1981 yazında İslam Cumhuriyeti; savaş, siyasi kriz ve Münafıkların (Halkın Mücahitleri Örgütü) geniş çaplı suikast dalgasıyla karşı karşıyayken, 28 Haziran (7 Tir) ve 30 Ağustos (8 Şehriver) olayları ülkenin siyasi yapısının tepe yönetimine iki ağır darbe indirdi. Ancak cumhurbaşkanı ve başbakanın katledilmesi dahi devrimin yolunu kesmeyi başaramadı. Dört on yıl sonra, 30 Ağustos olayı hâlâ önümüzde önemli bir soruyu canlı tutmaktadır: Kilit figürlerin tasfiye edilmesine ve bu modelin ilerleyen on yıllarda tekrarlanmasına rağmen suikastlar, İran İslam Cumhuriyeti’ni ilerlemekten neden alıkoyamadı?
1981 yazında, İslam Devrimi’nin zaferinden henüz üç yıl geçmişken ülke, yeni kurulan her rejim için yaşanması muhtemel bir dizi meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Bir yandan dayatılan savaşın başlamasından bu yana yaklaşık bir yıl geçmişti ve ülke tüm gücüyle bir dış savaşın içindeydi; diğer yandan Beni Sadr’ın azledilmesi, terör örgütü Halkın Mücahitleri ile devrim karşıtı sızma unsurlarının silahlı evreye geçmesi iç ortamı son derece germişti.
1981 Ağustos/Eylül Ayında Neler Yaşandı?
Böyle bir ortamda, devrimin kilit isimlerine ve yetkililerine yönelik hedef gözeterek yürütülen suikastlar serisi başladı. Bu terör eylemlerinin en önemli örneklerinden biri 30 Ağustos 1981 (8 Şehriver 1360) olaylarıdır. O gün, 28 Haziran (7 Tir) faciasının ve Ayetullah Beheşti ile devrimin birçok etkili yetkilisi ve gücünün şehadetinin üzerinden sadece birkaç hafta geçmişken; bu kez Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai ve Başbakan Muhammed Cevad Bahoner, Devlet Güvenlik Konseyi toplantısı sırasında bomba yüklü bir çantanın infilak etmesi sonucu şehit edildiler. Üstelik Şehit Recai hükümetinin göreve başlamasının üzerinden yalnızca 27 gün geçmişti. “O kanlı günlere şöyle bir göz atacak olursak, sadece tarihi anmanın ötesinde, işlenen cinayetlerin niteliğine ve ülkenin o çalkantılı günlerinde devrim karşıtlarının ile Halkın Mücahitleri’nin sızma rolüne dair belirgin modellere ulaşırız; izlerini günümüze kadar takip edebileceğimiz modeller…”
Rejimin Başını Kesmek Gerek…
“Her zaman muhalif bir grup veya cereyan toplumun bağrından fırlayıp siyasi veya sosyal yapıda değişiklik yapma amacıyla kendi arzuladığı yöntemle eyleme geçtiğinde, ilk hedeflerinden biri takip ettiği hedefle orantılı olarak rejim yapısının farklı katmanlarındaki kilit ve etkili isimleri tasfiye etmek olur.
O yıllarda Halkın Mücahitleri’nin suikast listesine bakacak olursak, bu cereyanın da aynı modeli izlediğini görürüz.” Mesut Recevi liderliğindeki Halkın Mücahitleri Örgütü (Manafıklar), Irak ve Fransa istihbarat servisleri dahil olmak üzere diğer ülkelerin istihbarat servisleriyle koordinasyon halinde hareket ediyordu. Cephelerdeki mevcut koşullar ve Cumhurbaşkanı Beni Sadr’ın azledilmesine yol açan siyasi kriz nedeniyle İslam Cumhuriyeti rejiminin zayıf bir konumda olduğu zannına kapılan örgüt, 1981 yazını İran halkı için kanlı bir mevsime dönüştürdü. 28 Haziran faciasında Yargıtay Başkanı ve Cumhuriyet Partisi Genel Sekreteri Ayetullah Beheşti ile birlikte bazı milletvekilleri ve üst düzey devlet görevlileri hedef alındı; bundan sadece birkaç hafta sonra, 30 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai ve Başbakan Muhammed Cevad Bahüner suikasta uğrayarak şehit edildiler.
Dolayısıyla bu iki olayda hedef seçimi tesadüfi değildi; ülkenin üst düzey siyasi ve yürütme kademesindeki isimler hedef alınmıştı ki bunşarın eş zamanlı tasfiyesi, İslam Cumhuriyeti’nin yönetim yapısında ciddi bir boşluk yaratabilirdi.
Münafıkların Cinayet Yelpazesi Ne Kadar Genişledi?
Suikastların menzili zamanla genişleyerek ülkenin en üst yönetim kademelerinden rejim yapısının alt katmanlarına ve nihayetinde sıradan halka kadar ulaştı.
Şehit Recai ve Bahoner gibi isimlerin katledilmesinin ardından cuma imamları, hakimler, milletvekilleri, askeri ve emniyet mensupları ile yerel yöneticiler hedef alındı; ardından suikastlar yetkililerin seviyesini aşarak sokaklara ve halkın arasına taşındı. Cinayetler o kadar aleni ve geniş çapta işleniyordu ki, ilk etapta bunları kontrol etmek ve yönetmek kolay görünmüyordu. Sıradan insanlar sokaklarda Münafıklar tarafından çeşitli gerekçelerle hedef alınıyordu; öyle ki bazen bir kişinin sadece dış görünüşü veya kıyafeti bile hedef alınması için yeterli olabiliyordu.
Sokaklarda bir kişi sırf sakallı olduğu veya poşu (çefiye) taktığı için hedef alınabiliyordu. Bazı durumlarda ise tablo daha karmaşıktı; Halkın Mücahitleri paralı askerleri kamusal bir alana bomba koyuyor ya da halkı körü körüne tarıyordu.
Bu süreç o kadar genişledi ki, Devrim Savcılığı ve güvenlik güçlerinin bazı istatistiklerine göre 1981’in ikinci yarısında suikast hedeflerinin dörtte üçünden fazlasını serbest meslek sahipleri oluştururken, resmi askeri ve emniyet güçlerinin payı dörtte birden azdı. Hedefteki bu değişim, meselenin artık sadece yöneticileri ve yetkilileri tasfiye etmek olmadığını; amacın güvensizliği halkın doğrudan yaşam alanına taşımak olduğunu göstermektedir.
Bu sürecin ağır sosyal sonuçları vardı; ülkenin aynı anda başka sorun ve krizlerle boğuştuğu bir ortamda toplumun üzerine korku gölgesinin düşmesi, rejimin sosyal sermayesini ve halkın devrimci ruhunu zayıflatabilirdi.
Peki böyle bir ortamda İslam Cumhuriyeti bu korkunç durumu nasıl yönetebildi ve bu suikast dalgasının ülkenin siyasi ve sosyal yapısının çöküşüne yol açmasına nasıl izin vermedi? Bu soruyu yanıtlamak için o günlerin olaylarını gözden geçirmek yeterlidir.
Teröristlerin Hesabı Neydi?
Bu terör eylemleriyle mücadele etmenin ilk aşaması, faillerin kimliğini doğru tespit etmek ve bu suikastların arkasındaki amacı kavramaktı.
Halkın Mücahitleri Örgütü, 20 Haziran 1981’den (30 Hordad 1360) sonra resmi olarak silahlı mücadele safhasına geçti ve kendi söyleminde “belirleyici darbe veya darbelerden” ve alternatif oluşturmaktan bahsetti; yani suikastlar, nihayetinde İslam Cumhuriyeti rejimini zayıflatmaya ve değiştirmeye varacak bir yolun parçası olacaktı.
İlk aşamada odak noktası siyasi figürler ve üst düzey yetkililerdi; bazı anlatılarda “rejimin başını kesmek” olarak adlandırılan durum tam olarak buydu. 28 Haziran ve 30 Ağustos olayları da bu çerçevede görülebilir; kısa bir zaman aralığında ülkenin en üst siyasi, yargısal ve yürütme kademesindeki isimler hedef alındı.
Ancak örgütün hesabı sadece bu isimlerin tasfiyesiyle sınırlı değildi. Örgütün eski üyelerinden ve Mesut Recevi’ye yakın isimlerden olan Mesut Hüdabende, daha sonra bu stratejinin devamı olarak “Yedinci Yedi” planından ve “parmak uçlarını vurmaktan” bahsetti. Onun aktardığına göre Recevi, her hafta birkaç kişinin hedef alınması halinde ülke atmosferinin o kadar güvensiz ve kaos dolu hale geleceğine ve nihayetinde İslam Cumhuriyeti’nin çökeceğine inanıyordu.
Burada operasyonun mantığı daha net anlaşılmaktadır: Tepedeki ana figürlerin tasfiyesi, siyasi yapıda boşluk ve istikrarsızlık yaratılması ve ardından suikastların rejimin gövdesine ve topluma yayılması; nihayetinde siyasi çöküşe yol açacak bir güvensizlik ve güvensizlik zinciri yaratmayı hedefliyordu.
Ancak Manafıkların belki de tahmin edemediği şey, İran İslam Cumhuriyeti’nin bu darbelere gösterdiği tepki biçimiydi; ilk yıllarının en zorlu dönemlerinden birinde olan rejim, sadece bu suikast ve güvensizlik dalgasını aşmakla kalmadı, aynı zamanda kendisini yıkmak için tasarlanan hesabın sonuca ulaşmasına da izin vermedi.
Suikastın Ardından Yaşanan Nefes Kesen Anlar
Suikastın hemen ardından yaşanan nefes kesen anlarda, devrim güçlerinin bu durumla mücadele etmek ve Halkın Mücahitleri’nin şerrini bertaraf etmek için attığı en önemli adımlardan biri, kaybedilen yetkili ve makam sahiplerinin yerini hızlı ve akıllıca doldurmak oldu.
Bu adımın önemli bir avantajı vardı: Mücahitler, yetkililerin yokluğunda oluşan boşluktan ve suikastların yarattığı dağınıklıktan faydalanarak daha büyük eylemler tasarlayıp uygulama fırsatı bulamadı.
Yargıtay Başkanı Ayetullah Beheşti’nin şehadetinden sadece bir gün sonra İmam Humeyni, Ayetullah Musevi Erdebili’yi bu makama atadı; bu da ülkenin en yüksek yargı makamının dahi devrimin en önemli figürlerinden birinin şehadetinden sonra başsız kalmadığı anlamına geliyordu.
28 Haziran’da Şehit Beheşti’nin yanı sıra bazı milletvekilleri ve etkili devlet görevlileri de şehit oldu; ancak meclis felç olmadı ve ülkenin siyasi yapısı faaliyetlerine devam etti.
Birkaç hafta sonra, 30 Ağustos’ta yürütme yapısının tepesine bir darbe daha indirildi; bu kez Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai ve Başbakan Muhammed Cevad Bahoner şehit edildi.
Fakat bu kez de oluşan boşluk derhal telafi edildi; Geçici Cumhurbaşkanlığı Konseyi kuruldu, Muhammed Rıza Mehdevi Kani başbakanlığa getirildi ve sadece birkaç hafta sonra cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı ve o dönemde Tahran milletvekili olan Şehit Liderimiz cumhurbaşkanlığına seçildi. Böylece 28 Haziran ve 30 Ağustos’taki iki ağır darbe, devrimin önemli isimlerini ve değerli sermayelerini siyasi ile yürütme yapısından koparmış olsa da, ülkenin yönetim çarkını durduramadı; yetkililerin boşalan yerleri birer birer dolduruldu ve yapı, teröristler oluşan boşluktan yararlanamadan önce kendisini yeniden inşa etti.
Suikast ve Psikolojik Savaş
Buradan itibaren devrim güçlerinin devrimin kazanımlarını koruma işi daha da zorlaştı.
Daha önceki bölümlerde belirttiğimiz gibi suikastların etkisi sadece hükümet ve ülkenin siyasi yapısıyla sınırlı değildi; aksine toplum nezdinde çok daha ağır sonuçlar doğurabilirdi. Bir yetkilinin şehadetini yapı içinde başka birini ikame ederek telafi etmek mümkündü, fakat halkın zihninde şekillenebilecek korku ve umutsuzlukla mücadele etmek kıyas kabul etmez derecede daha zordu.
O dönemde suikastların etkilerinden biri, halkın zihnine şu mesajı aktarabilme potansiyeliydi: “Ülkenin yetkililerini birer birer hedef alıyoruz, insanları sokaklarda öldürüyoruz ve kimse bizi durdurmaya muktedir değil.”
Aslında bu eylemler halka yönelik bir tür tehlike çanıydı; güvenliğin ortadan kalktığı, yetkililerin ve hatta sıradan vatandaşların dahi emniyette olmadığı ve İslam Cumhuriyeti’nin güvenliği sağlayamadığı algısı yaratılmak isteniyordu. Eğer böyle bir tehlike çanı halkın kulağında çalsaydı, o çalkantılı koşullarda halkın devrime olan güvenini zayıflatabilir ve toplumu korku ile umutsuzluğa sürükleyebilirdi.
Teröristler Ne Zaman Yenildi?
Ancak o kesitte halkın reaksiyonu beklenenin çok ötesindeydi; halk umudunu kaybetmedi, geri adım atmadı ve meydanı boş bırakmadı, aksine tam da o günlerde rol oynamaya devam etti.
Örneğin Recai ve Bahüner’in şehadetinden sadece bir gün sonra İmam Humeyni halka hitaben yaptığı konuşmada milletin dik duruşunu ve devrimin devamlılığını vurguladı; 31 Ağustos’ta bir milyondan fazla insan bu iki şehidin cenaze törenine katıldı.
Bu varlık birkaç hafta sonra siyaset sahnesinde de kendini gösterdi; 2 Ekim 1981 (10 Mehr 1360) cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandık başına giden yaklaşık 16 milyon 847 bin kişi, seçmenlerin %74,26’sına tekabül ediyordu.
Böylece teröristler korku yaratarak halkı devrim sahnesinden uzaklaştırmak istediler ancak yenilgiye uğradılar.
1981 Yazından Ramazan Savaşı’na Suikast Senaryosunun Tekrarı
Fakat bu senaryo sadece Halkın Mücahitleri ve devrimin ilk yıllarıyla sınırlı kalmadı. İlerleyen on yıllarda İran’ın diğer düşmanları da farklı dönemlerde defalarca aynı hatayı tekrarlamaya çalıştılar; oysa bu modelin İran’da defalarca başarısızlığa uğradığından habersizdiler.
Örneğin onlarca yıl sonra, 80’li yıllarda ülkenin etkili yetkililerini tasfiye etmek için izlenen model, bu kez ABD ve İsrail gibi düşmanlar tarafından farklı şekillerde tekrarlandı. İran’ın nükleer programının geliştiği yıllarda İranlı bilim insanları suikast hedefi oldu.
Bu suikastların mantığı da az çok devrimin ilk yıllarındaki mantıkla aynıydı: Etkili isimler tasfiye edilirse belki bu yol durdurulabilir. Ancak sonuç yine benzer oldu; her bilim insanının şehadetiyle, aynı bilimsel kulvarda yetişmiş başka bireyler sorumlulukları devraldı ve ülkenin bilimsel zinciri kopmadı.
12 Gün Savaşı sırasında ülkemizin çok sayıda üst düzey komutanı, nükleer bilim insanı ve nükleer tesisleri düşman saldırılarının hedefi oldu; beklentileri, İran’ın nükleer ve füze sanayiindeki yolundan alıkonulmasıydı. Ana komutanları ortadan kaldırdıkları takdirde ülkenin savunma gücünün felç olacağını ve İran’ın baskılar karşısında geri adım atmak zorunda kalacağını varsayıyorlardı. Eş zamanlı olarak iç çöküşe ve kaos ortamının doğmasına bel bağlamışlardı; askeri operasyonların yanı sıra psikolojik savaşla halkı sokak çatışmalarının içine çekmeye çalışıyorlardı.
Ancak bu senaryo da sonuca ulaşmadı. Diğer komutanlar derhal sorumlulukları üstlendi, ülkenin savunma gücü kulvarı devam etti ve halk da düşmanın beklediğinin aksine ülkesinin arkasında durdu. Birkaç ismin tasfiyesiyle İran’ı durdurmayı hedefleyen plan, kadroların yenilenmesi ve yapıların sürekliliği sayesinde bir kez daha boşa çıktı.
Ramazan Savaşı’nda bu model, devrimin ilk günlerine daha fazla benzerlik gösterdi; düşman bu kez yapının sadece bir kısmını hedef almak yerine doğrudan rejimin tepe noktasına yöneldi. İslam Devrimi’nin Lideri Hazret-i Ayetullah Seyyid Hamaney şehit edildi ve eş zamanlı olarak ülke içinde güvensizlik ve kargaşa yaratılarak indirilen darbenin siyasi ve sosyal bir krize dönüştürülmesine çalışıldı; bu kez İran’ın işinin bitirileceği zannediliyordu.
Ancak bu kez de sonuç düşmanın tahayyülünden uzak gerçekleşti. Devrim Lideri’nin şehadeti İran milleti için ağır bir kayıp olsa da, ne ülkenin mekanizması durdu ne de halk meydanı boş bıraktı. Halk geri adım atmadığı gibi 150 geceden fazla sokaklara döküldü ve varlığıyla ne olursa olsun canları pahasına sokaklarda olacağını gösterdi.
İşte 30 Ağustos olaylarının üzerinden dört on yıl geçti. O gün düşman, birkaç ana figüre suikast düzenleyerek ülkeyi darmadağın edebileceğini ve İslam Cumhuriyeti’nin yolunu kesebileceğini sanıyordu; ancak nihayetinde olayın farklı bir seyir izlediğini gördük. O gün cumhurbaşkanımızı ve başbakanımızı kaybettik, onlarca yıl sonra ise en ağır darbelerden birinde Devrim Lideri şehit düştü; fakat her defasında İran İslam Cumhuriyeti’nin yolunun tek bir şahsa bağlı olmadığı kanıtlandı.
Ne Münafıklar ne de ilerleyen yıllarda çok daha fazla imkan ve güçle sahaya inen düşmanlar, tek bir şahsı tasfiye ederek bir ülkenin yolunu kesmeyi başaramadı. Çünkü bu yol sadece bireylere bağlı değildir; halktan neşet etmektedir ve halkın desteğini arkasına aldığı sürece yıkılması mümkün değildir.
not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
