Amerika’nın saldırılarına yanıt verilmesi talebinin kamuoyunun ana taleplerinden birine dönüştüğü bu günlerde, Mevlevi Abdülhamid’in intikamdan kaçınılması ve müzakere yoluna dönülmesi yönündeki son açıklamaları bir eleştiri dalgasına yol açtı. Eleştirmenler, bu tutumların ülkenin içinde bulunduğu savaş koşullarıyla bağdaşmaktan ziyade, sahadaki yüzleşme gerçeklerinden ve caydırıcılığın korunması gerekliliğinden uzak olduğunu belirtiyor.
Ülkenin, Amerika’nın cinayet boyutundaki tecavüz ve saldırılarına karşı kendi varlığını savunmakla meşgul olduğu, İran milletinin 27 Şubat’ta (9 Esfand) Devrim Lideri’nin kalleşçe suikasta uğramasının ve ayrıca son günlerde ülkenin güney bölgelerine düzenlenen saldırılarda bir grup vatandaşın şehit olmasının yasını tuttuğu bu hassas dönemde, toplum tek bir ses olarak kararlı ve ezici bir yanıt talep etmektedir.
Böylesine hassas bir süreçte kamuoyu kürsüleri, her zamankinden daha fazla ferasete, bütünlüğe ve sahadaki gerçeklerin doğru bir şekilde anlaşılmasına ihtiyaç duymaktadır. Buna rağmen, Zahedan Ehl-i Sünnet Cuma İmamı Mevlevi Abdülhamid’in son hutbeleri bu derin yaraya merhem olmak bir yana; intikamdan kaçınılması gerekliliğine dair garip iddialar ortaya atarak ve konuyu müzakere masasına bağlayarak büyük bir şaşkınlık ve eleştiri dalgasına yol açtı. Bu tutumların özü çelişkilerle, yanlış yönlendirmelerle ve sahadaki kanlı gerçeklerden açık bir sapmayla doludur.
Müzakere Bahanesiyle İleriye Kaçış
Bu açıklamaların bir bölümünde, “Halkın müzakerelerden umutlu olduğu” belirtilerek, yetkililerin mutabakatların ihlal edilmesi konusunda hesap vermesi talebi dile getirilmiştir. Bu konunun mevcut konjonktürde gündeme getirilmesi sahadaki gerçeklerle hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Birleşik Devletler’in anlaşmalardan tek taraflı çekilerek ve zalimce yaptırımlar uygulayarak müzakere masasını devirdiğini herkes bilmektedir.
Ülkenin en üst düzey resmi makamına başkentin göbeğinde düzenlenen suikast gibi devasa bir güvenlik krizini iç yönetim yetersizliğine bağlamak, sorunun özünü halı altına süpürmektir. Düşman askeri güçle bize saldırmış ve suikast düzenlemişken, müzakereden bahsetmek ve kendi yetkililerini suçlamak, caniyi aklamak ve halka yanlış adres göstermek demektir. Bir ülkenin kurumsal yapısı devlet terörünün hedefi haline geldiğinde, aynı düşmanla anlaşmayı canlandırmak için iç yetkilileri adres göstermek, hiçbir akılcı izahı olmayan açık bir ileriye kaçıştır.
Korku ve Pasifliği Meşrulaştırmak İçin Tarihe Yanlış Atıflar
Zahedan Cuma Hatibi; İmam Hasan’ın (a.s) barışı veya İmam Hüseyin’in (a.s) yaklaşımı gibi örnekler vererek halkı askeri yüzleşmeden korkutmaya ve düşmana yanıt verilmemesi gerektiğini söylemeye çalışmıştır. Bu tarihsel kıyaslamalar tamamen yanlıştır ve günümüz dünyasıyla hiçbir benzerliği yoktur.
Günümüz dünyasında, bir ülkenin lideri suikasta uğrar ve o ülke sessiz kalırsa, düşman daha da küstahlaşır ve saldırılarını artırır. Bu durum barışseverlik anlamına gelmez; aksine zayıflık göstergesidir ve ülkenin güvenliğini tehlikeye atar. Masum İmamlar (a.s) gaspçı ve mütecaviz düşman karşısında asla geri adım atmamış ve Müslümanların izzetini savunmuşlardır. Din büyüklerinin barış ve savaşını, Amerikan bombaları ve füzeleri karşısında teslimiyet ruhu aşılamak için bir araç olarak kullanmak, İslam tarihinde büyük bir saptırma ve zulümle mücadele hakikatine hıyanettir.
Ülkenin Güneyindeki Ehl-i Sünnet Şehitlerinin Kanı Karşısında Garip Sessizlik
Bu hutbelerin en acıverici ve çelişkili bölümlerinden biri, intikamın sonuçları hakkında uyarıda bulunulması ve “İntikamdan bahsedenler halkı felakete sürüklüyor” şeklindeki garip ifadedir. Bu sözler, tam da bugünlerde ülkenin güneyinde Amerika’nın askeri saldırılarında bir grup Ehl-i Sünnet vatandaşın şehit düştüğü bir sırada söylenmektedir.
Ehl-i Sünnet haklarını savunduğunu iddia eden birinden, Amerika’nın bu cinayeti karşısında haykırması ve Ehl-i Sünnet vatandaşlarının kanının intikamının alınmasını talep etmesi beklenirdi. Katilin hayatını kurtarmak için nasıl şefkat gösterilip de Ehl-i Sünnet’in masum kanına gözler kapatılabilir? Amerika’nın cezalandırılmasına karşı çıkmak, ülkenin güneyindeki bu mazlum şehitlerin kanını çiğnemek demektir. Halkın katillerinin güvenliğinden endişe duyanlar, aynı canilerin ateşi altında parça parça edilen mazlum vatandaşlara ve İslam ümmetine acıdıklarını nasıl iddia edebilirler? Bu çifte standartlar, barışseverlik maskesinin arkasında kimlerin çıkarlarının gizlendiğini net bir şekilde göstermektedir.
Kararlı Yanıt ve İntikam: Gerçek Barış ve Güvenliği Korumanın Tek Yolu
“Savaş için bir ufuk görünmüyor ve halkın sabrı taştı” şeklindeki ifade, ülkeyi savunma gerçeklerine aykırı bir ifadedir. Halkın “sabrının taştığı” husus; 27 Şubat suikastı ve Amerika’nın ülkenin güneyindeki cinayetleri karşısında sergilenen pasiflik ve sessizliktir, yoksa direniş değil.
Günümüz dünyasında zor ve güç diline ancak güçle karşılık verilebilir. Düşmana misilleme yapmak ve intikam almak duygusal bir eylem değil, daha büyük cinayetleri durdurmanın tek yoludur. Mütecaviz karşısında geri adım atarsak daha da küstahlaşır; dolayısıyla askeri yanıt ve düşmanın cezalandırılması, ulusal güvenliği ve bu ülkenin mukaddesatını korumanın kesin bir gerekliliğidir. Tarih defalarca kanıtlamıştır ki kalıcı güvenlik; insanlıktan nasibini almamış bir düşmana yalvararak değil, iktidar ve caydırıcılık sayesinde elde edilir. Büyük İran milleti kendi gücüne dayanarak vereceği okkalı bir yanıtla, düşmanın ve onun iç destekçilerinin illüzyonlarına son verecektir.
Not: bu analiz snn,ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
