Rasthaber – Aslında başlıkta bana ilham kaynağı olan isme değinmek istiyorum öncelikle. Fehmi Şinnavi. Kendisinin, İslam Ümmetinin Yetimleri Kürtler isimli kitabı mutlaka okunmalı.Genelde Müslümanların özelde Türkiyeli yurttaşların bu konuda bilgi sahibi olması oldukça mühim. Zira Batı Asya denilince akla gelen ülkelerin önemli saç ayaklarından biri Türkiye herkesin çokça zikrettiği gibi. Meseleye ümmet cihetinden bakanlar için bu zaten bir vecibe.Peygamberin İslam’ı tebliğe başladığı andan itibaren, ayağının altına aldığını söylediği cahiliye davranışları; ırkçılık, kavmiyetçilik, atalara tapınma, gibi toplumsal birliği engelleyen, gayri ahlaki,gayri insani bu davranışlardı. Bunlar ümmet olmanın önünde büyük engel aynı zamanda. Yaratılışta, insanlıkta, hak ve özgürlükler bağlamında, hukuksal olarak eşit yurttaşlarıyız bu ülkenin. Bilişsel olarak tamam tabi ama uygulamada böyle olmadığı bir vakıa. En faşizan zihinde dahi bu fikirleri bulabilirsiniz. Mesele pratikte ne kadar uygulayabildiğimizde. Özelde Türkiye’nin genelde Batı Asya’nın kanatılan bu yarasına dair çokça yazmamız gereken şeyler var tabi Kürtler cihetinden. Esasen bu seferlik sadece bana ilham kaynağı olduğu için yazacağım mevzuyla da ortak kökten çıktığı için değinmek istedim.
Kürtler kadar olmasa da ötekileştirilen, Arap Baharı süreciyle çokça gündeme getirilen ki Arap Baharı bunu körükleyerek amacına ulaşmak da istedi, bir başka konuya değinmek istiyorum. Şiiler. Ya da daha genel ifade ile gayri Sünniler. Hem Gadir Hum Bayramı vesilesi hem de 2020′ den bu yana olan olaylar etkisiyle Şiilere karşı ötekileştirmenin hayli arttığını gözlemliyoruz. Açıkçası meselenin ne denli bir nefrete dönüştürülmeye çalışıldığının açığa çıkmasını sağladı yaşananlar. Kasım Süleymani’nin şehit edilmesi ile dünyanın dört bir yanında tutulan yaslar, Türkiye’de birilerinin hop oturup hop kalkmasına sebep oldu. Tüm dini angajmanlar dışında bakıldığında dahi Kasım Süleymani’nin şehit edilmesinin Batı Asya’nın tehdit edilmesi olduğunu anlayamayan bu zihinler meseleye vatan severlik boyutundan bile bakamadı. Türkiye genelinde baktığımızda meselenin ne anlama geldiğini bir kaç kesim anlayabildi elbette.
Sol Parti işin arka planına dikkat çekti. Sol’un Sol’u diyebileceğimiz isimler durumun “emperyalizmin dişini bilemesi” olduğuna vurgu yaptı. Vatan Partisi ve gençlik kolları olan TGB’nin çalışmaları Türkiye genelinde verilen en geniş ve en cesur tepkiydi. Farkındalık oluşturmak için üniversitede çalışma yapan başka bir grup göremedim. Saadet Partisi şehit vurgusu ile sahip çıktı ve Kenan Alpay’ın Akit tv’de Kasım Süleymani ile ilgili Temel Bey’i köşeye sıkıştırma çabaları Temel Bey’ in hakikatleri söylemesi neticesinde sonuç vermedi. Ancak gençlik kolları olan Agd bu konuda birlikte bir duruş sergileyemedi. Çünkü ‘Halep Kasabı’ iftirasına inananlar bu grupta da mevcuttu. Zaten Sağ’da işin vehametinin farkında olarak ciddi çıkışlar yapan başka bir parti olmadı. Atılan başsağlığı tweetleri 1 vardı. Meselenin emperyalizme vurgu yapılması, masaya yatırıp neler getireceği konusunda konuşulması noktasında Sağ sınıfta kaldı. Çünkü Sağ, Türk-İslam sentezinden çıkamıyor ve bu sentezin İslam kavramını emevizm olarak algılıyor. Atılan iftiralara dört elle sarılmaları bu yüzden. Tabi meseleye stratejik gerçeklikler penceresinden bakmalarına da engel oluyor bu durum. Bu yüzden Sol’un yapabildiği gibi “ mesele anti-emperyalizmse gerçekleri konuşmalıyız.” diyemiyorlar.
Esasen iş Sakife’de düğümleniyor. Bir çoğu bu yüzden Türk-İslam sentezinden çıkmak istemiyor. Farkında olmayanlar ise zaten cahilane bir mezhepçilik tutumu içerisinde. Muaviye’nin İslam’a ihanetinin de farkında araştırmacı zihinler. Buna rağmen emevist anlayışı İslam diye sürdürüyorlar. Yakın zamanlı gelişmelere karşı bu anlayışın takipçilerinin ortak bir sloganı da oluştu zihinlerde: “ Devrimi nasıl Sünni Türkler değil de Şii İran yapar?!” Üstelik bu hastalıklı düşünceyi dahi yanlış argümanlar üzerine kurdular. Devrim sadece Şii kesimin değil Sol’un ve Sünnilerin de desteği ile gerçekleşmişti. Devrimden bu yana oluşan kıskançlık nefrete dönüştü. Zira devrim dünyanın dört bir yanında yankı buldu. Devrimden sonra Müslümanların gündemini anti-emperyalizm, anti-kapitalizm, anti-siyonizm kavramları çokça meşgul etmeye başladı. Saltanatçı İslam anlayışının sorgulaması daha çok yapılmaya başlandı. Müslümanlar devleti ayakta tutan şeyin adalet ve ekonomi olduğunu öğrendiler. Bu durum dünya genelinde Şii nüfusun artışına da sebep oldu. Tabiki bundan en çok etkilenen komşu ülke Türkiye oldu. Bu sadece mezhepsel bir değişim değildi temelde. Bu değişimin sebebi hayatın tamamını kapsayan bir İslam anlayışının zihinlere dahil olmasıydı. Batı’nın oluşturduğu yapay kavramlar ile Batı’nın savaşında yer alan kişilere İslam’ın kendi siyasi kavramlarını sundu devrim. Siyasi kavramlar ve tutumlarda iki uçtan birini seçmek zorunda bırakılan Türkiye Tarihi’ni gözler önüne seriyor ve Kuran’ın perspektifini bahşediyordu. Egzistansiyalist/Kapitalist uç ile Radikalizm arasında sıkışıp kalan zihinlere hayatın her alanında İslami tasarımlar, çözümler,kavramlar ve bakış açısı sunan bu devrim Müslümanlara sorgulamayı öğretiyordu. Böylece başlayan sorgulama elbette rahatsızlık veriyordu.
Bugün Kasım Süleymani’ nin şehit edilmesinde, İran’a uygulanan yaptırımlarda, Irak’taki üslerin kovulması için başlatılan süreçte, Lübnan’ın yaşadığı siyasi-ekonomik kriz ve son olarak Beyrut’taki patlama ve sonrasında Hizbullah karşıtı söylemle çıkarılan sokak eylemlerinde Müslümanların iki tür tavır içinde olduklarını görüyoruz.Birisi ne olursa olsun “ Hizbullah ve İran İsrail ile gizli müttefik. “ söylemine sıkı sıkı sarılanlar, diğeri olaylara Direniş Cephesi tarafından bakanlar. Esasen Fetö’nün söylemi: “ Cennetin yolu İran’dan geçse cennete gitmem. “ anlayışını devam ettiriyor ilk anlayışa sahip zihinler. Mezhepçilikten çıkamıyorlar.Bugün Abd’nin gücü /imkanları bu zihniyete verilse ne değişirdi? Cevabı tarihte Müslümanların kurdukları devletlerde saklı. Çünkü emperyalist anlayış öyle tutunur ki zihinlere kendine muhalif kendini sorgulayan kendine karşı çıkan her anlayışı ötekileştirir ve etiketler. Hedef gösterip psikolojik şiddet uygular. Diyanet bununla mücadele etmek için geçmişte adımlar attı. Sürekli mezhepçiliğin yanlışlığına vurgu yaptı, Caferi mezhebini hak mezheplerden saydı ve Diyanet Yayınları’ndan bir Caferi İlmihali çıkardı. Ancak temelde Diyanetin cemaatler ve tarikatler tarafından baskılandığı bir gerçek. Bir ilahiyatçının da yakın zamanda vurguladığı gibi, ‘Bir Fetö gitti. Bin Fetö geldi.’ Geçmişte cemaatlerin kışkırtmasıyla alevlenen , 6. Filo olayları ve Sivas Katliamı olayları Diyanetin liyakat ve titizlikle halkın güvenini kazanarak bilinçlendirmede geç kalmaması gerektiğine dair işaret fisekleriydi aslında. Türkiye’ nin ırkçılık ve mezhepçilik üzerinden çıkarılmak istenen provokasyonlara karşı çok dikkatli olması gerekiyor. Sünni anlayışın temellerine sızmış emevist artıkları temizleyip Maturidi/ Eşari tanımını özüne kavuşturması gerekiyor. Sünni olmayan birinin kimliğini gizlemek zorunda kalmadan eğitim alabilmesi, çalışabilmesi ve ibadet edebilmesi ancak böyle mümkün. Sünni ekolün ehli kıble anlayışını gizleyerek mezhepçilik yapanlara Diyanet fırsat vermemeli.
Emperyalizmin eli ayağı bu coğrafyadayken İran ve Türkiye işbirliği ile sünni-şii çatışmasının önüne geçilmeli. Mezhebi, ırkı, dini, siyasi görüşü sebebiyle hiçbir insanın ötekileştirilmediği bir Türkiye mümkün. Bunu başarabiliriz.
Sena Kılınç
