Oluşturulan Algının Arkasındaki Gerçeklik; Ankara-Tel Aviv İlişkileri

rasthaber
Rasthaber –  Siyonist rejim ile Türkiye ilişkilerini Mehr Haber Ajansı’na
değerlendiren gazeteci-yazar Alptekin Dursunoğlu, siyonist rejim ile AK Parti
ilişkilerinin hiçbir zaman düşük seviyede olmadığını söyledi.

CHP ABD Temsilcisi Yurter Özcan geçen hafta sosyal medya
Twitter hesabından paylaştığı bir mesajda Şubat 2022’de Türkiye Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında bir heyetin işgal altındaki topraklara
gideceğini açıkladı.

Ayrıca geçen hafta Katar dönüşü gazetecilerin sorularını
yanıtlayan Erdoğan, ülke gündeminin yanı sıra dış politikaya ilişkin de önemli
açıklamalar yaptı.

Türkiye’nin Birleşik Arap Emirlikleri ile başlattığı yeni
dönemin bir benzerinin İsrail rejimi ve Mısır’la da devam ettirilip
ettirilmeyeceğiyle ilgili bir soruya Erdoğan şu yanıtı verdi:

“Abu Dabi yönetimiyle, böyle bir talep, teklif geldiği
için tabi ki biz de bu işi memnuniyetle kabullendik ve görüşmeleri
istihbaratımızı, Dışişleri Bakanımızı göndermek suretiyle kademe kademe
yürüttük. Burada şimdi de yine Dışişleri Bakanımız, istihbarat, Abu Dabi ile
ilgili ilişkilerde aktif rol oynayacaklar. Böyle bir süreç İsrail’le ilgili de
niye olmasın?

Peki siyonist ‘İsrail’le ilişkilerde ‘normalleşme’ mesajı
veren Erdoğan, Ankara-Tel Aviv ilişkilerini nasıl bir seviyeye çıkarmak
isityor?

Mehr Haber Ajansı bu konu hakkında gazeteci-yazar Alptekin
Dursunoğlu, ile bir röportaj gerçekleştirdi:

1- Türkiye yönetimi her zaman siyonist rejimin Filistin
politikasına sert tepki göstererek, Gazze halkına manevi destek vermiştir.
Fakat Erdoğan’ın son zamanlardaki konuşmalarına baktığımızda İsrail’le
ilişkileri iyi bir seviyeye çıkarmak istediğini söyleyebiliriz. Ankara’nın Tel
Aviv’e karşı tutumunun değişmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Adalet ve Kalkınma Partisi öncesinde Ankara’nın İsrail ve
Filistin sorunu konusunda bir tanımı, bu tanım doğrultusunda belirlediği bir politikası
ve bu politikayla uyumlu bir de siyasi tavrı vardı.

Erdoğan yönetimi, tanımı ve politikayı aynen sürdürmekle
birlikte siyasi tavrı ve söylemi çeşitlendirdi. 

Ankara’nın tanımına göre İsrail, Türkiye’nin başta Amerika
olmak üzere Batı’yla yakınlaşmasını kolaylaştıran bir araçtı. Filistin ise
Türkiye’nin Arap ülkeleriyle ilişkilerini etkileme potansiyeli bulunan; ancak
sadece 1967 topraklarından ibaret bir yerdi.

Dolayısıyla Ankara, İsrail’le her düzeyde ilişkileri
geliştirmek; Filistin’i ise Arap dünyasıyla münasebetler çerçevesinde ihmal
etmemek şeklinde bir politika belirledi.

Filistin sorununun siyasi yollarla çözülmesi gerektiğini
savunan Ankara, 1990’lı yılların ikinci yarısında Amerika’nın öncülük ettiği
“Ortadoğu Barış süreci” ile Suudilerin 2002 yılındaki Arap zirvesinde sunduğu
“Ortadoğu Barış Planı”nı destekledi.

Peki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarından sonra
Türkiye’nin İsrail ve Filistin’e dair tanımı, politikası ve çözüm önerisi
değişti mi? Elbette hayır. İsrail’le ilişkiler ile Filistin’e yaklaşım
konusunda sadece söylemde ve kullanım alanında değişiklikler oldu.

2002 yılından günümüze kadar genelde Türk dış politikasında
ve özelde ise İsrail’le ilişkiler ve Filistin meselesi konusunda nelerin
değiştiğini ve nelerin değişmediğini şöyle özetleyebiliriz. 2002’den, Ahmet
Davutoğlu’nun ‘başbakan dış politika danışmanı’ olduğu 2003’e kadar tüm dış
politika konularında önceki hükümetlerin politikası, tavrı, söylemi ve yöntemi
aynen tekrar edildi.

Davutoğlu’nun 2003’te başbakan dış politika danışmanı,
2009’da dışişleri bakanı ve 2014’te de başbakan olarak dış politikada
belirleyici olduğu dönemde hem Filistin hem de İsrail tarafıyla ilişkilerin
kullanım alanı değişmeye başladı.

Türkiye, daha önce İsrail’le iyi ilişkilerini Amerika’ya,
Filistin’e olan desteğini de Arap dünyasına satmaya çalışıyordu.

Ancak “komşularla sıfır sorun” sloganı ile 2005’ten itibaren
bu satış pazarı genişletildi. Ankara artık Hamas’la kurduğu ilişkileri
İsrail’e, İsrail’le iyi ilişkileri bölge ülkelerine ve bölge ülkeleriyle iyi
ilişkilerini de Amerika ve Avrupa’ya satmaya çalıştı.

Örneğin Türkiye, 2006’da davet ettiği Hamas heyetini silah
bırakmaya ikna etmeye çalıştı. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ifadesiyle
“İsrail’e çok yardım ettik” 2008’de Suriye ile İsrail arasındaki dolaylı
görüşmelere ev sahipliği yaptı. 2010’da Brezilya ile birlikte İran’ı nükleer
takas anlaşmasına ikna etmek için devreye girdi.

Hamas’la ilişkilerin İsrail’e ve dolaylı olarak da
Amerika’ya satılması, sadece Davutoğlu dönemiyle sınırlı bir politika değildi.
Nitekim halen Dışişleri Bakanı olan Mevlüt Çavuşoğlu da 2017’de “Türkiye – ABD
stratejik ortaklığının geleceği” konulu bir konferansta “Hamas’a silah
bırakması için baskı yaptık” dedi.

Adalet ve Kalkınma Partisi, Hamas’ı silah bırakmaya ikna
etmeyi başaramadı; ancak Hamas’ı 2011’de Suriye’ye karşı kullanarak İsrail’e
çok daha büyük bir “yardımda” bulundu.

Zira bir direniş örgütü olan Hamas’ın silah alabildiği tek
Arap ülkesi olan Suriye’ye karşı savaştırılması, direniş cephesine darbe
vururken şu an tanık olduğumuz “İsrail’le normalleşme” sürecinin de zeminini
yarattı.

Filistin konusunda siyasi çözümü savunan, Hamas’ı silah
bırakmaya ikna etmeye çalışan yahut Hamas’ı terör örgütü listesine alan bölge
ülkelerini hatırlayalım: Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri,
Bahreyn ve Katar.

Filistin direnişine tek bir kurşunu bile helal görmeyen buna
karşın on binlerce militanı Suriye’ye “cihat” için seferber eden ülkelerin ya
İsrail’le resmi ilişkisi olan veya normalleşme anlaşmaları imzalayan ülkeler
olması tesadüf olabilir mi?

Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticilerinin ırkçı İsrail
rejimine yönelik “sert eleştirileri”, Türkiye İsrail ilişkilerini ne ekonomik,
ne de siyasi açıdan olumsuz etkilemiyor. Örneğin dönemin Başbakanı Erdoğan’ın
İsviçre’nin Davos kentinde Şimon Perez’e sert sözler söylediği 2009 yılında,
TÜİK verilerine göre Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacmi 2.6 milyar
dolardı.

Bir yıl sonra ırkçı İsrail rejiminin Gazze’ye insani yardım
götüren mavi Marmara gemisine uluslararası sularda saldırarak 10 Türk vatandaşını
öldürmesi, ticareti azaltmadı. 2010 yılında Türkiye İsrail ticaret hacmi 3.44
milyar dolar oldu. 2020 yılının mayıs ayında ise 6.2 milyar dolara ulaşarak
rekor kırdı.

Gelelim siyasi ilişkilere, İsrail 2007’den beri üyelik
müzakereleri yaptığı OECD’ye 2010 yılının mayıs ayında üye oldu. Türkiye veto
etseydi üyelik gerçekleşmeyecekti; Filistin Özerk Yönetimi’nin mektup
göndererek ricada bulunmasına rağmen Türkiye, ırkçı İsrail rejiminin üyeliğini
veto etmedi.

Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticilerinin İsrail’e yönelik
eleştirileri basında yer alırken, “İsrail dostu” imajı oluşturması için 2016
yılında Amerika’daki İsrail lobilerine 65 milyon dolar ödediğine ilişkin
belgeler medyada gizlenince bir milletvekili tarafından meclis duvarına asıldı.

2016 yılının mayıs ayında da İsrail, NATO genel merkezinde
daimi ofis açtı. İsrail rejiminin NATO’da böyle bir ayrıcalık kazanmasını
sağlayan ülke Türkiye oldu. Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü
İsrail’in başkenti ilan etmesini protesto etmek için 18 Mayıs 2018 yılında
İstanbul Yenikapı’da bir miting yaptı. Türk halkı Yenikapı’da Filistin’e destek
verdiklerini düşünürken bir gün sonra ise Ceyhan’dan İsrail’e 1 milyon varil
gizli petrol sevkiyatı yapıldığını öğrendi.

Türkiye’nin Filistin dostu ve İsrail karşıtı olduğu imajı,
Suriye krizinin başladığı 2011’den sonra sadece Türkiye’nin değil, Amerika ve
müttefiklerinin de işine yaradı. Ancak Suriye savaşının yenilgiyle sonuçlanması
üzerine artık bu imaj değerini kaybetti.

Suriye’nin en güçlü yanı Filistin davasına verdiği destekti
bu yüzden de Suriye’nin yalnızlaştırılması için 2011’de tüm bölge ülkeleri
Filistin yanlısı gözükme ihtiyacı duymuştu; ancak aynı ülkeler bugün İsrail
rejimi ile normalleşme yarışına girmiş bulunuyor. Hamas’ın artık kullanım
değeri yok; Erdoğan bu durumu 2 Ocak 2016’da kabullenmiş ve “İsrail, bölgede
Türkiye gibi bir ülkeye muhtaçtır. Bizim de İsrail’e ihtiyacımızın olduğunu
kabul etmemiz lazım. Bu, bölgenin bir gerçeği” demişti.

Türkiye, 2013’te Mısır’daki İhvancıları da desteklemiş ve
onlara sığınak olmuştu. Ancak Mısır’la ilişkileri normalleştirme görüşmelerinin
başladığı 2020 yılından sonra Türkiye İhvancılar için artık güvenli bir yer
olmamaya başladı. Elbette şimdilik Hamas için Türkiye’de henüz şartlar
İhvancılarınki kadar kötü değil. Zira Katar bile Suudilerle normalleşebilmek
için İhvancıları feda etmek zorunda kalırken Hamas’a hala ev sahipliği yapıyor.
Dolayısıyla Erdoğan yönetimi çok ağır sözler sarf ettiği Mısır, Birleşik Arap
Emirlikleri ve İsrail’le ilişkilerini söylem düzeyinde de iyileştirmeye çalışsa
da henüz Hamas’ı kurban etme ihtiyacı duymuyor.  

2- Türkiye halkının büyük bir kesimi Erdoğan’ın İsrail’e
karşı sert duruşunu her zaman desteklemiştir. Hatta Erdoğan’ın, 2009’da
Davos’ta Siyonist İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e karşı sert çıkışı halk
tarafından sıcak karşılanmıştı. Türkiye yönetiminin İsrail ile normalleşmeye
girmesi, 2023 seçimlerinde AK Parti’yi zora sokmaz mı?

Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekilleri, “Biz Ay’a 4
şeritli yol yaptık desek buna inanacak bir seçmek kitlesine sahibiz” diye
övünüyor. Bunda haklılar, çünkü medyanın yüzde 90’ından fazlasını ellerinde
bulunduruyorlar.

Öte yandan halkın zihinde oluşturulan algı, gerçekliğin
kendisinden daha belirleyici oluyor. Bunun en tipik örneği bahsettiğiniz
olaydır. Erdoğan, 2009’daki Davos toplantısında o çıkışının ardından ilkin
“Benim sözlerim Sayın Perez’e yönelik değildi. Ben oturumu yöneten moderatöre
söyledim” demişti. Ancak olayın ardından halkın İstanbul’a dönen Erdoğan’ı
karşılamak için havaalanına akın etmesi ve toplumdaki olağanüstü destek
Erdoğan’ın “Perez’e değil moderatöre tepki gösterdim” açıklamasını unutturdu.

1949’dan beri İsrail’le diplomatik ilişkileri bulunan
Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı, İsrail’le normalleşme anlaşması imzalayan
Birleşik Arap Emirlikleri’ne tepki gösterip Filistin davasına ihanet etmek”le
suçlamıştı. Erdoğan kısa bir süre önce Emirliklerin veliahdını ağırladı. Hiç
kimse de “İsrail’le diplomatik ilişki bize helal de Emirliklere mi haram?”
yahut “Madem bunlar Filistin davasına ihanet ettiler şimdi burada ne işleri
var?” diye sormadı.

3- Cumhurbaşkanı Erdoğan, siyonist rejimle ilişkileri
iyileştirmek istese de zaman zaman Türkiye tarafından İsrailli casuslar ve
ajanlara karşı operasyon yürütülüyor. Siz casus krizini nasıl
değerlendiriyorsunuz?

İsrailli casuslar, hikayesi hükümet yanlısı medyanın
şovundan ibaret. Birincisi İsrail hesabına casusluk yapmakla suçlanarak
tutuklanan o şahıslar İsrailli değil, tamamı Arap. İkincisi kimi Suriyeli, kimi
Filistinli olan bu şahıslar, Filistinli grupların faaliyetleriyle ilgili
istihbarat toplamak için satın alınmış. Üçüncüsü bazıları para karşılığı İsrail
rejimine casusluk yapmayı kabul ederken, bazıları ise Filistinlilere yardım
etmek isteyen bir Avrupa kuruluşu için çalıştığını zannederek bu işin içine
girmiş. Dördüncüsü ise bu kişiler Türkiye’deki Filistinlilerin yapılanları fark
etmesi sayesinde yakalanıyor. Yani MİT, Türkiye aleyhine casusluk
faaliyetlerinde bulunan Mossad ajanlarını yakalamış değil.

Mehr 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın