Tahran Zirvesi: Su mu, Serap mı?!

Adem Namlı

Kayhan Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Şeriatmedari, kaleme aldığı yazısında Mekke Anlaşması ortakları Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın katılımıyla Tahran’da gerçekleşen 4’lü zirveyi değerlendirdi.

Şeriatmedari’nin yazısı şu şekilde;

1- Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan olmak üzere üç ülkenin üst düzey yetkilileri İran’a gelmiş ve ülkemizin Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ile ortak bir zirvede bir araya gelmeleri kararlaştırılmıştır. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı aziz kardeşimiz Dr. Ali Bakıri, bu zirvenin düzenlenme gerekçesi hakkında şunları söylemiştir: “Bu toplantı iki ana hedef gütmektedir; bu ziyaretin ilk hedefi, bu önemli görevi üstlenmesi münasebetiyle Tuğgeneral Rızai’ye tebrik etmektir; ikinci hedef ise İran İslam Cumhuriyeti Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ile bölge güvenliği meselesini görüşmektir.” Dr. Bakıri, İran’ın milli güvenliği sağlama konusundaki başarılı modeline, İran milletinin ve silahlı kuvvetlerinin ABD ile Siyonist rejimin saldırganlığına ve hedeflerine ulaşamamalarına karşı direnişine işaretle şu ifadelerde bulunmuştur: “Tahran toplantısı, yerel ve içsel bir bölge güvenliğinin şekillenmesi yolunda bir adımdır.” Ve şu vurguyu yapmıştır: “Tahran’daki bu dörtlü toplantı, yerel ve içsel bir bölge güvenliğinin şekillenmesi sürecinde etkili ve önemli bir adım olabilir.”

2- Dr. Bakıri’nin bu toplantı ve toplantının düzenlenme zarureti hakkındaki açıklamaları, “meselenin özü” ve teorik açıklaması söz konusu olduğunda gereken bir girişim gibi görünmektedir. Lakin teori ve nazariyeden eylem ve pratik sahasına geçiş sırası geldiğinde, meselenin özü ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı’nın Tahran toplantısı ve hedefleri hakkında açıkladıklarıyla sadece farklı değil, bir o kadar da çelişkili görünen birkaç soru ortaya çıkmaktadır. Okuyun!

3- Güvenlik sağlama bahanesiyle ABD’nin varlığıyla mücadele etmekten söz ediliyor (!) ve şu talebin altı çiziliyor: Adı geçen üç ülke İran ile eşgüdüm ve ortak eylem içinde bölgenin güvenliğini elinde bulundurmalı ve Dr. Bakıri’nin tabiriyle, «güvenlik ve istikrarı ihlal eden her türlü yabancı müdahale ve nüfuza, özellikle ABD rejimine ve ayrıca Siyonist rejimin bölgedeki her düzeydeki rol oynayışına» karşı çıkmalıdır! Bu talep, her ne kadar uygun ve gereken bir görünüm arz etse de, birinci olarak; Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’nin kimliğiyle bağdaşmamaktadır. Zira adı geçen her üç ülke de ABD ve Siyonist rejimle yakın ilişkilere sahiptir ve ABD’den izin almadan, Siyonist rejimle eşgüdüm sağlamadan adım atmadıklarını defalarca göstermişlerdir. Suudi Arabistan hükümeti, İslam İran’a karşı yürütülen 12 Günlük ve Ramazan savaşlarında ABD’nin ortaklarından biridir. Türkiye, NATO üyesidir ve NATO, ABD ile Siyonist rejimin ülkemize yönelik son askeri saldırılarında tarafsız kalmamıştır. Pakistan, ABD’nin talimatıyla kara sınırlarını İran’a kapatmıştır ve saire…

Şimdi sorulması gereken şudur: Acaba adı geçen üç ülke ABD ve Siyonist rejime sırt mı çevirmiştir ve bölgenin güvenliğini sağlamak -ki bunun kesin şartı ABD’nin bölgeden çıkarılmasıdır- için İran’a katılmışlar mıdır?! Eğer bu sorunun yanıtı olumsuzdur ki, olumlu olduğuna dair hiçbir emare görünmemektedir, o halde onların Tahran toplantısına katılmaktaki gerçek hedefi nedir?!

4- İki ay önce Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, üst düzey yetkililerinin katılımıyla Suudi Arabistan’da “Mekke Paktı” adı verilen askeri paktı akdettiler. Mekke Paktı’nın ilan edilen en temel hedeflerinden biri, Suudi Arabistan’ı dış tehditlere karşı savunmaktır. İkinci soru şudur: Suudi Arabistan hangi dış tehditle karşı karşıyadır?! Suudi Arabistan hükümetiyle aynı çizgide olan ve tabiri caizse teyze-kız kardeş ilişkisi içinde bulunduğu ABD ve İsrail ile mi?! Suudi Arabistan hükümetinin tek çatışması, Yemenli devrimcilerle yaşadığı çatışmadır. Türkiye ve Pakistan da Mekke Paktı’nda, Suudi Arabistan’ı Yemenli devrimcilere karşı askeri olarak destekleme taahhüdünde bulunmuşlardı (!) -tabii Suudi Arabistan’ı sağdılar ve hiçbir şey yapmadılar, o ayrı bir konu-. Lakin işin can damarı şuradadır ki Yemenli devrimciler, İslam İran’ın müttefikleridir. Başka bir deyişle ve İmam Humeyni, aziz şehit ve Yüce Rehber tarafından her zaman vurgulanan “cephelerin birliği” (vahdet-i sahat) kuralına dayanarak; İslam İran, Lübnan Hizbullah’ı, Yemen Ensarullah’ı, Irak Haşdi Şabi’si ve Filistin direnişi, birkaç bedene üflenmiş ve tezahür etmiş “tek bir ruh”tur. Dolayısıyla adı geçen direniş güçleriyle ve bu cümleden olarak üç ülkenin Yemenli devrimcilerle mücadele etmesi, aynı zamanda İslam İran’la da mücadele ve karşı karşıya gelmek demektir. Öyle değil mi?! Eğer öyleyse ki öyledir, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’ndeki azizlerimiz şu soruya yanıt vermelidirler: Acaba Suudi Arabistan mazlum Yemen halkıyla mücadele etmekten vazgeçmiş midir?! Bu sorunun yanıtı olumsuzdur, dolayısıyla sonraki soru şudur: Tahran toplantısı, Yemen direnişinin tabelalı düşmanlarına karşı [korunan] bu ilahi harekete [Allah korusun] az önem verdiği algısı karşısında ne tür bir yanıt verecektir?! İran İslam Cumhuriyeti, Yemen direnişini savunmada kendine en ufak bir tereddüt dahi yol vermez; lakin adı geçen üç ülkenin Tahran toplantısına katılmasındaki hedeflerden birinin, İran’ın Yemenli devrimcilere az önem verdiğini empoze etmek olmadıklarının garantisi nedir?! Her ne kadar bu olay asla gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek olsa da…

5- Ve bu hususta söylenmesi gereken başka sözler de varsa da ve dinlenmeye değerse de kısa keserek şu nihai nokta ile yetiniyoruz: Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın Tahran’daki varlığı, İran İslam Cumhuriyeti’nin benzersiz kudretinden ve ABD ile Siyonist rejime dayattığı ağır yenilgiden kaynaklanmaktadır. Ve peki, neden?! Cesaretle söyleyebiliriz ki; Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, ABD ve onun batılı, İbrani ve Arap müttefiklerinin alanını daraltmıştır ve bu yolla onların ekonomik boğazına binen baskı, ABD ve müttefiklerini boğulma noktasına getirmiştir. Öyle ki, “Foreign Affairs” dergisinin yazdığı gibi, coğrafya ve İran’ın direnişi sadece ABD’nin savaş makinesini çıkmaza sokmakla kalmamış, aynı zamanda ABD ve müttefiklerini felç edici bir ekonomik baskıyla da karşı karşıya bırakmıştır. “New York Times”ın yazdığı gibi, ABD halkının yarısı bu savaşın yol açtığı sonuçlar yüzünden o kadar fakirleşmiştir ki hayatlarının zaruri ihtiyaçlarını bile satın alacak güce sahip değildir ve saire…

Bu günlerde ABD’de halk protestolarına ve bazı Avrupa ülkelerinde Trump’ın savaşını aptalca bulan, bunun hayat ve geçimleri üzerindeki yıkıcı etkilerini kınayan geniş çaplı ayaklanmalara tanık oluyoruz. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın Tahran toplantısındaki varlığı, savaş macerasının bir uzlaşmaya yakınlaştığı vehmini empoze ederek ABD ve müttefiklerine (her ne kadar geçici olsa da) bir nefes alma yolu açma gayesiyle bu açıdan değerlendirilmelidir. Tam burada Şirazlı Hafız’ın diliyle azizlerimize hitaben şöyle söylemek gerekir:

Su pınarı bu çölde çok uzaktadır, uyan!

Sakın çöl hortlağı serabıyla aldatmasın seni!

 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın