Daha önce İsrail kamuoyunda, İran’ın 40 günlük savaşın sonunda “zafer” veya “stratejik üstünlük” olarak yorumlanacak bir kazanım elde edebileceğine dair beklenti oldukça düşüktü. İsrail’in medya ve siyasi çevreleri, son yıllarda İran’ı sürekli baskı altında, kısıtlanmış ve kontrol edilebilir bir aktör olarak resmetmek üzerine kurgulanmıştı. Bu medya algısı, aslında hem iç kamuoyunu yönetmek hem de İran’a karşı psikolojik caydırıcılığı artırmak amacıyla yürütülen daha geniş kapsamlı bir stratejinin parçasıydı.
Böyle bir atmosferde, İsrail medyasında yayımlanan ve Times of Israel’in de aktardığı anket sonuçları büyük bir yankı uyandırdı. Ankete katılan İsraillilerin yüzde 92,1’i, İran’ın savaşta “kazanan” tarafta olduğunu veya en azından “daha fazla avantaj elde ettiğini” düşünüyor. Ayrıca, katılımcıların yüzde 82,9’u, savaşın sonucunda İsrail’in uzun vadeli güvenliğinin zarar gördüğüne inanıyor. En dikkat çekici nokta ise, sağcı seçmenler ve Netanyahu destekçileri arasında bile yüzde 93,1 gibi büyük çoğunluğun, İran’ı savaşın kazanan tarafı olarak değerlendirmesidir.
Bu veriler, kamuoyu analizi açısından kritik bir mesaj barındırıyor: Zafer veya yenilgi algısı, her zaman salt askeri gerçeklere dayanmaz; aksine, büyük ölçüde anlatı inşası, medya ve psikolojik savaşın etkisi altında şekillenir. Bu çerçevede, bugün İsrail toplumunda gözlemlenen durum, yalnızca askeri bir yargıdan ibaret değil, daha ziyade psikolojik ve sosyolojik düzeyde gerçekleşen bir algı değişiminin yansımasıdır.
Geçtiğimiz yıllarda Siyonist rejim medyası ve onunla birlikte hareket eden sosyal medya platformları, İsrail’in İran karşısındaki teknolojik ve istihbari üstünlüğüne dair bir imaj çizmeye yoğunlaşmıştı. Bu anlatı; istihbarat kabiliyeti, hava gücü ve İsrail’in savunma caydırıcılığı gibi unsurlar üzerine inşa edilmişti. Ancak son gelişmeler, bu anlatının kamuoyu nezdinde ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya kalmasına neden oldu.
Buna karşılık İran; füze caydırıcılığı, savunma kapasitelerinin geliştirilmesi ve dış baskı altındayken ulusal birliği koruma yeteneği gibi çeşitli unsurlara dayanarak, gücüne dair çok daha farklı bir tablo ortaya koymayı başardı. Bu tablo, Batı medyasında aynı şekilde yansıtılmasa bile, bölgesel düzeydeki toplumsal algı üzerinde etkili bir rol oynamıştır.
Bu noktada en kritik mesele, İsrail toplumundaki “güvenlik algısı” meselesidir. Kamuoyu nezdinde güvenlik, yalnızca doğrudan bir tehdidin yokluğu anlamına gelmez; aynı zamanda istikrar, öngörülebilirlik ve geleceğe duyulan güven hissiyle bütünleşiktir. Bir toplumun yüzde 80’inden fazlası uzun vadeli güvenliklerinin zarar gördüğüne inanıyorsa, bu durum ulusal güvenlik temellerinde psikolojik bir sarsıntı yaşandığının açık bir göstergesidir.
Öte yandan, anketin bir diğer dikkat çekici yönü, İsrail’deki farklı siyasi partiler arasındaki göreceli uzlaşıdır. Sağ kanat destekçileri ve Netanyahu kabinesine yakın çevreler arasında bile büyük çoğunluğun İran’ı kazanan taraf olarak görmesi, bu algının belirli bir siyasi kesimle sınırlı kalmadığını, aksine toplumun geniş katmanlarına nüfuz ettiğini göstermektedir.
Mevcut durum, “algı savaşı” ve “psikolojik caydırıcılık” teorileri çerçevesinde analiz edilebilir. Bu teorik çerçevede zafer veya yenilgi, yalnızca savaş meydanında tanımlanmaz; aynı zamanda aktörlerin zihninde ve kamuoyunun algısında da şekillenir. Bir başka deyişle, eğer bir taraf, bir çatışmanın sonucuna dair baskın anlatıyı karşı tarafın kamuoyuna yerleştirmeyi başarırsa, stratejik hedeflerinin önemli bir kısmını gerçekleştirmiş sayılır.
Herhangi bir toplumun (özellikle de kendisini bölgesel bir aktörle sürekli çatışma halinde tanımlayan bir toplumun) karşı tarafın üstünlük kazandığı sonucuna varması, çok ciddi siyasi ve stratejik sonuçlar doğurabilir.
Politika düzeyinde, bu tür algılar devletlerin güvenlik, askeri ve diplomatik alanlardaki tutumlarını doğrudan etkileyebilir. Kamuoyundaki endişelerin artması, karar vericiler üzerindeki baskıyı artırarak mevcut stratejilerin revize edilmesine yol açabilir. Öte yandan bu durum, güvenlik atmosferinin sertleşmesine ve bölgedeki gerilim sarmalının derinleşmesine de neden olabilir.
Sonuç olarak söylenebilir ki; bu anket sonuçları, istatistiksel detaylarından bağımsız olarak, İsrail toplumunun bölgedeki güç dengesine dair kamuoyu algısında çok önemli bir değişim yaşandığını göstermektedir. Eğer bu durum kalıcı hale gelirse, Ortadoğu’nun güvenlik denklemlerini şekillendiren temel unsurlardan biri olabilir ve siyasi gerçekliklerin şekillenmesinde “anlatılar” “askeri güç” kadar önemli bir rol oynayabilir.
