Kan ve Güç Üzerine Kurulan Düzen

Dünya haritasına dikkatlice bakın. Son yarım yüzyılda savaşın, işgalin, darbelerin ve yıkımın yaşandığı coğrafyaların önemli bir bölümünde ABD’nin doğrudan ya da dolaylı izlerini görmek mümkündür. Demokrasi söylemleriyle başlayan operasyonlar, geride parçalanmış devletler, milyonlarca mülteci, yıkılmış şehirler ve öksüz kalan çocuklar bırakmıştır. Irak’ta bulunamayan kitle imha silahları, Afganistan’da yirmi yıl süren savaş, Libya’nın kaosa sürüklenmesi… Bütün bunlar, “özgürlük” adı altında yürütülen politikaların ağır insani bedellerini gözler önüne sermektedir.

Bugün İran hedefe konulurken kullanılan söylemler de geçmiştekilerden çok farklı değildir. Bir ülkenin güvenliği bahane edilerek başka bir ülkenin egemenliğinin hiçe sayılması, uluslararası hukukun güçlü olanın çıkarına göre yorumlanması kabul edilemez. Güçlü devletlerin kendi çıkarlarını “küresel güvenlik” olarak sunması, uluslararası sistemin en büyük çelişkilerinden biridir.

İran’ın attığı her adım eleştirilebilir, politikaları tartışılabilir. Ancak dışarıdan gelen askeri tehditler karşısında bir devletin kendisini savunma hakkı uluslararası hukukun temel ilkelerinden biridir. Bir ülkenin geleceğine bombalarla değil, halkının iradesiyle karar verilmelidir.

Daha da düşündürücü olan ise İslam dünyasının büyük bölümünün sessizliğidir. Milyarlarca Müslümanın temsil edildiği coğrafyada, birçok yönetimin Washington’ın politikalarına güçlü bir itiraz geliştirememesi, kamuoyunda bağımlılık ve etkisizlik eleştirilerine neden olmaktadır. Filistin’de akan kana sessiz kalanlar, İran söz konusu olduğunda da aynı sessizliği tercih etmektedir. Tarih, bu sessizliği de not etmektedir.

Tek kutuplu dünya düzeni, adaleti değil gücü merkeze koymuştur. Güçlü olanın haklı sayıldığı, zayıf olanın ise bedel ödediği bir sistem uzun vadede barışı sağlayamaz. Bombalarla demokrasi inşa edilemez; işgallerle özgürlük getirilemez. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.

İnsanlık artık savaşları alkışlayan değil, hukuku savunan bir dünya düzeni istemektedir. Çifte standartların sona erdiği, her ülkenin egemenliğine eşit saygı gösterildiği ve sivillerin siyasi hesapların bedelini ödemediği bir düzen kurulmadıkça, “barış” söylemleri yalnızca güçlülerin çıkarlarını örten bir perde olarak kalacaktır

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın