İran’a yönelik ekonomik baskı uygulayarak askeri başarısızlığının sorumluluğundan kaçmak istiyor; ancak bu durum kendisi için daha büyük bir yenilgiye yol açabilir.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, geçtiğimiz hafta Washington’ın İran’a yönelik yeni yaptırım politikasını duyururken, bu adımı tanımlamak için Batı’nın 20. yüzyıldaki en büyük askeri güç sembollerinden birine başvurdu.
Bessent, bu politikayı “Ekonomik D-Günü” olarak adlandırdı. Yani Müttefik kuvvetlerinin 1944 yılında Normandiya kıyılarına çıkarak Nazi Almanya’sının işgali altındaki Avrupa’yı geri almak için devasa operasyonlarını başlattığı günü referans gösterdi.
Scott Bessent, bu harekatın İran’ın dünya genelindeki finansal bağlarını hedef alacağını ve İslam Cumhuriyeti’nin “her bir ekonomik damarını” keseceğini ifade etti.
Ancak bu metaforun seçilmesi, daha en başından şu soruyu da beraberinde getirdi: Washington, Normandiya’nın ekonomik versiyonunu nasıl hayata geçirmeyi planlıyor?
Normandiya, yalnızca büyük bir askeri taarruzdan ibaret değildi; aksine ABD, İngiltere, Kanada ve diğer müttefiklerin ortak bir hedef doğrultusunda birliklerini ve kaynaklarını seferber ettiği geniş kapsamlı bir ittifak üzerine inşa edilmişti.
ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü ekonomik harekat da —en azından ilan edilen mantığı çerçevesinde— benzer bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyor: İran ile ticari, finansal ve enerji ilişkileri bulunan ülkelerin bu sürece katılımı.
Fakat “Ekonomik D-Günü”nün ilk haftası bambaşka bir tablo ortaya koydu.
ABD’nin Sonuçsuz Kuvvet Sevkiyatı
Bloomberg haber sitesinde bugün (Pazartesi) yayımlanan bir raporda, dünyanın Scott Bessent’ın “D-Günü yaptırımlarını” büyük ölçüde görmezden geldiği kaydedildi.
Haberde, İran petrolünün ana alıcısı konumundaki Çin’in yaptırımlar karşısında geri adım atacağına dair hiçbir işareti vermediği gibi, Washington’ın baskılarına karşı tavizsiz bir tutum takındığı vurgulanıyor.
Bloomberg’ün aktardığına göre, İran bankalarının Dubai’deki şubeleri faaliyetlerine kesintisiz devam etti. Bank Melli’nin Abu Dabi’deki şubelerinden birinde de personelin mesaisi sürerken, bir çalışan bankadaki işlemlerin aynen devam ettiğini aktardı.
İran ile Türkiye ve aynı şekilde İran ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ticari uçuşlar devam etti; Tayland ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yanı sıra Rusya ve Çin’deki muhtelif varış noktalarına yönelik hava rotaları da hiçbir değişikliğe uğramadan sürdürüldü.
Pakistan tarafında da İran ile kara ticaretinin derhal durdurulacağına dair hiçbir emare görülmedi. Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, İslamabad’ın tek taraflı yaptırımlara uyma gibi bir “zorunluluğu” bulunmadığını açıkladı.
Tüm bu gelişmeler, Bessent’ın hafta sonuna kadar kritik bir finans kuruluşunun yaptırım kapsamına alınacağı yönündeki vaadine rağmen yaşandı.
Nihayetinde ABD’nin açıkladığı hamle, Mısır Bankası’nın BAE’deki şubelerini hedef almakla sınırlı kaldı. Eski bir ABD Hazine Bakanlığı yetkilisi olan Alex Zerden’e göre bu adım, Amerikan yönetiminin daha önce oluşturduğu beklenti düzeyinin oldukça gerisinde kaldı.
Böylece “Ekonomik D-Günü”nün karşı karşıya kaldığı ilk mesele, Normandiya metaforunu anlamlı kılan temel unsurun kendisi oldu: İttifak.
ABD küresel bir harekat ilan etmişti; ancak ilk günlerdeki tepkiler, bu kampanyayı küresel bir uzlaşıya dönüştürmenin son derece zor bir mesele olduğunu gösterdi.
Bloomberg; Bessent’ın tehditlerinin ve dünya ülkelerinin şu ana kadarki geniş çaplı duyarsızlığının, Trump yönetiminin yaptırımlar yoluyla İran’ı Washington’ın taleplerini kabule zorlama çabasındaki temel sorunu açıkça ortaya koyduğunu yazdı.
Çin Düğümü
Bununla birlikte, Washington’ın tek sorunu bölgesel müttefikleri ve ortakları yanına çekememiş olması değil.
İran’a karşı yürütülen ekonomik harekat, aşılmadığı takdirde ilan edilen hedefe ulaşmanın imkansız göründüğü kritik bir noktaya dayanıyor: Çin.
“China Beige Book” CEO’su ve ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İnceleme Komisyonu Üyesi Leland Miller, Bloomberg’e verdiği mülakatta meseleyi yalın bir şekilde özetledi: İran petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ını çeken bir ülkeyi göz ardı ederek İran’a karşı etkili bir ekonomik savaş yürütülemez.
Ancak Çin’i hedef almak da kolay bir karar değil.
ABD’nin yürütücü harekatı ikincil yaptırımlara dayanıyor; yani İran ile iş birliğini sürdürmeleri halinde yabancı ülke ve kurumları dolar tabanlı finans sistemine erişimlerini kesmekle tehdit ediyor. Bu tür bir politikanın Çin’in büyük finans kuruluşlarına yayılması, Pekin’in misillemesini tetikleyebilir ve İran üzerindeki gerilimi dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik ilişkilere taşıyabilir.
Bessent’ın kendisi de son günlerde Washington’ın küresel sonuçları dikkate almadan Çin üzerindeki baskıyı artıramayacağını itiraf etmişti.
Dolayısıyla Donald Trump yönetiminin karşı karşıya kaldığı zorlu tercih şudur: Ekonomik yaptırımlar İran üzerindeki baskıyı şiddetle artıracak kadar geniş kapsamlı olmalı, fakat küresel finans sisteminde bir krize yol açıp faturası herkesten önce bizzat Birleşik Devletler’e çıkacak kadar da ileri gitmemelidir.
Yenilgi Sorumluluğundan Kaçış Yolu
Pek çok uzman, Trump’ın bu ekonomik operasyonu savaştan çıkış yolu olarak seçtiğini kabul ediyor; nitekim İran ile uzun süreli bir çatışma ABD’nin mühimmat stoklarını zorlamış ve askeri yüzleşmenin sürdürülmesi ağır maliyetleri beraberinde getirmiştir.
Atlantic Council uzmanlarından Daniel Fried, “Ekonomik D-Günü”nün aslında yeni bir yol açma çabası olduğunu belirtiyor; Trump’ın özellikle Kongre ara seçimleri öncesinde destekçilerine bir zafer tablosu sunarak seçim yenilgisinin önüne geçmeyi hedeflediği bir yol.
Trump’ın, Amerikan medyasında da sıkça dile getirilen en özel endişelerinden biri, başkanlığının son günlerinde Jimmy Carter’ın 1980’de düştüğü duruma düşmemektir.
Carter da Tahran’daki ABD Büyükelçiliği krizinin sonuçlarından kaçınmaya çalışmıştı. Bu doğrultuda Amerikan personelini Tahran’dan kurtarmak amacıyla “Kartal Pençesi” adlı bir operasyon planladı.
Söz konusu görev, Amerikan personelinin serbest kalmasını sağlamadığı gibi, helikopterlerin çölde düşmesi ve sekiz Amerikan askerinin hayatını kaybetmesiyle neticelendi; bu durum yönetimin alnına çaresizlik damgasını vurarak seçim yenilgisinin yolunu açtı.
Carter yenilginin sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmak istemişti, ancak tam da bu kaçış kendisine çok daha ağır bir yenilgi getirdi.
Şimdi Trump da benzer bir cenderenin içinde. İran’a yönelik ekonomik baskı vasıtasıyla bir çıkış yolu bularak, İran karşısındaki askeri başarısızlığın sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmaya çalışıyor.
Buna karşın Trump zorlu bir kilitlenme ile karşı karşıya: Yaptırımları sert bir şekilde uygulayıp Çin’i hedef alması halinde Pekin’in vereceği yanıt küresel piyasaları dalgalandırabilir, enerji fiyatlarını yükseltebilir ve ekonomik baskıyı doğrudan ABD içine yansıtabilir —ki bu baskı, Kongre ara seçimleri arifesinde hızla seçmen hoşnutsuzluğuna dönüşecektir.
Çin’i hedef almaktan vazgeçip yaptırımları sınırlı bir düzeyde tutması halinde ise yürütülen harekat gösterişten ibaret kalacak, İran temel ekonomik damarlarını koruyacak ve verilen büyük vaatlerin yerine getirilemediği yönündeki çaresizlik imajı bir kez daha yönetimin yakasına yapışacaktır.
not: bu analiz farsnews.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
