Türkiye Yemen’le Savaşa Mı Giriyor?

İsrail ve ABD’nin bölgedeki savaşı Kızıldeniz’e sıçrarken, Ensarullah’ın ablukasıyla sıkışan Suudi Arabistan çareyi Washington icazetli 14 devletlik yeni bir askeri ittifakta buldu. Yeni Osmanlıcılık hayalleriyle bu projeye hızlıca dahil olan AKP iktidarı ise savaştaki safını yine açıkça belli ediyor.

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman.

Vurulan petrol tankerleri, Kızıldeniz’de kapanan vanalar, Riyad’da acilen kurulan ittifaklar…

İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik başlattığı savaş Ortadoğu’yu ateş çemberine alırken, bu gerilimin son cephesi de Kızıldeniz’de açıldı.

Yemen’i 12 yıldır açlığa, yıkıma ve istikrarsızlığa mahkum eden Suudi Arabistan öncülüğündeki abluka, Ensarullah hareketinin devreye soktuğu karşı hamleyle yeni bir evreye girdi.

Ensarullah’ın duyurduğu Kızıldeniz ablukası Suudi Arabistan’ın ticaret hattını keserken, Riyad ise çareyi yeni bir askeri ittifak kurmakta buldu. ABD ve İsrail’in müttefiği Riyad’ın peşine takılanlardan biri de AKP iktidarı oldu.

Hal böyle olunca ortaya da birçok soru saçıldı.

Halihazırda bir süredir Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan’la yürüttüğü “normalleşme” adımlarını yeni bir ittifaka evriltmeye çalışan Ankara’nın, Yeni Osmanlıcılık hayalleriyle balıklama atladığı bu yeni serüven Türkiye’yi nereye sürükleyecek?

ABD’nin gölgesinde, Suudi sermayesinin “sponsorluğunda” kurulan bu 14 ülkeli yeni deniz gücü ne anlama geliyor?

Türkiye, Yemen’le, dolayısıyla İran’la fiili bir savaşa mı giriyor?

Maliyet ve riskler paylaştırılıyor

Bugün Riyad’ı panikle masa kurmaya iten sürecin fitili, Suudi Arabistan’ın Sana Uluslararası Havalimanı’nı hedef almasıyla ateşlendi.

Ensarullah’ın Askeri Sözcüsü Yahya Seri’nin 20 Temmuz’da yaptığı açıklama, yıllardır süren kuşatmaya, sivil katliamlara ve açlık politikalarına karşı yeni bir denklemin kapısını araladı. Halka yönelik ablukanın gayrimeşru olduğunu belirten Seri, Suudi Arabistan’a karşı Kızıldeniz’de abluka başlattıklarını ilan etti.

Ablukayı delen Suudi Arabistan tankerleri vuruldu, ticari gemiler geri dönmeye zorlandı. Bunun üzerine Suudi yönetiminin öncülüğündeki Arap Koalisyonu da Ensarullah’ın kontrolündeki bölgelere saldırılar düzenledi.

Bu restleşmenin ardından savaş doğrudan Suudi ekonomisinin kalbine yöneldi. Ensarullah, Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz kıyısındaki Cazan ve Yenbu kentlerindeki milli petrol şirketi Aramco’ya ait kritik tesisleri balistik füzeler ve İHA’larla vurdu.

ABD-İsrail ekseninin İran’la tırmandırdığı savaş nedeniyle Hürmüz Boğazı halihazırda fiilen işlemez durumda. Küresel petrolün yüzde 20’sinin geçtiği bu kapı kapanınca, Riyad can havliyle petrol ihracatını Kızıldeniz kıyısındaki Yenbu limanına kaydırmıştı.

Ancak Ensarullah’ın hamleleri, Suudilerin “B planını” da çöpe attı. İşin boyutu, Ensarullah’ın Babülmendep’ten geçen gemilerden “geçiş ücreti” alma planlarını duyurmasıyla daha da büyüdü.

Yıllardır Yemen’i boğan Suudi Arabistan, yarattığı krizin maliyetini Kızıldeniz sularında ve bizzat kendi topraklarında ödemeye başladı. İşte tam da bu noktada Riyad, çözümü maliyet ve riskleri paylaştıracağı “çok uluslu bir ittifakta” buldu.

51 ülke davet edildi: Riyad öncülüğünde 14 devletlik ittifak kuruldu

Suudi Arabistan enkazın altında kalmamak için 28 Temmuz’da Riyad’da 51 ülkenin davet edildiği, 43’ünün katıldığı acil bir toplantı düzenledi.

Toplantıdan çıkan sonuç ise “Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı” adı verilen yeni bir oluşum oldu.

Aralarında Türkiye, Pakistan, Mısır, Kuveyt, Bahreyn, Cibuti, Somali, Sudan ve Ürdün’ün de bulunduğu 14 ülke, bu oluşuma destek verdiklerini ilan eden ortak bir bildiriye imza attı.

Resmi açıklamalara bakılırsa bu ittifak “deniz yollarının güvenliğini” ve “seyrüsefer serbestisini koruyacak”. Fakat ortada birçok soru işareti bulunuyor. İttifakın misyonuna dair henüz kapsamlı bir açıklama yapılmazken, “müttefik” devletlerin bu oluşuma ne kadar kaynak ayıracağı, ne gibi görevler üstleneceği henüz kamuoyunca bilinmiyor. İttifakın bir gemiye eskortluk yapmaktan öteye geçip geçmeyeceği, yani Ensarullah ile doğrudan askeri bir çatışmayı göze alıp almayacağı ise en büyük soru işareti.

Üstelik Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Umman gibi Körfez’in kritik aktörlerin, ateşe fazla yaklaşmamak için şimdilik bu anlaşmaya imza atmaktan kaçındığı görülüyor.

Projenin ipi Washington’dan mı tutuluyor?

Masada “İslam ülkeleri” olsa da, projenin ipleri Washington’a uzanıyor.

İttifakın kurulduğu günlerde Suudi Savunma Bakanı Halid bin Selman’ın Washington’da ABD Başkanı Donald Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance ile acil bir toplantı yapması, bu yapının ABD icazeti olmadan kurulamayacağının ilanı niteliğinde.

ABD’nin Körfez ülkelerine sağladığı “güvenlik şemsiyesinin” İran füzeleriyle delinmesinin ardından bölgede yeni bir arayışa girildiği biliniyordu. Bölgesel ittifakların, denge siyasetlerinin, tam boy teslimiyetlerin tartışıldığı bir ortamda kurulan bu ittifak, görünüşte “Müslüman ülkelerin kendi kendine yetmesi” ambalajıyla sunulsa da özünde ABD’nin bölgedeki askeri yükünü hafifletecek, Washington’ın çıkarlarını yerel orduların kanıyla koruyacak bir “taşeron” projesi.

Kurulan yeni ittifak Amerikan şemsiyesini reddetmek bir yana, Tel Aviv ve Washington’a kanlı politikalarını devam ettirebilmek için dolaylı bir güvenlik kalkanı sağlıyor. Çünkü Kızıldeniz’de Ensarullah’ın durdurulması en çok İsrail ve ABD’ye yarıyor.

‘Müslüman Dörtlüsü’ de yanyana geldi

Bölgenin askeri ve demografik açıdan güçlü devletleri arasında bulunan Türkiye, Pakistan ve Mısır’ın bu masaya oturtulması tesadüf değil. Suudi zenginliğinin, bu üç ülkenin askeri kapasitesiyle birleştirilerek Kızıldeniz’de Ensarullah’a ve dolaylı olarak İran’a karşı bir kalkan yaratması isteniyor.

Öte yandan 2024’ten beri Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında ortak bir savunma anlaşmasına yönelik görüşmeler halihazırda devam ettiriliyor. Hedefin Pakistan’ın nükleer ve askeri gücünü, Türkiye’nin sanayi ve özel olarak savunma sanayisi kapasitesini ve Suudi Arabistan’ın sermayesini tek potada birleştirmek olduğu da biliniyor.

Nitekim Pakistan, bu strateji doğrultusunda çoktan somut adımlar atmış, Suudi Arabistan’a 8 bin asker, JF-17 savaş uçakları ve hava savunma sistemleri konuşlandırmıştı.

Ayrıca Türkiye-Mısır hattında son aylarda hızlanan diplomatik ve askeri normalleşmenin, Doğu Akdeniz’deki Yunanistan-İsrail-Kıbrıs eksenine karşı bir manevra alanı olduğu da konuşuluyor.

Dış basında “Müslüman Dörtlüsü” olarak anılmaya başlanan bu ittifak girişimi henüz kemale ermese de Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Kızıldeniz’de kurulan bu 14 devletlik ittifakta bir araya gelmesi dikkat çekiyor.

Üstelik Ankara’nın bu bölgedeki askeri hareketliliği masadaki imzalarla da sınırlı değil. Enerji arama faaliyetleri kapsamında Somali açıklarına gönderilen ve halihazırda bölgede devriye gezen Türk savaş gemileri de şu anda Afrika Boynuzu kıyılarında faaliyet gösteriyor.

Ankara safını belli ediyor: Önce Karadeniz, Şimdi Kızıldeniz

Ankara’nın Suudi merkezli bu ittifaka yeşil ışık yakması, dış politikada ciddi bir manevra olarak değerlendiriliyor.

Kısa bir süre öncesine kadar Batı ile sorun yaşayan komşularıyla dengeli ilişkiler yürütmeye çabalayan Türkiye, Amerikancılığın gazına bastıkça tarafını açık etmeye ve Yeni Osmanlıcılık hülyalarıyla tehlikeli sularda yüzmeye başladı.

Karadeniz’de Rusya’ya karşı Ukrayna cephesinde konumlanmaya başlayan Ankara, şimdi de dahil olduğu bu ittifakla Ensarullah ve İran’a karşı mevzide yerini alıyor.

Yemen’e, yani İsrail’e karşı direnişin en aktif üyelerinden birine karşı Suudi Arabistan saflarında fiili bir savaşa girmek ülkemizi aynı zamanda ABD’nin İran’ı kuşatma stratejisinin “zorunlu” bir parçası haline getiriyor.

Dikkat, neyin önemli olduğunu kavradığımızda ortaya koyduğumuz bir refleks. Bugün yaygın medya sürekli bir bombardıman halinde, mütemadiyen dikkatimizi dağıtıyor. soL Haber’in amacı, tam zıttı. Hayatımızı değiştirebilmek, dolayısıyla hayatı gerçekten kavrayabilmek için esas önemli olana bakıyoruz.

Bugün Riyad’da atılan o imzalar, “bölgesel barış” veya “ticaretin güvenliği” yalanlarıyla pazarlanıyor. Ancak tarihin ve sahanın gerçekleri çok daha çıplak: Kurulan masalar Ortadoğu’ya barış değil, emperyalizmin çıkarları uğruna akıtılacak yeni kanlar vaat ediyor.

 

sol

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın