Rasthaber – “Allah’ın kendine özgü ulûhiyeti” diye ifade edilen,
kulluğun sadece Allah karşısında ve Allah için olması gerektiğini kabul ve
itiraf etmek, İslam’ın ve bütün ilahi dinlerin en önemli fikri ve ameli
ilkelerinden biridir. Yani ilah (ma’bud / ibadet edilen) yegâne zat Allah
olmalı ve Allah’tan başka hiç kimseye ibadet ve kulluk edilmemelidir. (Ama ne
yazık ki) Bir grup insan sürekli bu gerçeği doğru olarak algılamamış, bundan
yanlış ve sınırlı sonuçlar elde etmiş ve bu yüzden de bilmeden Allah’tan
başkasının kulluğuna duçar olmuştur. Onlar
“Allah’a ibadet” gerçeğinin sadece Allah’ı takdis etmek ve O’na yakarmak
anlamında olduğunu zannetmiş ve sadece Allah’a namaz kılıp yakardıkları için de
Allah’tan başkasına “ibadet” etmedikleri konusunda emin olmuşlardır. Kur’an ve
hadis terminolojisindeki ibadetin geniş anlamını bilmek, bu düşüncenin
temelsizliğini kendiliğinden açığa çıkarmaktadır. Kur’an ve hadis
terminolojisinde ibadet; her makam ve güç tarafından insana sunulup yüklenilen
her türlü emir, kanun ve sistem karşısında tam bir itaat ve teslimiyet içinde
olmayı ifade etmektedir.
Bu itaat ve teslimiyet ister takdis ve yakarış
hissiyle olsun veya olmasın hiç fark etmez.
Bu esas üzere ilahi olmayan herhangi bir kudretin
emir, kanun ve sistemlerini isteyerek ve teslimiyet içinde kabul edenler, o
sistemlerin ve sistem sahiplerinin kulları konumuna düşer. Bu durumda ilahi
kanunlar için de bir yer ayırır, ferdi ve toplumsal hayatının bir bölümünde
Allah’ın emir ve kanunlarıyla amel ederse, müşrik (Allah ile birlikte başka
birinde de ibadet eden kimse) olur. Bu bölümü ve alanı Allah’a özgü kılmazsa bu
durumda da kafir (Allah’ın varlığının nurlu ve görünür gerçeğini görmezlikten
gelen, inanç veya amel açısından inkar eden kimse) sayılır.
Bu İslami bilinç sayesinde “la ilahe illallah”[1] (Allah’tan başka ilah yoktur.)
kelimesini davetlerinin ilk ilkesi kılan ilahi dinlerin ne dediğini, ne
istediğini, ne ve kimle karşı karşıya olduğunu kolayca anlamak mümkündür.
Bu gerçek –ibadet anlamının gerçeği- İslami kaynaklar
olan Kur’an ve hadislerde düşünen ve akıl sahipleri için hiçbir şüphe
bırakmayacak ölçüde açık ve mütevatirdir. Örnek olarak bu konu ile ilgili
Kur’an’dan iki ayet ile İmam Sadık’tan (a.s) bir hadis nakletmekle yetiniyoruz:
اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve
Meryem oğlu Mesih’i Rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek ilahtan başkasına
kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka ilah yoktur. Allah, koştukları
eşlerden münezzehtir.” [2]
وَالَّذِينَ
اجْتَنَبُوا
الطَّاغُوتَ
أَن
يَعْبُدُوهَا
وَأَنَابُوا
إِلَى
اللَّهِ
لَهُمُ
الْبُشْرَى
“Şeytana ve putlara
kulluk etmekten kaçınıp, sadece Allah’a yönelenlere müjde vardır.” [3]
Ebu Basir, İmam Sadık’tan (a.s) (zamanındaki gerçek
Şiilere hitaben) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
انتم
هم،
و
من
اطاع
جبارا
فقد
عبده
“Tağuta itaatten
kaçınanlar sizlersiniz. Her kim zalime itaat ederse ona ibadet etmiş olur.”[4]
وإِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ
“Ve sadece senden yardım
dileriz.”
Allahım! Senin düşmanlarından ve uluhiyet iddiasında
bulunanlardan hiçbir yardım beklentisi içinde değiliz. Onlar Allah’ın
uluhuyetini kabul etmedikleri için Allah’ın kullarına ve Allah yolunun
yolcularına da yardım etmezler. Allah’ın yolu, Allah peygamberlerinin yoludur.
Bu yol hak, adalet, kardeşlik, tüm insan bireyleri arasında dayanışma, birlikte
yaşamak, insana değer vermek; ayrıcalıkları, zulümleri ve haksızlıkları ortadan
kaldırmak üzere kurulu bir yoldur. Utanç dolu hayatlarını ve gaspa dayalı bütün
imkanlarını tüm asil değerleri yok etmek üzere kuran Allah düşmanları ve
uluhiyet iddiasında bulunan kimseler, Allah’ın kullarına nasıl yardım edebilir
ki? Onlar Allah’ın kullarına karşı bitmek bilmeyen bir savaş ve amansız bir
düşmanlık içindedirler. O halde sadece Allah’tan yardım dileriz. Bizlerde karar
kıldığı irade ve akıl gücünden, hayatta kalmak ve yaşamak için bizlere verdiği
araçlardan ve tanındıkları taktirde düşünce ve amelin çözümü olabilecek tarihi
ve tabii kanun ve sünnetlerden, güçlü orduları olan ve insanlığa hizmet eden
tüm kudret araçlarından yardım dileriz.
اهدِنَــــا
الصِّرَاطَ
المُستَقِيمَ
“Bizleri
doğru yola hidayet et.”
Eğer insanın
hidayetten daha üstün ve hayati bir ihtiyacı olsaydı şüphesiz bu ihtiyaç
Kur’an’ın başlangıcı olan ve namazın en önemli bölümü sayılan Hamd suresinde
dua diliyle zikredilir ve Allah’tan bu konu ile ilgili olarak yardım dilenirdi.
Akıl ve tecrübe,
ilahi hidayet vesilesiyle doğru, faydalı ve sorunları halledici bir mecrada yer
alır ve bu akıl ve tecrübe hidayetten mahrumiyet sebebiyle de, eşkıyanın elinde
bir kandil veya delinin elinde bir kılıç haline dönüşür.
Doğru yol o fıtri
programın kendisidir. Bu program insanın doğal imkanları, eksiklikleri ve
ihtiyaçlarını doğru bir şekilde temin etmesi esasınca göz önünde
bulundurmuştur. Bu yol Allah’ın peygamberlerinin insanların yüzüne açtığı ve
kendilerinin de ilk yolcusu ve öncüsü oldukları bir yoldur. İnsan bu yola
koyulduğu taktirde düz yatakta akan bir su gibi, kendi kendine hiç bir güç ve
kudret gösterisi olmaksızın insanlığın sınırsız yüceliş deryasından ibaret olan
baş hedefine doğru yol alır. Bu program eğer insanların hayatında “toplumsal
bir düzen” olarak yer alır ve hayata geçirilirse kendileri için refah,
emniyet, özgürlük, yardımlaşma, karşılıklı sorumluluk, sevgi ve kardeşlik
armağan eder ve insanlığın eskiden beri süre gelen tüm mutsuzluklarına son
verir.
Lakin bu yol ve
bu program nedir? Bu karmaşık pazarda herkes bir iddiada bulunmakta ve her
grup, diğer grupları hatalı kabul etmektedir. Dolayısıyla bu kısa girişe uygun
bir işaretle, ilk önce Kur’an açısından bu doğru yolun açıkça ortaya konması
gerekir.
صِرَاطَ
الَّذِينَ
أَنعَمتَ
عَلَيهِمْ
“Kendilerine
nimet verdiklerinin yoluna”
Allah’ın nimetine
mazhar olanlar ve kendilerine ilahi nimet verilenler kimlerdir? Hiç şüphesiz
nimetten maksat en seçkin sahiplerinin sürekli olarak Allah ve insanlık
düşmanlarının en yırtıcısı olduğu maddi mal, makam ve güç değildir. Maksat bu
hiçbir değer ifade etmeyen oyuncaklardan, çok daha yüce bir nimettir. Nimet
Allah’ın lütüf, inayet ve hidayetidir. Kendi gerçek değerini tanımak ve kendini
yeniden bulmak nimetidir.
Kur’an’ın bir
başka yerinde bu nimete mazhar olanlar tanıtılmış ve şöyle buyurulmuştur:
وَمَن
يُطِعِ
اللّهَ
وَالرَّسُولَ
فَأُوْلَـئِكَ
مَعَ
الَّذِينَ
أَنْعَمَ
اللّهُ
عَلَيْهِم
مِّنَ
النَّبِيِّينَ
وَالصِّدِّيقِينَ
وَالشُّهَدَاء
وَالصَّالِحِينَ
وَحَسُنَ
أُولَـئِكَ
رَفِيقًا
“Kim Allah’a ve
Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetine eriştirdiği
peygamberlerle, dosdoğru olanlar[5], şehitler ve iyilerle berâberdirler. Onlar ne iyi
arkadaştırlar!”[6]
O halde namaz
kılan kimse bu cümlesiyle Allah’tan kendisini peygamberler, doğrular, şehitler
ve salihlerin yoluna hidayet etmesini dilemektedir. Bu yol tarihte açık bir
şekilde yer almış bir çizgi ve hedefi belli, yolcuları meşhur ve malum apaçık
bir yoldur.
Bu yolun
karşısında da belli ve yolcuları tanınmış bir başka yol vardır. Namaz kılan
insan o yol ve yolcularını hatırlamakla o yola ayak basmamak ve o yöne
sürüklenmemek hususunda kendisini uyarmakta ve bunu önceki duasının ardından
şöyle beyan etmektedir:
غَيرِ
المَغضُوبِ
عَلَيهِمْ
“Gazaba uğramışların yoluna değil”
Kimler Allah’ın
gazabına uğramıştır? Bunlar Allah yolunun tam karşısında başka bir yola ayak
basan; habersiz, iradesiz ve zayıf yapılı halk yığınlarını veya bilgili ama eli
bağlı ve esir kimseleri kendisiyle beraber o yola sürükleyen kimselerdir. Tarih
boyunca insanların işlerini zorbalık ve zulümle veya hile ve aldatışla elinde
bulunduran ve onları iradesiz, kukla ve mustaz’af varlıklar haline getiren
kimselerdir.
İnsanları
ahmaklaştırarak ve zorlayarak aşağılık ve rezilce işretlerini temin eden
kimselerdir. Başka bir tabirle Allah’ın gazabına uğramış olanlar, batıl yolu
cehalet ve habersizliği sebebiyle değil; inat, bencillik ve zorbalık yoluyla
kat edelerdir.
Tarih gerçeğinde
sürekli olarak bu grubu, dini hedeflerin varlık felsefelerine iptal çizgisi
çizdiği ve ilk muhalefet adımını kendilerine doğru attığı dünyevi güç sahipleri
ve üst sınıftan kimseler teşkil etmiştir. Bu iki grup -hidayete erenler ve
gazaba uğramışlar- dışında yolları sonuç olarak gazaba uğramışların yoluna
varan[7] üçüncü bir grup daha vardır. Sonraki
cümlede halkın bu grubuna işaret etmektedir:
وَلاَ
الضَّالِّينَ
Bunlar da
bilgisizlik ve bilinçsizlikle ve saptırıcı önderlere uyarak Allah’ın yolundan
ve hakikatten ayrı bir yola koyulanlardır. Oysa doğru yolda olduklarını
zannetmektedirler. Aslında onlar tehlikeli bir yola sapmışlar ve acı bir sona
doğru yürümektedirler.
Bu grubu da
tarihte açıkça görmek mümkündür. Cahiliye sistemlerinde gözleri kapalı ve
başları önünde önderlerinin istek ve iradelerinin peşice gitmişler ve onların
lehine hak ve adalet davetçileri ile Allah’ın dininin elçilerini hatalı kabul
etmişlerdir. Hatta bazen onların karşısında durmuşlar ve bir an olsun bu
akılsızca tutumlarını gözden geçirmeyi bile düşünmemişlerdir.
Bu tutumu
akılsızca nitelendirmemizin sebebi ise bu işin tümüyle üst sınıfın lehine ve bu
sapmışların zararına olduğu sebebiyledir.
Tam tersine
gazaba uğramışların varlık ve haysiyetini kökünden kazıyan peygamberlerin
daveti, tabiatı gereği mahrum, mustaz’af ve bu cümleden ahmaklaştırılmış
sapıkların lehine ve yararınadır. Namaz kılan kimse bu iki metodu (gazaba
uğramışların ve sapıkların metodunu) kendi kendisine hatırlamakla, kat etmesi
gereken yol ve peygamberlerin kurtarıcı feryadı karşısında takınması gereken
tutuma oranla oldukça hassas dikkatli ve gözetici bir halete bürünür. Ardından
eğer hayat metodunda herhangi bir gelişim ve ilerleme görecek olursa, yeniden
bu büyük nimetin şükranı olarak Allah’ı şükreder ve ona hamd ederek şöyle der:
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Hamd Alemlerin
Rabbi Olan Allah’a mahsustur.”[8]
Böylece namazın
büyük bir bölümünü bitirmiş olur. Bu söylediklerimiz Kur’an’ın girişi
mesabesindedir. (Fatihat’ul Kitap)
Kur’an’ın
girişi/önsözü, diğer her kitabın önsözü gibi bu kitabın bilgi ve ilim
mecmuasının tümel programının bir göstergesidir. Aynı şekilde namaz
İslam’ın küçük ve özet bir portresi ve kısacası, sözü edilen İslam
ideolojisinin bir çok seçkin nokta ve hususiyetlerinin göstergesidir. Fatihat’ul
Kitap da Kur’an bilgilerinin asıl çizgisinin ve seçkin
noktalarının fihristi konumundadır ve çok önemli kılavuzluklarının özetini
içermektedir. Tüm varlıklar ve alemler birbiriyle bağlantısı bulunan tek bir
birim şeklindedir ve tümüyle alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.
Her şey ve herkes
Allah’ın sevgi ve bağışına mazhardır. Müminler ise Allah’ın özel ve lütuf ve
rahmetine hak kazanmışlardır:
الرَّحْمـنِ
الرَّحِيمِ
“O rahman ve
Rahimdir.”
İnsanın hayatı bu
dünyadan sonra da, olduğu gibi devam eder ve sürüp gider. O alemde de mutlak
hakimiyet şüphesiz Allah’a aittir:
مَـلِكِ
يَوْمِ
الدِّينِ
“O din Gününün
sahibidir.”
İnsan, Allah’tan
gayrisine ibadetten kurtulmalı ve Allah’ın tedbiri sayesinde insani özellikler
ve insanlık yolunda özgürce ve kendi iradesiyle yaşamalıdır.
إِيَّاكَ
نَعْبُدُ
وإِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ
“Sadece sana
ibadet ederiz.”
Hayatın doğru
yolunun mutluluk verici programını Allah’tan istememiz ve almamız gerekir:
اهدِنَــــا
الصِّرَاطَ
المُستَقِيمَ
“Bizleri doğru
yola hidayet et.”
Namaz kılan kimse
dost ve düşmanlarının cephesini, her birinin tutumunu ve hedeflerini tanımalı
ve her cephede imanına yakışır bir tutum içinde olmalıdır…
صِرَاطَ
الَّذِينَ
“…kimselerin yoluna.”
Bu eğitici ve çok
anlamlı dua ve yakarışın ardından namaz kılan kimse Kur’an’ın tam bir suresini
tilavet etmelidir.
Bu işle namaz
kılan kimse, özgürce ve kendi isteğiyle seçtiği Kur’an’ın bir bölümünü
hatırasında canlandırmaktadır. Yani kendisine İslami bilgilerin yeni bir
bölümünü takdim etmektedir.
Namazda Kur’an
okumanın farizesi –nitekim İmam Ali b. Musa (a.s) Fazıl b. Şazan’a buyurduğu
bir hadisinde de bunu dile getirmiştir. Kur’an’ı terkedilmiş olmaktan ve
anlaşılmaz kılmaktan kurtarmakta ve hatıralarda, zihinlerde hazır
bulundurmaktadır.[9]
Burada da biz
genelde namazlarda okunan tevhid suresinin kısa bir tercümesini yapmakla
yetiniyoruz.
بسم
الله
الرحمن
الرحيم
Rahman ve Rahim
olan Allah’ın adıyla
قُلْ
De ki: (Ey
Peygamber!)”
Kendin bil ve
başkalarına da bu gerekli mesajı ulaştır ki:
هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ
“O Allah bir
tektir.” [10]
Dinlerin ve
tahrif edilmiş inançlarının tanıttığı ilahlar gibi O’nun da ortak, denk ve
rakibi yoktur. Dolayısıyla yaratılış sahnesi ilahların savaş ve çekişme meydanı
değildir. Aksine alemdeki bütün sünnet ve kanunlar bir tek iradeden ve bir tek
kudretten kaynaklanmaktadır. Bu sebeple de yaratılış aleminde düzen, uyum ve
uzlaşma hakimdir. Alemin doğal hareket, değişiklikler ve kanunları bir bütün
olarak bir yöne, tek bir cihete doğru hareket halindedir. Bu arada sadece insan
irade, seçim gücü ve karar alma kudretine sahip kılındığı için bu tümel
kanunlara muhalefet edebilir, ayrı bir telden çalabilir ve ayrı bir ezgi
tutturabilir. Hakeza hayatını tümüyle bu kanunlar esasınca da düzenleyebilir.
اللَّهُ
الصَّمَدُ
“Allah
samed’dir.”
Allah her şeyden
müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. Yani benim karşısında eğildiğim, kendisini
ululadığım ve övdüğüm Allah, hayali tanrılar gibi meydana gelişi, hayatının
devam edişi, varoluş gücü ve yaşama kudreti başkasının yardım, kontrol ve
riayetine ihtiyaç içinde değildir. Zira başkasına muhtaç olan bir ilah insanın
yüceltmesine ve ululamasına layık değildir. Çünkü bizzat kendisi insan gibi
veya ondan biraz daha yüce bir varlık sırasında yer alır. İnsanın bu büyük ve
derin varlığı ululaması, övmesi ve ibadeti; sadece hiçbir varlığa ve hiç bir
unsura en küçük bir ihtiyacı olmayan; varlığı, güçlü oluşu ve sürekli var
oluşu bizzat kendisinden kaynaklanan bir varlığa yakışır.
لَمْ
يَلِدْ
“O
doğurmamıştır.”
Bu Allah; tahrif
edilmiş dinlerin hurafelerinde, şirk ile karışmış inançlarında ve hayallerinde
tanıttıkları bir ilah değildir. Bu Allah Hıristiyanların ve müşriklerin hayali
tanrısı değildir ki çocuğu veya çocukları olduğu düşünülsün. O her şeyi ve
herkesi yaratan ve vücuda getirendir; onların babası değildir! Göklerde ve
yeryüzünde yaşayan her şey onun kullarıdır; çocukları değildir.
İşte Allah’ın
gerçek kullarını, Allah’tan başka herkesin ve her şeyin kulluğundan kurtaran
şey, insan ve Allah arasındaki bu kulluk ve rububiyet orantısıdır. Zira kul iki
efendiye birden köle olamaz.
Allah’ı
varlıkların merhametli bir babası ve insanları onun çocukları zan edip Allah ve
yaratıkları arasında kulluk ve rububiyet ilişkisini insana, insanın makamına ve
yüceliğine layık görmeyenler, gerçekte Allah’tan gayrisine kulluk yolunu açmış
olur ve kendileri de amel aşamasında dünyanın bir çok mürüvvetsiz efendilerinin
kölesi, köleleştirme ve köle yetiştirmenin aleti haline gelirler.
وَلَمْ
يُولَدْ
“Doğmamıştır.”
O bir gün olmayan
ve başka bir gün varlık alemine ayak basan bir varlık değildir. O ne bir
kimsenin doğurduğu, ne bir düşünce ve hayalin ürünü, ne bir sistem,
sınıf ve insan hayatının şekillerinden bir şeklin mahsulüdür. O en
üstün ve değerli gerçeklerdir. O bitmek bilmeyen bir gerçektir. Sürekli olmuş ve
her zaman da var olacaktır.
وَلَمْ
يَكُن
لَّهُ
كُفُوًا
أَحَد
“Onun hiçbir
dengi yoktur.”
Onu hiçbir şeye
benzetmek mümkün değildir. Hiç kimseyi onun bir dengi ve benzeri bilmek mümkün
değildir. Nüfuz bölgesi ve emrinin hakimiyet alanı olan bütün bir varlık
alemini, onun ve başka birisinin arasında bölüştürmek mümkün değildir. Bu
alemin bir bölümünü veya insan hayatının bir sahnesini O’ndan bilmek, diğer bir
bölümünü ise başka birine tahsis etmek, canlı ve cansızların tanrılarına, veya
uluhiyet veya kudret iddiasında bulunanlara bırakmak imkansızdır.
Bu sure adından
da belli olduğu üzere gerçekten de tevhid suresidir. Tevhid ülküsü Kur’an’da
baştan başa ve yüzlerce ayette çeşitli beyan ve ifadelerle zikredilmiştir. Bu
surede son kez olarak özetle, dönemin yaygın olan şirk ve hurafe inançlarını
göz önünde bulundurarak ve her türlü uluhiyet iddiasında bulunanları red eden
bir ifadeyle yer almıştır. Bu sure bir açıdan Müslümanlara ve bütün varlıklara
İslam açısından ibadet edilmeye ve övünmeye layık olan Allah’ı tanıtmaktır.
Yegane olmayan,, alemdeki varlıklar arasında yüzlerce ve binlerce benzeri
bulunan bir ilah, asla rububiyet ve uluhiyete layık değildir. Var olmak ve
hayatını sürdürmek için her hangi bir güçlünün veya gücün yardımına muhtaç olan
birisi beşere zorla yüklenilemez. İçi boş, muhtaç, vücuda gelmiş ve yok olması
mümkün tanrılar karşısında boyun büken ve onları ululayan kimse gerçekte bu
tutumuyla insani yücelikleri ayaklar altına almakta, kendisini ve insanlığı
gerisin geriye döndürmektedir. Bu gerçek, tevhid suresinin en olumlu boyutudur
ve insanın yaratıcısının nişanelerini ve ayrıcalıklarını sunmakta, tarihte yer
alan tanrıların boş bir şey olduğunu ispat etmektedir.
Öte yandan
Allah’a ibadet edenleri ve İslam’ı kabul edenleri de uyarmakta ve
onlara Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında şüphe doğurucu ve vesvese
verici akli araştırmalara girmemesini öğütlemektedir.
Allah’ı bu boş
iddiacıları mukaddes rububiyet makamından kovabilecek en kısa sözlerle
çağırmalarını, zikretmelerini ve felsefi oyunlar ile zihni kavramlar yerine
tevhid inancından kaynaklanan sorumluluklarını düşünmelerini tavsiye
etmektedir.
İmam Ali b.
Hüseyin’den (a.s) nakledilen bir hadiste de yer aldığı üzere Allah-u Teala
tarihin gelecekte bir grup araştırma meraklısı insanın geleceğini bildiği için
bu sebeple tevhit suresini ve Hadid suresinin bazı ayetlerini –O kalplerde
olanı bilir- nazil kılmış ve bu vesileyle Allah’ın zat ve sıfatını araştırmak
için caiz olan sınırları böylece ortaya koymuştur. Dolayısıyla her kim bu
sınırların ötesine uzanırsa kendisini helak etmiş olur.[11]
Adeta قُلْ
هُوَ
اللَّهُ “Kul huvallah…” (De ki: …O
Allah birdir) suresi namaz kılan kimseye şöyle demektedir: Allah bir tek, yüce
ve en üstün bir kuvvettir. Zatı gereği müstağni ve ihtiyaçsızdır. Doğurmamış ve
doğmamıştır. Eşsiz ve denksizdir. Sadece bu kadar! Allah’ın biliciliği,
görücülüğü, hikmeti ve diğer sıfatları, Müslüman için bilmesi ve tanıması
gerektiği ölçüde ve insanın hayatının şekillenmesinde ve ruhunun yüceliğinde
etkili olduğu kadarıyla Kur’an’ın diğer ayetlerinde açıkça yer almıştır.
Allah’ın zatı ve sıfatlarının niteliği hakkında bundan daha fazlasına dalma.
Bundan daha fazla bilgiyi, zaten onunla amel ettiğin taktirde elde edersin.
Tartışma ve zihni derinleşmeyle daha fazla bilgi elde etmeye çalışma. Daha çok
bilgiyi, ruhunun batınında sefa ve ruhaniyet icad etme yoluyla ve tevhidin
gerekleriyle amel etme vesilesiyle elde etmeye çalış.
…Peygamberler,
sıddıklar, Allah’ın gerçek kulları, sadık ve arif muvahhitler işte hep böyle
idiler.
……………………………………………………………………….
[1]– Araf suresi 59 ila 158ç ayetler ile Hud suresi 50
ila 84. ayetlere müracaat ediniz ki bir çok büyük peygamberlerin dilinden,
davetlerinin ilk başlangıcında bu şiar nakledilmiştir.
[2]– Beraat suresi, 31. ayet
[3]– Zümer suresi, 18. ayet
[4]– Nur’us Sakaleyn Tefsir-i, c. 5, s. 481; Zümer suresi
17. ayetin tefsirinde
[5]– İman iddialarını amelde ispat edip Allah ve
peygamberi amelen tasdik edenlerdir.
[6]– Nisa suresi, 69. ayet
[7]– Bu konu Kur’an’da çeşitli ayetlerde ve çeşitli
münasebetlerle çok anlamlı ifadelerle zikredilmiştir. Örneğin:
Şuara suresi,
91ila 102. ayetler
Sad suresi 58 ila
61. ayetler
İbrahim suresi,
21 ila 22. ayetler
Gafir suresi, 47
ila 48. ayetler
[8]– Bu cümleyi hamd süresinin sonunda söylemek
müstehaptır.
[9]– Bu hadisin metni bu kitabın ikinci dipnotunda
zikredilmiştir.
[10]– Veya “o Allah birdir.” Dolayısıyla bu
ayette yer alan “huve” zamiri “makam” ve “ifade” içindir.
[11]– Nur’us-Sakaleyn, c. 5, s. 706, Usul-i Kafi’den naklen
