uyum göstermediğini
düşünebilir. İslam, toplumsal meselelere her şeyden daha çok önem verir. “Allah
adaleti ve iyilikte bulunmayı emreder.” 1
“Andolsun biz peygamberlerimizi
açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için
beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.” 2
“Siz, insanların iyiliği için
ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder.”
3
İslam, amel ve aktivite dinidir.
O, bu tür önemli meseleleri üstlenen yüce bir dindir. Nasıl olur da böyle bir
ibadete bu derece önem verebilir? Bu mümkün değildir. Öyleyse ibadet İslam
şeriatında büyük bir önemi haiz değildir. Önemli olan ahlakî öğretiler ve
toplumsal şeylerdir. İbadet meselesi, yerine getirmesi gereken önemli bir işi
olmayan başıboş avare insanların işlerindendir. Onlar namaz ve ibadet gibi
şeylerle meşgul olmalıdırlar. Ama önemli işleri yerine getirme görevini
üstlenenlerin ibadete önem vermeleri için herhangi bir gerekçe bulunmamaktadır!
Bu tür bir düşünce yanılgı olmasının ötesinde büyük bir tehlikeyi de
içermektedir. İslam’ı olduğu gibi tanımak gerekir. Ben toplumuzda böyle bir
hastalığın varlığını hissettiğimden dolayı bu sözleri söylemek zorunda
hissediyorum. Üzücüdür ki, toplumumuzda İslam’a sımsıkı sarılanlar (tabii bütününü
kastetmiyoruz) iki gruba ayrılmaktadırlar. Bir bölümü Rebi’ b. Heysem gibi bir
düşünce tarzına sahip olanlardır. Bunların nezdinde İslam dini zikir, dua,
nafile ibadetler, Ziyaret-i Âşûrâ, ziyarette bulunmak gibi şeylerden ibarettir.
Bunlara göre, İslam’ın bütünü Mefâtîhu’l-Cinân adlı eserde
özetlenmiştir. Bu kitaptan başka bir şey yoktur. Onlara göre, İslam’ın ne bu
hayatta ne bu âlemde ne de toplumsal işlerde bir payı vardır. Ne rükünleri, ne
asılları ne de eğitsel ilkeleri söz konusudur. Aksine onlar için esasında
yukarıda saydıklarımızdan başka bir şey yoktur. Bu grubun gevşek ve rahat
tutumunun neticesi olarak, toplumsal meseleleri üstlenen ve onlarla ilgilenen
çok katı bir grup belirmiştir. Bu grup bu tür meselelere yoğunlaşmıştır. Bu
grubun bireylerinin diğerlerinden daha kıymetli olduğu anlaşılıyor. Ancak
bunların bir bölümünün fizikî şartlara sahip oldukları halde hacca
gitmediklerini mülahaza ettim.
Bu grup da İslam’a sımsıkı
sarılmış olup ve bu konuda hırslıdırlar. Ancak görebildiğimiz kadarıyla
bunların bir bölümü ne hacca ne namaza ne taklidin vâcibliğine ne de taklidin makul
bir şey olduğuna önem vermektedirler. Taklidle ne kastedilmektedir? Taklid, namaz
ve oruç gibi bir takım konularda kişinin hükümler istinbat etmesidir. Yani
kendisinin hükümleri istinbat edecek seviyeye gelecek kadar derinleşmesidir. Yahut
da ihtiyata uygun hareket etmesidir. İhtiyata uygun hareket etmek de oldukça
zordur. Ama âlim, uzman, adil ve bütün şartları taşıyan birisini taklid etmek, uzman
bir doktora müracaat etmek gibidir. Müracaat edilen doktor veya müctehid artık
kişisel reyine dayanarak tasarrufta bulunur.
İnsanın taklidsiz yaşayabilmesi
mümkün değildir. Taklidsiz yaşadığı müddetçe meşakkatler gittikçe artar. Yahut da
orucuna önem vermeyen bazı kimselerle karşılaşabilirsin. Seferîlikten dolayı
kaza etmeleri gereken oruçlarını yerine getirmezler. Bu grup da ilk grup
gibi, kendilerini kâmil Müslüman olarak görür. Ne bunlar ne de berikiler olgun Müslüman’dır.
İslam’da “Kitabın bir bölümüne iman ederiz, bir bölümünü de inkâr ederiz”
türünde bir bakış açısı caiz değildir. İnsanların İslam’ın ibadet boyutuna
tutunup ahlakî veya toplumsal boyutu ya da iyiliği emretme ve kötülüğü nehyetme
görevini ihmal etmeleri caiz değildir. Aynı şekilde iyiliği emretme ve kötülüğü
nehyetme görevine sarılıp ibadet boyutunu ihmal etmeleri de caiz
değildir.
Kur’an-ı Kerim’i mülahaza ediniz.
“Namazı ikamet ediniz.” dedikten sonra “Zekâtı veriniz.” diyor.
Namazı kılmak ve ardından da zekâtı vermek emredildiğine göre; namaz kul ile
Rab, zekâtsa kişi ile diğer insanlar arasındaki ilişkiyi vurgular. Müslüman’ın,
kendisiyle toplum arasındaki sabit bağı koruması gerektiği gibi, kendisiyle
Rabbi arasındaki sabit bağı da koruması gerekmektedir. İslam toplumunu
ibadetsiz, zikirsiz, münacatsız, huzur-u kalpsiz, namazsız ve oruçsuz tasavvur etmek mümkün değildir.
İnsanın kendisi böyle bir toplumda sağlıklı ve huzurlu olamaz. Diğer bir
açıdan, kelimenin tam anlamıyla sağlıklı ve huzurlu bir toplumun yok olması
yahut emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker görevlerinin ortadan kalkması
halinde de kişinin âbid olması mümkün değildir. Toplumsal bağların, karşılıklı
duyguların ve toplumun bireyleri arasındaki merhamet ilişkilerinin ortadan
kalkması durumunda da aynı durum söz konusudur.
İbadetle Toplum Arasındaki Bağ I
——————————————–
1- Nahl Sûresi, 90.
2- Hadid Sûresi, 25.
3- Âl-i İmran Sûresi, 110.
