Bu Adımla ABD’nin İran’a Düşmanlığı Çözülür mü?

İran ve ABD meselesi çok bilinmeyenli bir denklem olup tek bilinmeyenli bir yanıtla çözülemez. Eğer savaş, yaptırım, ekonomik baskı, müzakere ve siyasi operasyonların her biri karşı tarafın elinde birer araç ise, İran’ın yanıtı da çok boyutlu olmalıdır.

Son haftalarda İran’ın ABD ile nasıl yüzleşmesi gerektiğine dair bir dizi görüş ortaya atıldı. Her ne kadar bu görüşler dışarıdan “çözüm yolu” ve “basiret” adı altında dile getirilse de, önemli bir kısmında karmaşık ve çok katmanlı bir mesele basit bir değişkene indirgenmektedir. Sanki İran belirli bir dönemde daha fazla taviz verseydi, bazı kabiliyetlerinden geri adım atsaydı veya ABD’ye bir bedel ödeseydi; savaş ve baskı adı verilen bir mesele esasen hiç şekillenmeyecekmiş gibi bir algı oluşturulmaktadır.

Bu çerçevede, Hasan Ruhani hükümetinin eski Başkan Yardımcısı İsa Kelanteri kendi çözüm yolunu şu sözlerle ileri sürmüştür: “Eğer savaştan önce Trump’ın kursağına 2 milyar dolar dökseydik, savaş çıkmazdı ve 200 milyar dolar zarara uğramazdık.”

Diğer taraftan, Cumhurbaşkanlığı Yürütme Başkan Yardımcısı Muhammed Cafer Kaimpenah da 40 günlük savaştan önceki ABD ile yüzleşme biçimine değinerek şunları söylemiştir: “Ben olsaydım ve ABD’nin Liderimizi şehit etmek istediğini bilseydim, zenginleştirmeden vazgeçerdim!” Kaimpenah açıklamasının devamında sanayiye, rafinerilere ve Aseluye’ye yapılan saldırılara atıfta bulunarak “en az bedelli” hedefin seçilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Ayrıca Reform Hükümeti Başkanı Seyyid Muhammed Hatemi de “onurlu barış” kavramına ilişkin son açıklamalarında, bu kavramdan kastın “eylem sahasında aklın hükmüne boyun eğmek” olduğunu, “savaşın büyük bir şer, barışın ise büyük bir hayır” sayıldığını ve barış sürecinde “hem taviz verilip hem taviz alındığını” ifade etmiştir.

Bu üç tutumun üslubundaki farklılıklar bir yana, söz konusu anlatılarda ortak bir nokta dikkat çekmektedir: Karmaşık bir stratejik çatışmanın, “taviz vermek” ile “savaşmak” arasında basit bir seçime indirgenmesi.

Mesele Gerçekten Sadece Zenginleştirme mi?

Asıl sorun tam da buradadır. İran ile ABD arasındaki anlaşmazlığın yalnızca zenginleştirme gibi belirli bir konudan ibaret olduğunu varsayarsak, çözümün de basit görünmesi doğaldır: Baskının durması için zenginleştirmeyi durduralım.

Ancak son birkaç on yılın tecrübesi, Washington açısından İran dosyasının tek bir konuyla sınırlı olmadığını göstermiştir. Nükleer, füze, bölgesel konular, yaptırımlar, stratejik kapasitelerin kısıtlanması ve hatta İran’ın küresel güçlerle olan ilişkilerinin niteliği, farklı dönemlerde Washington’ın baskı sepetinde yer almıştır.

Dolayısıyla mesele, unsurlardan birini çıkararak çözülemez. Sorunun tanımını silmek, sorunu çözmek anlamına gelmemektedir.

İran’ın belirli bir aşamada somut bir taviz verdiğini varsaysak bile, karşı tarafın bir sonraki talebi gündeme getirmeyeceğinin garantisi nedir? Eğer bir geri adım baskının durmasını sağlıyorsa, bu sürecin nihai varış noktası neresidir?

İşte bu nokta, “stratejik dolandırıcılık” kavramının önem kazandığı yerdir: Yani karşı tarafın bir taviz talep etmesi, buna karşılık baskıyı azaltma sözü vermesi, ancak tavizi aldıktan sonra masaya yeni bir şart koymasıdır.

Mesele Sadece Müzakere ya da Savaş Değildir

Yapılan bir diğer analitik hata da diplomasi ile savaş arasında suni bir ikilik yaratmaktır; oysa diplomasi ve direniş —savaşın yanlış yorumlanmasının aksine— hedefe ulaşma aracı olarak bir arada var olabilir.

Diplomasi ve direniş birbirine zıt iki araç değildir; aksine birbirini tamamlayabilirler.

Caydırıcı gücü ve baskı kozu bulunmayan, yalnızca müzakereye dayanan bir ülke, müzakereyi kendisinden taviz koparılan bir sürece dönüştürebilir.

Etkili strateji, tüm araç setinin eş zamanlı ve akılcı kullanılmasıdır: Savunma gücü, ekonomik direniş, diplomasi, müzakere, ittifak inşası, bölgesel ve uluslararası ilişkiler ile kamuoyu yönetimi… Nitekim İran da bu sahada bu şekilde hareket etmektedir.

ABD “Müzakereyi” de Bir Baskı Aracı Olarak Kullanıyor

Basitleştirilmiş formüllerde gözden kaçan önemli noktalardan biri, ABD için araçların nihai bir hedef olmadığı, her birinin daha büyük bir stratejinin parçası olabileceğidir.

Yaptırımlar bir baskı aracı olabilir; müzakere de bir baskı aracı olabilir; ekonomik baskı keza bir araçtır ve belirli koşullarda askeri tehdit ile savaş da bu çerçevede tanımlanabilir.

Bu nedenle “Müzakereye girersek baskı sona erer” veya “Bir taviz verirsek karşı taraf artık başka talepte bulunmaz” varsayımıyla hareket edilemez.

Müzakere, karşı taraf masada başka seçeneklerin de bulunduğunu bildiği takdirde arzulanan sonuca yaklaşır.

Bu yüzden başarılı diplomasi, illaki taviz verme diplomasisi değildir. Başarılı diplomasi, gücü siyasi kazanıma dönüştürme sanatıdır.

“Teslimiyet Formülünden” “Çok Boyutlu Stratejiye”

Bugün her şeyden fazla ihtiyaç duyulan şey, ne meseleyi basitleştirmek ne de “Şu tavizi verseydik savaş çıkmazdı” türünden reçeteler sunmaktır; aksine ihtiyaç duyulan şey çok boyutlu bir strateji tasarlamaktır.

İran; müzakere ile eş zamanlı olarak caydırıcı kapasitesini koruyabilmeli, diplomatik temasları sürdürürken kendisine yönelik düşmanca adımların bedelini artırabilmeli, yaptırımların kaldırılması için çabalarken ekonomisini dış baskılara karşı daha dayanıklı hale getirebilmeli ve gerilimi azaltmaya çalışırken kötümser senaryolara da hazırlıklı olmalıdır.

Bu yaklaşım müzakereyi reddetmek anlamına gelmez; aksine müzakere, arkasında bir güç desteği olduğunda daha değerli hale gelir.

Böyle bir tabloda “dış politika araç kutusu” tek bir araca mahkum edilmemelidir. Ne her şey savaşa havale edilebilir ne de her şey müzakereye terk edilebilir.

İran ve ABD meselesi çok bilinmeyenli bir denklem olup tek bilinmeyenli bir yanıtla çözülemez. Eğer savaş, yaptırım, ekonomik baskı, müzakere ve siyasi operasyonların her biri karşı tarafın elinde birer araç ise, İran’ın yanıtı da çok boyutlu olmalıdır.

Nihayetinde rasyonel strateji; direniş ile diplomasinin karşı karşıya değil, yan yana konumlandırılmasıdır. Taviz elde etmek için müzakere, dayatmaları önlemek için direniş ve diplomatik pazarlık gücünü artırmak için askeri-siyasi güç…

Çünkü dış politikada mesele sadece “Savaş çıkmasın diye ne kadar taviz vereceğiz?” meselesi değildir; daha da önemlisi, karşı tarafın İran’a yönelik baskının bedelini bunun getirisinden daha yüksek görmesini sağlamak adına eldeki muhtelif güç araçlarının nasıl kullanılacağı meselesidir.

not: bu analiz farsnews.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
1 Yorum