Amerikan düşünce kuruluşu Stimson Center’da yayımlanan dikkat çekici analizde, ABD’nin Kızıldeniz’de Ensarullaha karşı yürüttüğü operasyonların İran açısından önemli dersler içerdiği belirtilirken, İran’da “rejim değişikliği” beklentisiyle ABD ve İsrail müdahalesine umut bağlayan kesimlerin mevcut tabloyu yanlış değerlendirdiği savunuldu.
Tabnak’ın aktardığı analizde, ABD’nin Lübnan’dan Libya’ya kadar uzanan müdahalelerinde tekrar eden bir modele dikkat çekildi. Buna göre Washington, başlangıçta büyük hedeflerle giriştiği operasyonları zaman içinde daha sınırlı taleplerle sonlandırıyor ve çoğu kez ilk hedeflerinden geri adım atıyor.
Analizde, Trump yönetiminin Ensarullaha karşı başlattığı “Rough Rider Operasyonu” örnek gösterildi. Operasyonun temel amacı Kızıldeniz’de “seyir özgürlüğünü yeniden sağlamak” ve Husilerin ticari gemilere yönelik saldırılarını sona erdirmekti. Ancak operasyonun sonunda ulaşılan noktanın yalnızca Amerikan gemilerine saldırılmaması yönünde sınırlı bir güvence olduğu vurgulandı.
Yazıda, ABD’nin başlangıçta geniş kapsamlı hedeflerle yola çıkmasına rağmen zamanla hedeflerini küçülttüğü ve benzer bir durumun bugün Hürmüz Boğazı konusunda da yaşandığı ifade edildi. Analize göre İran, Washington’ın Kızıldeniz’de yaptığı hatalardan ders çıkarıp çıkarmadığını test ediyor.
Makalenin dikkat çeken bölümlerinden birinde, Ensarullahın ateşkesin birinci yılında bunu “Amerikan hegemonyasının yenilgisi” olarak kutladığı aktarıldı. Ensarullah medyasında ABD uçak gemilerinin “rekor hızla savaş alanından kaçtığı” yönünde propagandalar yapıldığı, İran destekli “direniş ekseni” çevrelerinin ise bunu stratejik başarı olarak sunduğu belirtildi.
Analizde, ABD’nin müdahalesinin aslında kendi yarattığı tehdidi yönetme çabasına dönüştüğü savunuldu. Yazıya göre Washington, Ensarullahı doğrudan tehdit olarak tanımladı, yaklaşık iki ay boyunca Yemen’i bombaladı ve sonunda yalnızca Amerikan hedeflerine saldırılmaması üzerine kurulu bir ateşkesle geri çekildi.
Trump’ın ateşkesten hemen sonra yaptığı açıklamalara da dikkat çekilen analizde, ABD Başkanı’nın Ensarullah için “olağanüstü cezaya dayanma kapasitesine sahipler” ve “orada büyük cesaret var” ifadelerini kullanmasının, Washington’ın geri adım attığı yönündeki algıyı güçlendirdiği belirtildi.
Bununla birlikte yazıda, Ensarullahın ağır darbeler almasına rağmen tamamen çökmediği ve örgütün caydırıcılık algısını koruduğu ifade edildi. Özellikle İsrail’in 2026 başında İran’a yönelik operasyonları başladığında, güvenlik çevrelerinde asıl sorunun “Ensarullahın yeniden Kızıldeniz’e dönüp dönmeyeceği” olduğu vurgulandı.
Analize göre Ensarullah son bir yılda ciddi biçimde zayıfladı ancak bunun temel nedeni doğrudan Amerikan operasyonları değil; İsrail’in Hudeyde ve Ras İsa limanlarına düzenlediği hava saldırıları ile ağırlaşan yaptırımlar oldu. Buna rağmen, Ensarullahın zayıflığını siyasi sonuca dönüştürebilecek bir uluslararası veya bölgesel mekanizmanın oluşmadığı ifade edildi.
Yazıda daha sonra dikkatler Hürmüz Boğazı’na çevrildi. Analizde, İran’ın savaşın ilk aşamalarında ağır darbeler aldığı, üst düzey askeri isimlerin ve İran lideri Ali Hamaney’in hayatını kaybettiği iddialarına rağmen sistemin ayakta kaldığı öne sürüldü. İran’ın buna rağmen Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısını sürdürdüğü ve mayınlama ile seçici geçiş politikaları uyguladığı belirtildi.
Makaleye göre İran Parlamentosu’nun Nisan ayında gemiler için 2 milyon dolarlık geçiş ücreti öngören düzenlemeyi kabul etmesi ve “Fars Körfezi Hürmüz Boğazı Kurumu”nun kurulması, Tahran’ın boğaz üzerindeki kontrolünü kurumsallaştırma çabası olarak değerlendiriliyor.
Analizde, ABD’nin başlangıçta İran’ın nükleer faaliyetlerini durdurmayı hedeflediği ancak zamanla önceliğin Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına kaydığı ifade edildi. Bu durumun da Kızıldeniz’deki “başlangıç hedeflerinden geri çekilme” modeline benzediği savunuldu.
“Özgürlük Projesi” adı verilen deniz eskort operasyonunun da yalnızca 48 saat içinde askıya alındığına dikkat çekilen yazıda, Suudi Arabistan’ın hava sahası ve üslerini kullandırmayı reddetmesinin bu süreçte etkili olduğu belirtildi.
Stimson analizinin en dikkat çekici değerlendirmelerinden biri ise İran’daki “rejim değişikliği” beklentisine ilişkin oldu. Yazıda, ABD ve İsrail müdahalesiyle mevcut İran yönetiminin çökeceğini düşünen muhalif çevrelerin tabloyu yanlış okuduğu savunuldu.
Analize göre, İran sistemi; dağıtılmış ekonomik ağlar, vekil güç ilişkileri, paralel kurumlar ve ideolojik yapı sayesinde üst düzey kayıpları absorbe edebilecek şekilde tasarlandı. Ensarullahın örneğinde olduğu gibi, lider kadroların kaybının sistemin tamamen çökmesine yol açmadığı vurgulandı.
Makalenin sonunda, ABD müdahalelerinin çoğu zaman “sınırlı bir ateşkes, zafer ilanı ve başlangıca kıyasla daha da sertleşmiş bir yapı” ile sonuçlandığı ifade edildi. İran’ın siyasi ve ideolojik sisteminin de tam olarak bu tür baskılara dayanacak şekilde kurulduğu belirtilirken, Washington’ın Kızıldeniz’deki deneyimden gerekli dersleri çıkarıp çıkarmadığının belirsiz olduğu kaydedildi.
Analiz, “Güç kullanımı, bu sistemlerin en kritik noktalarına nüfuz edemiyor” değerlendirmesiyle sona erdi.
