Ortadoğu’da bazen bir ülkeye uzatılan el, gerçekten dostluk için uzatılmış bir eldir; bazen de o ülkenin vereceği cevabı görmek için masaya bırakılmış bir hamledir.
Şimdi İran’ın, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na davet edildiği iddiası tam da böyle bir soru işareti yaratıyor.
Önce önemli bir not: İran’ın davet edildiği haberi şu an İran, Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan tarafından resmen doğrulanmış değil. İddia, Lübnan merkezli Al Mayadeen’in üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırdığı haberden kaynaklanıyor.
Ama doğruysa, bu davetin kendisi en az anlaşmanın imzalanması kadar önemli.
Çünkü 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan anlaşmanın temel mantığı açık: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış kabul edilecek. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise anlaşmanın İran’a veya başka herhangi bir ülkeye karşı olmadığını özellikle vurguladı. Pakistan da anlaşmanın “tamamen savunma amaçlı” olduğunu ve başka ülkelerin de katılabileceğini açıkladı.
Tam da burada İran meselesi ortaya çıkıyor.
İran neden davet edilsin?
İlk bakışta bu soru insanın aklına şu cevabı getiriyor:
“İran’a karşı olmadığı söylenen bir güvenlik yapılanmasına İran neden davet edilmesin?”
Fakat uluslararası siyasette mesele yalnızca kimin davet edildiği değildir. Asıl mesele, davetin hangi şartlarda yapıldığı ve davet edilen ülkenin vereceği cevabın nasıl kullanılacağıdır.
İran daveti kabul ederse, Mekke Paktı’nın karakteri baştan aşağı değişebilir.
Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve İran aynı güvenlik masasının etrafında oturursa, bu yapı bir “Sünni blok” olmaktan çıkar. İran’ın katılımı, anlaşmanın mezhep eksenli olmadığına dair çok güçlü bir kanıt haline gelir.
Bu, özellikle Türkiye açısından son derece değerlidir.
Çünkü Türkiye’nin İran’la komşuluğu, ekonomik ilişkileri ve tarihsel bağları vardır. Ankara’nın İran’la doğrudan bir cepheleşmeye sürüklenmesi, Türkiye’nin bölgesel çıkarları açısından son derece ağır sonuçlar doğurabilir.
Dolayısıyla İran’ın masaya davet edilmesi, bir anlamda şu mesajı taşıyor olabilir:
“Biz İran’a karşı bir cephe kurmuyoruz; bölgesel bir güvenlik düzeni kuruyoruz.”
Bu mesaj doğruysa, ortada önemli bir diplomatik hamle vardır.
Peki İran neden kabul etsin?
İşte oyunun ikinci tarafı burada başlıyor.
İran açısından bakıldığında, Mekke Paktı’nın içinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan bulunuyor.
Bu üç ülke bir araya geldiğinde ortaya yalnızca askerî bir güç çıkmıyor.
Türkiye’nin güçlü ve giderek gelişen savunma sanayii var.
Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve büyük askerî kapasitesi bulunuyor.
Suudi Arabistan ise ekonomik gücü ve Körfez’deki stratejik konumuyla masaya geliyor.
Üçünün ortak savunma anlayışı oluşturması, İran açısından dikkate alınması gereken yeni bir bölgesel denklem meydana getiriyor.
Nitekim uluslararası analizlerde de anlaşmanın yalnızca askerî değil, daha geniş bir jeopolitik yeniden yapılanmanın parçası olduğu değerlendiriliyor.
İran bu yapının dışında kalırsa ne olur?
İşte burada davetin ikinci anlamı ortaya çıkıyor.
İran daveti reddederse, “Bölgesel güvenlik mekanizmasına katılmak istemeyen ülke İran” görüntüsü ortaya çıkabilir.
Bu da anlaşmanın kurucuları açısından diplomatik bir kazanç sağlayabilir.
Yani davetin kendisi kadar, İran’ın vereceği cevap da siyasi bir malzeme haline gelebilir.
Asıl oyun burada mı?
Bence ihtimal yabana atılmamalı.
Çünkü uluslararası diplomaside bazen bir ülkeyi masaya çağırmak, onu gerçekten masaya almak kadar önemlidir.
İran “evet” derse:
Mekke Paktı’nın mezhepçi olmadığı güçlenir.
İran “hayır” derse:
İran’ın bölgesel güvenlik mimarisinin dışında kaldığı görüntüsü ortaya çıkar.
İran “şartlarımız var” derse:
Yeni bir pazarlık süreci başlar.
Dolayısıyla üç ihtimalin de daveti yapan taraf açısından bir sonucu vardır.
Bu nedenle “Bu bir oyun mu?” sorusuna kesin olarak “evet” demek doğru olmaz.
Ama bunun çok katmanlı bir diplomatik hamle olma ihtimali güçlüdür.
Mezhep meselesi: En tehlikeli başlık
Mekke Paktı konusunda en dikkat edilmesi gereken konu ise mezhep meselesidir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın üçü de Sünni çoğunluklu ülkeler. İran ise Şii dünyanın merkezindeki ülke.
Bu nedenle anlaşma İran’ın dışında kalması halinde kolaylıkla “Sünni güvenlik ittifakı” şeklinde yorumlanabilir.
Bu, Ortadoğu’nun zaten yaralı olan mezhep fay hatlarını daha da derinleştirebilir.
Oysa anlaşmanın resmî söylemi böyle bir hedef taşımıyor. Türkiye ve Pakistan, anlaşmanın belirli bir ülkeye karşı olmadığını açıklıyor. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de anlaşmadan endişe etmeleri için bir neden görmediklerini söylemişti.
Bu çok önemli.
Çünkü İran da şu aşamada Mekke Paktı’nı doğrudan kendisine yönelmiş bir savaş ilanı olarak görmüyor.
Belki de Türkiye’nin en önemli diplomatik başarısı burada yatıyor.
Ankara, bir yandan Suudi Arabistan ve Pakistan’la güvenlik iş birliğini güçlendirirken, diğer yandan İran’la köprüleri tamamen atmıyor.
Bu, kolay bir denge değil.
ABD bu işin neresinde?
Bir başka soru da şu:
Washington bu oluşumu istiyor mu?
Burada da tablo siyah-beyaz değil.
ABD’nin bölgede müttefiklerinin kendi güvenlik sorumluluklarını daha fazla üstlenmesinden memnuniyet duyması şaşırtıcı olmaz.
Nitekim Mekke Anlaşması’nın ABD’nin bölgedeki güvenlik rolünün yeniden tartışıldığı bir dönemde ortaya çıkması dikkat çekici. Bazı analizlerde anlaşmanın Washington’a olan güvenlik bağımlılığını azaltma arayışının da ürünü olduğu değerlendiriliyor.
Fakat burada bir paradoks var.
ABD’nin istediği şey bölgesel müttefiklerinin daha fazla sorumluluk alması olabilir.
Ama Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın gerçekten bağımsız bir güvenlik mimarisi kurması, uzun vadede Washington’ın bölgedeki ağırlığını da azaltabilir.
Dolayısıyla ABD açısından mesele:
“Bu ittifak kurulmasın” değil, “Bu ittifak hangi yöne gidecek?” sorusudur.
Türkiye için en hassas denklem
Türkiye açısından Mekke Paktı’nın en önemli tarafı İran meselesidir.
Ankara’nın Suudi Arabistan ve Pakistan’la savunma iş birliğini geliştirmesi Türkiye’nin bölgesel ağırlığını artırabilir.
Fakat Türkiye’nin bu oluşumun İran karşıtı bir askerî bloğa dönüşmesine izin vermesi başka bir sonuç doğurur.
Çünkü o durumda Türkiye, İran’la doğrudan karşı karşıya gelebilecek bir güvenlik denklemine sürüklenebilir.
Türkiye’nin çıkarı ise mümkün olduğunca bunun tersidir.
Ankara’nın ideal senaryosu şudur:
Güçlü bir bölgesel güvenlik mekanizması kurmak, fakat bu mekanizmayı İran’a karşı savaş ittifakına dönüştürmemek.
İran’ın davet edilmesi bu nedenle Türkiye’nin elini güçlendiren bir hamle de olabilir.
Çünkü Türkiye aynı anda hem Körfez ülkelerine “yanınızdayım” diyebilir hem de İran’a “sizi dışlamıyoruz” mesajı verebilir.
Bu, diplomasinin en zor ama en değerli alanıdır.
İran için de bir fırsat var
İran’ın bu daveti yalnızca bir tehdit olarak görmemesi gerekir.
Eğer davet gerçekse, Tahran açısından bölgesel yalnızlığını kırmak için de bir fırsat olabilir.
İran masaya oturursa, Suudi Arabistan’la doğrudan iletişim kanalı güçlenebilir.
Pakistan’la güvenlik ilişkileri geliştirilebilir.
Türkiye ile zaten mevcut olan ilişkiler daha kurumsal bir zemine taşınabilir.
Ve en önemlisi, İran “Şii İran’a karşı Sünni cephe” söyleminin önüne geçebilir.
Fakat bunun için Tahran’ın da yeni bölgesel gerçekliği görmesi gerekir.
Son söz: Davet kadar reddetmek de bir hamledir
İran’ın Mekke Paktı’na davet edildiği iddiası doğru çıkarsa, bu gelişmeyi sıradan bir üyelik daveti olarak görmek büyük hata olur.
Bu davetin içinde en az dört ayrı hesap bulunabilir:
Türkiye’nin bölgesel denge arayışı…
Suudi Arabistan’ın güvenlik arayışı…
Pakistan’ın İslam dünyasındaki stratejik rolünü güçlendirme çabası…
Ve İran’ın bölgesel yalnızlığını kırma veya bu yalnızlığı daha görünür hale getirme ihtimali…
Bu nedenle asıl soru “İran Mekke Paktı’na girecek mi?” değildir.
Asıl soru şudur:
İran’ın davet edilmesiyle Mekke Paktı’nın hedefi mi değişiyor, yoksa İran’ın vereceği cevap üzerinden yeni bir bölgesel denklem mi kuruluyor?
Belki de Ortadoğu’daki yeni oyunun en çarpıcı tarafı budur:
Dün birbirini dengelemek için karşı karşıya gelen ülkeler, bugün aynı masaya oturmak zorunda kalıyor.
Çünkü bölge artık eski ittifaklarla yönetilemiyor.
Ve Türkiye’nin önündeki en büyük diplomatik görev de burada başlıyor:
Ne İran’ın karşısında olmak ne İran’ın yanında saf tutmak… Türkiye’nin kendi ağırlık merkezini oluşturmak.
Mekke Paktı’nın gerçek sınavı da tam olarak budur.
Eğer bu yapı İran’a karşı bir mezhep ittifakına dönüşürse, Ortadoğu’ya yeni bir cepheleşme getirir.
Ama İran dahil bölge ülkelerini aynı güvenlik masasının etrafında toplamayı başarırsa, o zaman gerçekten yeni bir bölgesel düzenin başlangıcı olabilir.
Kısacası: İran’a uzatılan el bir barış eli de olabilir, diplomatik bir satranç hamlesi de. Bunun cevabını davetin kendisi değil, İran’ın vereceği cevap ve sonrasında Türkiye’nin izleyeceği politika belirleyecek.
Hüseyin Kaya
