İslami İran’a yönelik alçakça saldırıyla başlayan savaş gittikçe şiddetleniyor. Amerika ve Siyonist rejimin başını çektiği şer cephe darbe alıp kan kaybettikçe daha çok panikliyor, umutsuzluğa kapılıyor. Bu panik, umutsuzluk ve hayal kırıklığı şer cepheyi agresifleştiriyor, daha çılgın saldırılara yöneltiyor.
İslami İran ve Direniş Cephesinin destansı cihadı ve bu cihada İslam dünyasında oluşan sempati ve hatta katılım arttıkça Amerika ve Siyonist rejimin tehdit dili daha da iğrençleşiyor. Bu şer güçler İran İslam Cumhuriyetini taş devrine çevirmekle tehdit ediyorlar, nükleer silah şantajını gündeme getiriyorlar, böylece İran İslam Cumhuriyetinde, Hizbullah ve direniş cephesi saflarında, İslam dünyasında yoğun bir korku atmosferi oluşturmaya, yenilgilerini galibiyete çevirmeye çalışıyorlar.
Bu algı, şeytani güçlerin taktiğidir. Korku atmosferi oluşturup yıldırmak, sindirmek, teslim olmaya zorlamak. Tarihte bu kafirlerin ataları da aynı yöntemi Müslümanlara karşı sayısız defa hayata geçirmeye kalkışmışlardı. Aynı taktik Resulullah’ın zamanında da yaşanmıştı.
Uhud Savaşında Müslümanlar yenilmemişler ama ağır bir yara almışlardı. İslam Ordusunun en cesur pehlivanları ya şehit olmuşlar ya da yaralanmışlardı. Hazreti Hamza, Musap gibi savaşçı yiğitler şehit olmuş, Hazreti Ali gibi düşmanın korkulu rüyası pehlivanlar yaralanmışlardı. Her şeyden önce Peygamber-i Ekrem yaralanmıştı. İslam Ordusu çok sayıda şehit vermişti. Müslümanlar savaş yorgunu olarak Medine’ye doğru geri çekilmişlerdi.
Mekke Şirk Ordusu, Müslümanların bu durumundan cesaret alarak Medine’ye saldırma arzusuna kapılmıştı. Müşrikler Medine’ye saldırıp Müslümanların işini bitirmek istiyorlardı. Bundan ötürü ilk önce ajanlarını ve Medine’de yaşayıp düşmanla iş birliği içindeki münafık kişileri Medine halkının içine sokup korku pompalamaya başladılar. Halkı korkutup ümitsizliğe düşürmek, böylece genç İslam Devletini halkın desteğinden yoksun bırakmak ve öldürücü darbeyi daha kolaya vurmak istiyorlardı.
Ama bilmedikleri, anlamadıkları bir gerçek vardı. Ne kadar ağır bir yara almış olsalar olsun, İslam savaşçılarının asla ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmayacağı, Allah’a dayanan güvenen Müslümanlar için pes etmenin, yenilgiyi kabul edip kaçmanın söz konusu olamayacağı gerçeği…
Mekkeli Müşriklerin algı ve korku oluşturma çabaları kalplerinde hastalık bulunan küçük bir kesimin dışında Müslümanları etkilemedi. Müslümanlar, “Biz Allah’a güveniyor ve dayanıyoruz. Allah bize yeter” dediler.
Peygamber Aleyhisselam, “Uhud’da bulunanlar, yaralılar dahil, toplansınlar, düşmanı kovalayacağız” diye emir buyurdu. İslam Askerleri en ufak bir tereddüde kapılmadan hemen toplandı ve İslam Ordusu Medine dışında bekleyen düşman ordusuna doğru yürüyüş başlattı. İslam Ordusunun büyük bir moralle geldiğini duyan şirk ordusu paniğe kapıldı, ümidini yitirdi ve kaçmaktan başka çare bulamadı.
Saha aynı gerçeklerin bugün de yaşandığını göstermektedir. Düşmanın tüm algılarına, korku ve panik oluşturma çabalarına, alınan ağır darbelere, büyük fedakarlıklara rağmen İran İslam Cumhuriyetinde, Lübnan’da, Yemen’de, Filistin’de, Irak’ta ve direnişin bayrak kaldırdığı diğer yerlerde Müslümanlar korkmuyor, yılmıyor, pes etmiyor, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” diye haykırarak düşmana meydan okuyor, destanlar yazıyor, şer cephesine ölümcül darbeler vuruyor, düşmanı umutsuzluk ve paniğe düşürüyor.
Müslümanlara, Allah’ın dostlarına, cihadı kuşanan yiğitlere yakışan da budur.
Sadullah Aydın/doğruhaber
