Donald Trump son konuşmasında tam olarak Reagan’ın o eski kozuna başvurdu: “Yıldız Savaşları”. Trump bugün İran’ın kuşatılması ve Venezüella’daki 48 dakikalık savaş iddiası için “uzay istihbaratından” bahsediyor; ancak tarih bu senaryoların hiçbirinin gerçek olmadığını ve yalnızca büyük bir blöften ibaret bulunduğunu göstermiştir.
Donald Trump’ın ABD’nin askeri operasyonlarında uzay teknolojilerinin belirleyici rolüne ilişkin son açıklamaları, Soğuk Savaş’ın en ünlü projelerinden biri olan Ronald Reagan’ın “Yıldız Savaşları” projesini hatırlatmaktadır. 1983 yılında Sovyetler Birliği’nin nükleer füzelerine karşı uzay konuşlu bir savunma kalkanı oluşturmak amacıyla ortaya atılan bu plan, uygulamada operasyonel bir sisteme dönüşmekten ziyade güç gösterisi yapmak, psikolojik baskı kurmak ve rakibe maliyet yüklemek için bir araç haline gelmişti. Şimdi ise Trump’ın farklı koşullar altında aynı modeli kullanmaya çalıştığı görülmektedir: Yani ABD’nin kabiliyetlerini abartmak, gizli teknolojiler hakkında muğlak iddialar ortaya atmak ve Washington’ın başkalarının haberdar olmadığı bilgi ve araçlara erişimi olduğu algısını yaratmak.
Trump, ABD’nin Venezüella’daki askeri operasyonunun yanı sıra İran’ın kuşatılması hususunda da uzay teknolojilerinin rolüne vurgu yapmış ve 48 dakikalık operasyonda kullanılan istihbaratın önemli bir kısmının uzaydan elde edildiğini iddia etmiştir. Trump ayrıca İran’ın “kuşatılmasından” da söz etmiş ve uzayın bu operasyonun icrasında önemli bir rol oynadığını ileri sürmüştür. Bu tür açıklamalar, ABD’nin “tarihte daha önce kimsenin hayal bile edemediği” silahlara ulaştığına dair önceki iddialarıyla birlikte sunulduğunda, neredeyse yenilmez bir askeri güç imajı çizmektedir. Bu imaj, doğrulanabilir detaylara dayanmaktan ziyade korku salmaya ve ABD’nin mutlak üstünlüğü algısını dikte etmeye dayanmaktadır.
Yıldız Savaşları’nın Trump Versiyonu
Reagan’ın “Stratejik Savunma İnisiyatifi” veya bilinen adıyla “Yıldız Savaşları” projesi, Soğuk Savaş’ın zirvesinde Sovyet balistik füzelerini uzayda önleyip yok edecek bir sistem tasarısı olarak tanıtılmıştı. Ancak teknik sınırlamalar, yüksek maliyetler ve operasyonel zorluklar, birçok uzmanın bu projenin tamamen hayata geçirilme imkanından şüphe duymasına yol açtı. Bu nedenle söz konusu proje, askeri boyutunun yanı sıra siyasi ve psikolojik bir araç niteliği de taşımaktaydı; ABD’nin kendisini dünyadaki üstün teknolojik ve askeri güç konumunda göstermesini sağlayan bir araç…
“Yıldız Savaşları” projesinin önemi yalnızca ABD’nin uzayda neyi yapıp neyi yapamayacağında değil; rakibin hesaplamaları üzerindeki etkisinde yatıyordu. Ekonomisi baskı altında olan ve silahlanma yarışına saplanan Sovyetler Birliği, ABD’nin böyle bir kabiliyete ulaşma olasılığını ciddiye almak zorundaydı. Böylece, tam anlamıyla gerçekleşmesinin önünde ciddi engeller bulunan bir proje dahi Sovyetler üzerine baskı kurma aracına dönüşebiliyordu. Nitekim bu metin de söz konusu boyuta vurgu yapmakta ve Yıldız Savaşları projesini operasyonel bir tehditten ziyade, Sovyetler üzerinde baskı kurmaya yarayan psikolojik ve ekonomik bir araç olarak tanımlamaktadır.
Günümüzde Trump’ın kullandığı dil de bu modelle benzerlikler taşımaktadır. Trump bilinmeyen teknolojilerden, uzay istihbaratından ve detayları gizli tutulan silahlardan bahsetmektedir. Bu tür iddiaların amacı yalnızca bir askeri operasyonu açıklamak değildir; ABD’nin, rakiplerinin kavramaktan bile aciz olduğu bir teknoloji ve istihbarat seviyesinde bulunduğu algısını yaratmak da amaçlanıyor olabilir.
İran: Mutlak Üstünlük İddiası Karşısında Saha Gerçekliği
Ancak bu anlatının asıl sorunu, ABD’nin istihbarat ve askeri gücüne ilişkin iddialar sahadaki gerçek sonuçlarla karşılaştırıldığında ortaya çıkmaktadır.
Şayet Washington gerçekten Trump’ın kamuoyuna dikte etmeye çalıştığı düzeyde bir istihbarat ve uzay üstünlüğüne erişmiş olsaydı, İran’a karşı yürütülen savaş sürecinde İran’ın nükleer tesislerinin ve kapasitelerinin konumu dahil olmak üzere hedeflenen noktaları hassas ve güvenilir bir şekilde tespit edebilmesi beklenirdi. Oysa bu raporda değinilen anlatıda dahi ABD’nin İran’ın tüm nükleer hedeflerinin yerini tam olarak tespit edip imha edemediği vurgulanmaktadır.
Bu husus büyük önem taşımaktadır; zira “istihbarata mutlak erişim iddiası” ile “tüm hedefleri keşfetme ve vurma konusundaki gerçek kabiliyet” arasındaki mesafe, propaganda blöflerinin gerçek imkanlardan ayrıştırılabileceği noktadır.
Uzay gücü, casus uydular, yapay zeka ve gelişmiş istihbarat sistemleri şüphesiz önemli kabiliyetlerdir; ancak bunların hiçbiri harp sahasına mutlak ve kusursuz bir hakimiyet anlamına gelmez. Gerçek savaş alanı her zaman gizlilik, kamuflaj, hareketlilik, istihbarat aldatmacası ve hedeflerin dağıtılması süreçlerini barındırır. Dolayısıyla gerçek kabiliyetleri “mutlak hakimiyet” iddiasına dönüştürmek, psikolojik savaşın bir parçası olabilir.
Venezüella: Gizli Silah Anlatısı
Aynı model Venezüella ile ilgili anlatıda da görülmektedir. Metinde, radar sistemlerinin aniden devre dışı kalması, İHA’ların varlığı ve “Discombobulator” adıyla anılan gizli bir silahın kullanıldığı yönündeki iddialara değinilmektedir. Sunulan anlatıya göre bu silah, karşı tarafın teçhizatında felce yol açmış ve Venezüella güçlerinin ABD saldırısına karşılık verme imkanını elinden almıştır. Trump da bu silahın teknik detaylarını gizli ilan etmiş ve hakkında konuşma izni olmadığını söylemiştir.
Bu tür anlatılar propaganda açısından son derece etkilidir: Düşman yenilgiye uğramıştır, ancak sadece konvansiyonel operasyonlar nedeniyle değil; dinleyicinin hakkında bilgi sahibi olmasına izin verilmeyen bilinmeyen bir teknoloji yüzünden… Böyle bir anlatıda, açıklanamayan veya doğrulanamayan her şey “son derece gelişmiş ve gizli bir teknolojiye” ithaf edilebilir.
Fakat tam da bu özellik, söz konusu anlatıların zayıf noktasını oluşturmaktadır. Teknik detaylar, bağımsız kanıtlar ve incelenebilir bilgiler sunulmadığında kamuoyu, bağımsız olarak değerlendirilme imkanı son derece kısıtlı olan bir iddiayla karşı karşıya kalır. Dolayısıyla sırf bir Amerikalı yetkili “gizli silah” veya “uzay teknolojisi”nden bahsediyor diye bunu kesin bir askeri gerçeklik olarak kabul etmemek gerekir.
Reagan’dan Trump’a: Psikolojik Savaşın Geri Dönüşü
Reagan ile Trump arasındaki temel benzerlik “güç imajı” kullanımında aranmalıdır. Reagan, “Yıldız Savaşları” ile Sovyetlerin nükleer füzelerini dahi uzaydan avlayabilecek bir Amerika imajı sundu. Trump da uzay istihbaratından, bilinmeyen silahlardan ve kendi deyimiyle “tarihte daha önce kimsenin hayal bile edemediği” teknolojilerden bahsederek benzer bir Amerika imajı inşa etmeye çalışmaktadır.
Şüphesiz günümüz koşulları 1980’lerden farklıdır ve Sovyetler Birliği’nin çöküşündeki tüm gelişmeleri Yıldız Savaşları projesine bağlamak mümkün değildir. Sovyetler Birliği bir dizi ekonomik, siyasi ve yapısal sorunla karşı karşıyaydı ve silahlanma yarışı bu faktörlerden yalnızca biriydi. Bununla birlikte dikkat çekici olan husus, “Yıldız Savaşları” projesinin, ciddi sınırlamalarla karşılaşan bir askeri projenin dahi psikolojik savaş ve stratejik hesaplamalar alanında etkili olabileceğini göstermiş olmasıdır.
Trump da bu propaganda potansiyeline özel bir önem veriyor görünmektedir: Her alanda gerçek gücü sergilemek mümkün değilse, karşı tarafı etkisi altına alacak bir güç imajı inşa edilebilir.
Mızrak Çuvala Sığmadığında
Ancak bu senaryo, propaganda ile gerçeklik arasındaki mesafe fazla belirgin hale geldiğinde işlevini yitirir. Eğer ABD tam bir istihbarat hakimiyetine sahip olduğunu iddia ediyor fakat savaş alanında hedeflediği tüm noktaları tespit edemiyorsa; son derece gelişmiş silahlardan bahsedilip bunlara dair bağımsız hiçbir kanıt sunulamıyorsa; ve bir operasyonun başarısı ya da başarısızlığı sürekli detayları gizli tutulan teknolojilere bağlanıyorsa, o halde “gerçek kabiliyet” ile “psikolojik savaş” arasında ayrım yapmak gerekir.
Bu nedenle bugün önemli olan, sırf Trump’ın iddialarını dinlemek değil, bu iddiaların gerçek sonuçlarını incelemektir. Amerikan teknolojisi güçlüdür ancak ABD’nin gücü yenilmezlik anlamına gelmez; uydular ve gelişmiş istihbarat sistemleri mutlak hakimiyet demek değildir ve modern silahlara sahip olmak tüm siyasi ile askeri hedefleri gerçekleştirme kabiliyeti taşımaz.
Böyle bir ortamda, Batı hayranları ve Washington’ın her iddiasını “ABD’nin mutlak gücünün” bir işareti olarak kabul edenler, bu psikolojik savaşa yakalanma riski en yüksek gruptur. Blöfün temel amacı illa düşmanı ikna etmek değildir; bazen dostlarınızı ve kendi kamuoyunuzu yenilmez olduğunuza ikna etmeniz yeterlidir.
Trump bugün, Reagan’ın Soğuk Savaş döneminde başvurduğu kozun aynısını kullanmaktadır: ABD’nin elinde her zaman gizli bir teknoloji, bilinmeyen bir silah veya saklı bir koz bulunduğu imajını yaratmak… Fakat saha tecrübesi göstermiştir ki “gerçekte var olan güç” ile “propagandayla inşa edilen güç” arasında belirgin bir mesafe bulunmaktadır.
“Yenilmez süper güç” senaryosu, sahadaki gerçeklik propaganda anlatısıyla uyuşmadığında inandırıcılığını yitirir. Dolayısıyla Trump’ın İran, Venezüella ve ABD’nin uzay kabiliyetleri hakkındaki iddiaları karşısında dikkat edilmesi gereken husus medyadaki patırtı değil; operasyonların gerçek sonucu, ilan edilen hedeflerin gerçekleşme oranı ve doğrulanabilir kanıtlardır.
