Yolculuk

rasthaber
Rasthaber –  Parti –1: Doğru tanımı 
BismillahiRahmanniRahim. 
 “Ha-Mim-Ağın-Sin-Kaf,” (şura-1-2) 
Bu yazıma başlarken, yazımı okuyan kardeşlerimin bazı şeyleri dikkate alarak, sabır ile okumalarını rica etmekteyim.  
Yazı yazmak, insanın içinden gelen bir ilham doğrultusunda, taştan fışkıran bir pınar gibidir. Kimileri kendi ilmi birikintileri doğrultusunda, kimileri yaşamış olduğu hayat tecrübeleri doğrultusunda, kimleri ise ilahi veri, ilham doğrulusunda yazar ve kendi iç dünyevi zenginliklerini insanlar ile paylaşır. Her yazının bir ruhu ve verdiği bir mesajı vardır. Fakat bu mesajı görmek, anlamak veya okunan yazıları özümlemek, zoraki veya sadece okudum ile gerçekleşen bir amel değildir.  
“Yazı yazmak” ve “yazılanı okumak”. Her yazı yazan kişi için yazı yazmak sadece yazmak için yapılan bir amel veya sadece bir sayfayı karalamak değildir.  Aynı zamanda herhangi bir yazıyı okurken de zorlamayla kavranacak ya da özümlenecek bir amelde değildir. Yazar, kendi zengin ruhu dünyasındaki özgürlüğü kadar yazar, her okuyanda kendi bilgi dağarcığının kavradığı kadarını anlar. 
****** 
İç dünyamızı etkileyen, aynı zamanda hayatımıza yön veren ana unsurlar vardır. Bu unsurlar madde alemimizdeki yaşantının ruh alemindeki özgürlüğümüzü etkileyen unsurlardır. (Parametrelerdir). Bu unsurlar, yaşadığımız çevre, bu çevredeki gelişen ve oluşan her türlü olay ve nesneler bakışımızı & kavrayışımız, aldığımız (aile, çevre, okul) eğitimlerle oluşturduğumuz amellerle oluşan tecrübelerimiz ve de inancımızla madde halimizin ruhumuz ile oluşturduğu bağlantının derinlikleridir. Dolaysı bu çerçevede düşüncelerimizin bizde oluşturmuş olduğu “doğrular” çerçevesinde yaşantımıza anlam, şekil vermekte ve inandığımız bu doğrularla hayatımıza yön vermeye çalışmaktayız.   
“Su içmek” dediğimizde anlaşılan şey nedir diye sorsak; kimisi “susamak” kimisi “içinin yanması”, kimisi “hastalığının gereksinmesi”, kimisi “hayatta kalmanın ana gereksinmesi” der. Fakat herkes düşüncesinde haklıdır. Çünkü herkes kendi konum ve doğrusu istikametinde “su içmek” sözünü kavrar. Fakat herkesin verdiği tanımlamanın dayandığı konu; su, insanın hayati gereksinmesi olduğudur. Fakat tanımdaki farklılıklar, kişilerin kişisel doğruları neticelerinde oluşan bir tanımlamadır.  
“Ağızımın tadı tuzu kalmadı” dediğimizde anlaşılan, kimisin ağızına aldığı her yenecek, içecek şeyin tatlarını algılanmamasını anlar, kimisi de yaşadığı sorunlardan ve çetin sıkıntılardan dolayı hayatının tadı kalmadığını anlar. Her iki açıklamada kişilerin konumları istikametinde doğrudur. Ama neticede iki tanımlamanın dayandığı konu; bir sıkıntıyı belirtir. 
Başka farklı bir örnek verirsek, bir grup insanı, farklı noktalarından kapalı ve karanlık bir odada bulunan bir filin sadece dokunma yoluyla tanımını yapmalarını istediklerinde; odaya ilk giren kişi, filin hortumunun dokunur ve derki bu yaratık bir boru şeklindedir, ikinci şahıs filin ayaklarına dokunur ve derki bu yaratık sütün şeklindedir. Üçüncü şahıs odaya girer ve filin kulaklarına dokunur ve derki bu kanatlı bir yaratık. Dördüncü şahıs ise kuyruğuna dokunur ve derki bu sürüngenimsi bir yaratık.  
Şimdi bu durmada kim haklı? hortum diyen mi? sütün diyen mi? yoksa kanatlı diyen mi? ya da Sürüngenimsi diyen mi? 
Odanın ışığı yakıldığında, verdikleri bilgilerin fiilden çok uzak olduğunu tam olarak görürler ve de bu bir fil’ imiş derler.  Çünkü herkes kendi ellindeki veriler doğrultusunda bir tanım yapmıştır fakat genel fotoğraftan çok uzak bir tanım.  Verilen bu farklı detayın negatif olması genel anlamın negatif olması değildir. Yapılan bu tanımlar filin gerçekliğini etkilemez. Fakat tanımlama, eksiktir, kısmidir, asli olan (hakikat) değildir. 
Bu yazımda vermek istediğim mesaj; Sahip olunan verileri hangi araç ve gereçle nasıl kavradığımız değildir! (Bizi etkileyebilir) Fakat Yukarda açıkladığımız gibi herkes kendi konum doğrultusunda oluşturduğu veri tabanlarıyla olayları kavramakta ve yorumlamaktadır. Fakat İnsan oğlu kendisindeki barındırdığı (sahip olduğu) veri tabanı bilgilerini (kişisel doğruları), kendisini (Ruhunu) nasıl etkilemektedir? Kendinde barındırdığı bu bilgiler, onu nankör mü kılmaktadır!? bencil mi kılmaktadır? Kibirli, kendini beğenmiş ben her şeyi bilirim mi dedirttirmektedir? Kıskanç ve Zalim mi kılmaktadır? Korkak ve çekingen mi kılmaktadır? Yoksa o bilgiler, o kişiye kendisinin daha bilmedikleri olduğunu ve daha çok öğrenmesinin, ileriye gitmesini mi teşvik etmektedir.? 
Asıl soru! kendi sahip olduğum veri tabanı bilgilerim beni nasıl yönlendirmektedir? Hakikati gerçek manada aramamı ve görmemi mi sağlamakta? yoksa benim “Veri tabanı bilgilerim” hakikatin kendisi mi dedirttirmektedir? Bir örnek verir isek; İnanların çoğu Dinin tanımını mezhepsel “doğruları” ile yapmaktadır. Yani asıl fotoğrafı Mezhep görüp, İslam’a bakmakta asıl olan hakikati görmemektedir. 
Ne yazık ki bunu sebebi bizler-insanoğlu, nefsimizin aracılıyla üzerimize örtüğü karanlık hicap tarafından kendi hakikatimizi görememekteyiz! Basiret nurumuzu köreltmekteyiz, kendi sınırlı bilgimizi kullanarak, kelimelerle kendimizi karanlık bir odaya hapis etmekteyiz. Olayları kavrarken, nefsimizin bizleri yönlendirdiği şekilde olayları (göreceli, eksik, kısmi) anlamakta ve karar vermekteyiz.  
Bu karanlık oda, bilgilerimizin bizde, ağırbaşlılık, olgunluk, tevazu oluşturması yerine, kendini beğenen, büyüklenen, ukala, ben her şeyi en iyi bilirim ve de her zaman haklıyım diyerek tabular ile kendi zindanımızı oluşturmakta, dolayısı ile bu bilgiler bizde, nurani aydınlatıcı bir lamba görevi görmekten çok, fikir özgürlüğümüzü kısıtlayan, nefsimizi büyülten ve ruhumuzu karalatıp, bizleri kara cahil (kör) yapan bir araç olmaktadır. Dolaysıyla kendi iç dünyamızı dahi aydınlatamamaktayız. Allah (cc), birçok ayetinde bu olayı şöyle açıklar;  
“O da “Ey Rabbim! Ben (dünya hayatında gözleri) görmekte olan biriyken, şimdi beni niye kör olarak haşrettin?” diye (soracaktır). (Ta-Ha 125) “Kendilerine verilen ilmiden sonra onlar, aralarındaki hırs ve haset yüzünden, ayrılığa düştüler”. (Sura-14, Casiye-17, Al-i İmran 19) “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? (Furkan-46) 
İnsan oğlu nasıl olurda kendisini bu hallere sokabilir ve görebilir? sahip olduğunu düşündüğü İlminden dolayımı? yoksa teknolojik buluşlarından dolayımı!? yoksa mal-mülk sahip olduğunu düşündüğünden dolayımı? yoksa iktidar sahibi olduğunu düşündüğünden dolayımı? 
İnsan oğlu, Melekleri ve cinleri kendine secde ettirenin kendisinin mi olduğunu sanıyor? Nasıl olurda insan kendisini üzerindeki ilahi tecelliyi “isimleri” unutur ve göremez? 
Ay, gece karanlığında güneşe karşı, “bak ben senden daha aydınlığım ve nurluyum” diyerek böbürlenir, Güneş ise ona tatlı bir tebessüm eder ve “biraz sabır et” der. Gün olunca ay ile güneş arasındaki hicap kalkınca, ay var olduğu halde yok olur, Güneşin nuru ve aydınlığı her yeri kaplar. Güneş evrensel boyuta nuruyla Ay’ı bile içine alır, Ay güneşin nurundan feyizlerin ve güneşin nurunun içinde yok olur, gece olunca, ay güneşin nurundan feyizlinmiş olduğu halde güneşin nurunu yansıması ile dünyada gece ortalığı aydınlatır. Fakat zavallı ay bunu bilincinde olmadığı için güneşin tecellisi olan “aydınlığını” sahibi kendi olduğunu sanır. Ay’ı yörüngesinde tutanın ve o’na gerekli olan nuru verenin ve de kendi varlığının sahibinin güneş olduğundan habersizdir. Yani Kapsayanda kapsananda güneştir. 
İşte insan oğulda Ay’ın misali, ilahi nurdan feyiz (ilim, bilim varlığını oluşturan tüm gücü) alan ve kendine ait olmayan bu güç ile nefsini ilahlaştırıp kendine hayatı ve ilmi verenin Allah olduğunu unutur. Kendini ilah ilan eder ya da kendine ilahlar icat eder.  
Bizlerin iç dünyasını “hayal dünyası” oluşturan parametrelerin ana kaynağı, yaratılışımızın doğasından kaynaklana ikisi bir arada olan yolculuğundan oluşur. Maddi & Ruhani yolculuğu.  
İnşallah devam edecek…. 
Mustafa Kemal TASPINAR 
Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın