Nifak ve Münafıklar II

rasthaber

Rasthaber –  “Nifak’ın varoluş gerekçesi,
karşı tarafın ürkütücü gücü, pratikte bir çıkar beklentisi ve kısa vadeli çıkar
elde etme olarak sınırlandırılamaz. Dolayısıyla bu saydığımız hususların
olmadığı ortamlarda nifak da olmaz demek isabetli değildir. Çünkü toplumlarda
öyle insanlar görürüz ki, bunlar her çağrıya uyarlar, nerede bir gürültü varsa
orada toplanırlar. Hatta bu çağrılara muhalif olan tarafın ezici gücüne ve
karşı çıkışına bile aldırış etmezler. Bu uğurda her türlü tehlikeyi göze
alırlar ve bunda ısrarlı olurlar. Çünkü içinde bulundukları hareketin bir gün
başarılı olabileceğini, o zaman hedeflerini gerçekleştirebileceklerini,
toplumun yönetim mekanizmasında  yer almak ve yeryüzünde üstün bir konuma
gelmek suretiyle insanlara egemen olabileceklerini düşünürler. Bu amaç uğruna
ilkelerine gerçek anlamda inanmadıkları hareketlerin içinde yer alır, hareketin
yılmaz savunucuları olabilirler. Hem unutmayın; Hz. Peygamber (s.a.a) kavmini
İslam’a davet ederken, şayet kendisine iman edip tabi olurlarsa, bir gün
yeryüzünün hakimleri olacaklarını söylüyordu. ” Siyasal hareketler sırf
mevki ve makam elde etmek amacıyla yer alan kimseler için böyle bir iktidar
vaadi gerçekten iştah kabartıcıdır.

Bu nedenle Peygamber Efendimize
(s.a.a) zahiren iman eden, onun dinine taabi olan bazı kimselerin, bu
davranışlarıyla asıl amaçlarına, statü olarak ilerleme, liderlik makamına
ulaşma ve yüksek bir mevki elde etme hedeflerine ulaşmayı düşünmüş olmaları
aklen mümkündür. Bu mahiyetteki bir nifakın da doğal belirtisi, gelişmelerin
İslam ve Müslümanların aleyhine cereyan etmesini sağlamaya çalışmak, İslam ve
Müslümanların başlarına felaketlerin gelmesinin beklentisi içinde olmak, dini
toplumifsat etmeye çabalamak değildir. Bilakis böyle amaçları olan kimseler,
amaçlarına ulaşmak için mümkün olduğu nispette dini toplumun gelişmesine
katkıda bulunur, mallarını ve sahip oldukları makamlarını feda etmeyi göze
alırlar ki, gelişmeler onların istedikleri istikamette ve belli bir düzen
içinde seyretsin, ileride istifade edilecek bir mahiyet arz etsin, kişisel
çıkarları için kullanabilecekleri kıvama gelsin. Kuşkusuz bu gibi münafıklarda,
dini hayat, statü olarak kendilerinin ilerlemeleri ve topluma egemen olmaları
beklentisinin aksi bir istikamette seyrettiği zaman, bozguncu amaçlarıyla
sonuçlanacak çizgiye dönmesi için muhalefetlerini ve sahih İslami önderliğe
karşıt tavırlarını sergilemekten kaçınmazlar.


Aynı şekilde bazı Müslümanların
dinleri hususunda kuşkuya düşmüş olmaları, ardından irtidat etmeleri, ama
dinden dönüşlerini gizlemiş olmaları mümkündür.

Yine fetih günü iman eden Mekke
müşriklerinin büyük çoğunluğunun gerçekten ve samimi olarak inandıkları
söylenemez. Davet yıllarında yaşanan olayları inceleyen birisi açık bir şekilde
görecektir ki, Mekke kafirleri, bu kafirleri izleyenler, özellikle Kureyş
kabilesinin ileri gelenleri, fetih günü güçlerini aşan ordularla sarılmış
olmasalardı, kınlarından çekilmiş kılıçlar başlarının üzerinde parıldamasaydı,
Hz. Peygamber’e (s.a.a) iman edecek değillerdi.


Buna rağmen, bu objektif koşullar
ışığında iman nurunun onları kalplerini aydınlattığına, nefislerinde ihlas ve
kesin inancın oluştuğuna, dolayısıyla hep birlikte gönüllü olarak Allah’a iman
ettiklerine ve bir daha asla içlerinde nifak duygusunun depreşmediğine
hükmedebilir mi?


İkincisi: Peygamber efendimizin
(s.a.a) vefat edeceği zamana yakın günlere kadar süren münafıklığın,
Peygamberimizin (s.a.a) vefatıyla birlikte bir anda bıçakla kesilmiş gibi son
bulması, ortadan kalkması eşyanın tabiatına aykırı, imkansız bir şeydir. Evet,
Peygamber efendimizin (s.a.a) vefat etmesiyle ve hilafetin kurulmasıyla
birlikte artık münafıklardan söz edilmez olduğu, münafıkların izlerinin
silindiği, daha önce sergiledikleri İslam’a aykırı davranışları sergilemez
oldukları, artık komplolar kurmadıkları ve uğursuz desiselerini planlamadıkları
doğrudur.


Ancak bu, Hz. Peygamber’in (s.a.a)
vefatıyla birlikte münafıkların İslam’ı benimsedikleri, topyekün olarak ihlaslı
bir şekilde iman ettikleri, Peygamber’in (s.a.a) hayatından etkilenmedikleri
kadar onun ölümünden etkilendikleri anlamına gelir mi ? Ne oldu da münafıklarla
Müslümanlar arasında bir anda bir anlaşma meydana geldi ve artık bir kaynaktan
su içmeye başladılar ? Yoksa münafıklar yeni süreçte amaçlarının
gerçekleşebileceği ümidine mi kapıldılar ? Ve bu yüzden çatışmaya, kavgaya son
mu verdiler?


Peygamber efendimizin (s.a.a) son
döneminde meydana gelen olaylar ve Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra çıkan
fitneler üzerinde etraflıca düşündüğümüz zaman, bu sorulara ilişkin doyurucu
cevap bulabiliriz.

Allame’nin bu analizi ışığında
diye biliriz ki, Medine’de örgütlü biçimde ortaya çıkan münafıklık hareketinin
psikolojik ve sosyolojik dayanaklarını, farklı bir karakter ve davranış biçimi
arz eden Mekke dönemi nifak hareketinde aramak gerekir. Yine Peygamberimizin (s.a.a)
vefatından sonra ortadan kalkmadığının, tam tersine iktidar gücünü ve İslami
söylemleri kullanacak kadar pervasızlaştığının kanıtlarıdır. İslam tarihi
içinde ortaya çıkan ve günümüzde de varlıklarını ve etkinliklerini sürdüren
sapık ekollerinde teorik ve psikolojik altyapısını tarihi nifak hareketi
oluşturmaktadır. Fıkıh, kelam, tefsir ve hadis gibi hayati öneme sahip ilim
dalları münafıkların serpiştirdikleri sapkın düşünce ve rivayetlerle doludur.
İslam ümmetinin bir türlü berrak bir zihniyete sahip olamaması, dolayısıyla
sahih ve Kur’ani bir tavır sergileyememesi  işte bu nifak tortularından
kurtulamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Münafıklar düşmandır ve tarih bize
onlardan sakınmanın bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. 


Nifak ve Münafıklar I

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın