Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin savaşın sona erdirilmesi, şehit İnkılap Lideri’nin kanının intikamının eleştirilmesi ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinin zayıflatılmasına yönelik son açıklamaları, düşmanla karşı karşıya olunan kritik bir eşikte uzlaşmacı söylemin açıkça yeniden üretilmesidir. Kasım 2019 felaketinin mimarının; “meşru müdafaa” kavramını çarpıtan ve 40 günlük savaştaki zafer kozunu görmezden gelen bu pasif yaklaşımı, fiilen Washington’ın bilişsel harp bulmacasını tamamlamaktadır.
Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin son açıklamaları, yıllarca ülkeyi Batı’nın gülücük serabıyla oyalayan akımın halen gaflet uykusundan uyanmadığını; tarihi kırılma noktalarında aynı pasif dili ve geçmişteki hesap hatalarını yeniden ürettiğini bir kez daha gösterdi. Savaşın sona erdirilmesi konusunda halka danışılması gibi cazip kavramların arkasına sığınmak, şehit İnkılap Lideri’nin kanının intikamını alma iradesini hedef almak ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki muktedir egemenliğine dolaylı olarak saldırmak, ulusal kaygıların değil; aksine ülkeyi yıllarca uçurumun kenarına sürükleyen o kusurlu direksiyon hakimiyetinin tekrarıdır. Bu sözler Hasan Ruhani’nin samimi kaygılarından ziyade düşmanın bilişsel harp bulmacasını tamamlamaktadır. Şık ve aldatıcı bir dış görünüme sahip olabilen bu safsatalar, çekici söylemlerin arkasına gizlenen hesap hatalarının neşter altına alınmasını ve titizlikle açıklanmasını gerektirmektedir.
Savaşın Sonu Mu, Yoksa Ülkeyi Savunmanın Sonu Mu?!
Ruhani konuşmasının bir bölümünde Hz. Peygamber’in (s.a.a.) sünnetine acemice sığınarak, Peygamberimizin halkla istişare ettiği gibi savaşı sona erdirmek için de halka danışılması ve çıkacak sonucun uygulanması gerektiğini iddia etti. Böyle bir iddiayı ortaya atmak, her şeyden önce mevcut krizin derin niteliğini kavramadaki hesap hatasından kaynaklanmaktadır. Bu şüpheye verilecek ilk açık yanıt şudur: İran milleti hiçbir savaşın başlatıcısı olmamıştır ve olmayacaktır; bizler ülkemizin varlığını, toprak bütünlüğünü ve namusunu savunmak adına dayatılan bir savaşın içerisindeyiz. Savaş çığırtkanlığı ile meşru müdafaa arasındaki dağlar kadar farkı anlamak, “verelim gitsin” teorisinin sahipleri için zor olabilir!
Savunma; bu topraklara ve suya yönelik açık bir tecavüz karşısında akli, şer’i ve fıtri bir tepkidir. Siyonist ve Amerikan düşmanın saldırıları ve ateş çemberi sürdüğü müddetçe direnişi ve savunmayı durdurmanın anlamı, teslimiyet ve yok oluştan başka bir şey değildir. Savaşın bitiş noktası yalvarış müzakereleri masasında belirlenmez; aksine savaşın bittiği an, düşmanın tecavüzünün durduğu ve terör ile cinayet makinesinin bastırıldığı andır. Buna ilaveten, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) sünnetine yapılan atıf da açık bir çarpıtmadır. Peygamber Efendimiz (s.a.a.) harp taktiklerinde ve Medine’nin savunmasında sahabeyle istişare ederdi; ancak Ahzab ve müşriklerin saldırıları karşısında hiçbir zaman teslimiyet bayrağı çekmemiş ve İslam toplumunu savunma ilkesini siyasi referandum yarışlarına havale etmemiştir.
İnkılap Tarihinin En Halk Karşıtı Fitnesinin Mimarı
Safsatanın özünden daha şaşırtıcı ve acı olanı, onu dile getiren şahsiyettir. Bugün kamuoyuna danışma ve halkla istişare maskesi takan bu devlet adamı, İnkılap zaferinden bu yana kurulan hükümetler arasındaki en karanlık ve en hasarlı sicili geride bırakmıştır. İran milletinin tarihsel hafızası Kasım 2019 (Aban 1398) benzin felaketini asla unutmayacaktır; kamuoyu en ufak bir şekilde ikna edilmeden, topluma bilgi verilmeden, uzmanlara ve halka danışılmadan alınan yıkıcı kararla ülkede yangın ve güvensizlik alevlerinin körüklendiği o karanlık geceyi…
Topluma en ağır geçim ve güvenlik baskılarını yükledikten sonra acı bir tebessümle “Ben kendim de Cuma sabahı öğrendim!” diyen bir kişi, bugün hangi yüzle halkla istişare etme gerekliliği üzerine siyasi ahlak dersi vermeye cüret edebilir? Görev süresi boyunca kamuoyunu görmezden gelenler, ekonomiyi sonuçsuz Nükleer Anlaşmalara (JCPOA) bağlayanlar ve milletin izzetini Viyana ile Lozan’ın kapalı kapıları arkasında kurban edenler; hak talep etme ve halkla istişareden bahsetme konusunda en ufak bir meşruiyet ve saygınlığa sahip değildir.
Şehit Liderin Kanının İntikamı: İranlıların Haklı Talebi
Ruhani’nin açıklamalarındaki bir diğer ağır hasarlı eksen ise şehit İnkılap Lideri’nin aziz kanının intikamını alma ilkesine yönelik saldırıdır. Ruhani, İslamabad müzakerelerinin sonuca ulaşma eşiğinde olduğu bir sırada birilerinin intikam meselesini öne sürerek diplomasi masasını devirdiğini iddia eden bir senaryo ve hayal dünyası kurgulamıştır. Bu iddia, ABD’nin çirkin ve habis yüzünü aklamaktan başka bir şey değildir. Müzakereleri her zaman akamete uğratan unsur; savaşçıların dini ve milli gayreti ile intikam talebi değil, ABD rejiminin doğasındaki ahde vefasızlık, müstekbir karakteri ve tekrarlanan tecavüzleridir. Eli bu ümmetin en seçkin evlatlarının kanına dirseklere kadar batmış bir düşman, diplomatik ilkelere hiçbir zaman bağlı kalmamıştır ve kalmayacaktır.
Meselenin hakikati şudur ki; şehit İnkılap Lideri’nin kanının intikamını alma talebi duygusal veya geçici bir tutum değil, aksine ülkenin varlığını sürdürme, caydırıcılığı ve milli güvenliği ihya etme stratejisidir. Bu talebin başında, bizzat İnkılap Lideri Hazreti Ayetullah Seyyid Mücteba Hamaney durmaktadır. Kendileri sarsılmaz bir duruşla, suçluların cezalandırılması hususunda gayretli İran milletinin haklı talebine liderlik etmektedir. “Saha” ile “Diplomasi”yi karşı karşıya getirmek, Washington düşünce kuruluşlarının eskimiş ve ihraç malı bir reçetesidir; zira zayıf konumdan verilen tavizler değil, yalnızca indirilen ağır darbe ve kararlı intikam kalıcı güvenliği tesis edebilir.
Aynı Bildiğimiz Ruhani: Hürmüz Boğazı’nı da mı “Verelim Gitsin”?!
Sayın Ruhani’nin Hürmüz Boğazı’na ilişkin jeopolitik ve stratejik dosyadaki pasif yaklaşımı da son derece açıktır. Bu hassas geçidi “savaş boğazı” yerine “güvenlik ve refah boğazı” olarak adlandırması, İran İslam Cumhuriyeti’nin deniz araçlarının geçişini kontrol ve sevk etmedeki kararlı tutumunu zımnen eleştirmesi ve uluslararası hukuka uyulması tavsiyesi; caydırıcılık gücünün alfabesine ne kadar yabancı olduğunu göstermektedir. Kalıcı güvenlik ve ekonomik refah, jeopolitik güç unsurlarından vazgeçilerek asla elde edilemez.
Saha tecrübesi kanıtlamıştır ki, 40 günlük savaşın kaderini İran İslam Cumhuriyeti lehine tayin eden ve millete zaferi getiren unsur, tam da Hürmüz Boğazı’nın bu stratejik kozu olmuştur. Muktedir İran; egemenlik hakkına ve dünya enerjisinin bu can damarı üzerindeki hakimiyetine dayanarak ABD ordusunun savaş makinesini dizginlemeyi başarmış ve Washington’ı ağır jeopolitik baskı altında geri çekilmeye zorlamıştır. Milli caydırıcılığın teminatı olan bu hayati koz, pembe ekonomik hayaller uğruna haraç mezat satılmalı mıdır? İran’ın deniz gücünü “gerilim yaratmak” seviyesine indirgemek, daha önce nükleer sanayiyi ve yerli kabiliyetleri kurban eden aynı bakış açısının devamıdır.
Şimdi bu diplomat şeyhin kof uluslararası hukuka uyulması yönündeki tavsiyesiyle ilgili şu soru ortaya çıkmaktadır: Sayın Ruhani, kof uluslararası hukuka uyulmasını tavsiye ederken nasıl utanmıyor? Yeminli Amerikan düşmanımız; kelebek hastalarının ilaçlarına uygulanan yaptırımlardan Minab’daki savunmasız Şecere-i Tayyibe okulunun ve Sirik’teki bir düğünün bombalanmasına kadar Ruhani’nin bahsettiği bu yarım yamalak hukuka uydu mu? ABD’nin İran milletine karşı işlediği upuzun cinayetler listesinin hangi birinde uluslararası hukuka uyuldu ki, biz kendi güç kozumuz hususunda uluslararası hukuka uymak durumunda kalalım?
Hasan Ruhani’nin açıklamaları insaflı bir analiz değil, aksine uzlaşmacı akımı ihya etme ve on yıllık basiretsizliği meşrulaştırma yönünde başarısız bir çabadır. Büyük İran milleti izzet yolunun; düşmana yalvarmaktan ve milli servetleri haraç mezat satmaktan değil, imana, iç kenetlenmeye, Liderliğin hikmetli tedbirlerine ve yiğit evlatlarının sahadaki cesaretine dayanmaktan geçtiğini göstermiştir. Batı yanlısı analizlerin dikte edildiği ve düşmanın haraç kestiği devir kapanmıştır; İran’ın her türlü mütecavize karşı kesin stratejisi: topyekun direniş, kararlı cezalandırma ve havada, karada ve denizde milli egemenliğin lekesiz muhafazasıdır.
Not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
