Milletin eşsiz direnişinin askeri harekatı ve Trump’ın azami baskı kampanyasını çıkmaza soktuğu bir ortamda; reform iddiasında bulunanlar “onurlu barış”, “savaşın onurlu bitişi” ve “referandum” gibi tekrarlayan anahtar kelimeleri ortaya atarak sorumluluktan kaçmakta ve resmen düşmanın savaşı sürdürme çizgisini yeniden okumaktadır.
Aziz İran, 6 aydan uzun süredir teryönlü bir savaşa karşı göğsünü siper etmişken ve takdire şayan direnişiyle Trump’ı şah-mat etmişken; içerideki sinmiş ve yenilmiş akım bir kez daha teslimiyet şarkısını dillendirmeye başladı. Günümüzdeki dengesizliklerin ve geçim sıkıntılarının asıl mimarı olan kesim, hesap vermek yerine toplumun sinir uçlarıyla oynamaktadır. Bir zamanlar ütopik vaatler ve “güleryüz diplomasisi” ile halkın sofrasını küçülten aynı akım, şimdi de “onurlu barış”, “savaşın onurlu bitişi” ve “referandum” gibi tekrarlayan kavramların arkasına saklanarak; dünün yenilenlerinin bir kez daha teslimiyet reçetesi yazabilmesi adına düşmanın analitik ve operasyonel çizgisini harfiyen tekrarlamaktadır.
Siyah Camın Arkasındaki Anketlerden Referandumun Arkasına Sığınmaya
Reform iddiasında bulunanların ve mevcut durumun müsebbiplerinin sergilediği en büyük davranışsal çelişki, “halkla olan münasebetlerindeki” açık ve derin çelişkidir. Yönetim modeli ve tarzı her zaman toplumun tabanından ve dar gelirli kesimlerin gerçek geçim durumundan tamamen habersiz olmaya dayanan; kamuoyunun memnuniyetini veya memnuniyetsizliğini halkın satın alma gücünden, konut durumundan ve sofrasından değil, yöneticilerinin lüks ve SUV araçlarının renkli ve siyah camlarının arkasından ölçen bu akım; bugün savaşın ortasında aniden vitrinlik bir edayla “halkı” hatırlayıvermiştir!
Bu kesim şu anda ülkenin yürütme, karar alma ve yönetim yetkilerinin mutlak çoğunluğunu elinde tutmaktadır. Ancak ne zaman ki geçim talepleri, liyakat ve toplumun gerçek sorunlarının çözümü konusunda hesap verme ve “hesaplaşma vakti” gelse; bir icraat raporu ve uzman çözümleri sunmak yerine “yetki yetersizliği” gibi kavramların veya “Anayasa’nın 59. maddesi ile referanduma” atıfta bulunmanın arkasına sığınmaktadır. Bu akım tarafından referandum konusunun gündeme getirilmesi, toplumun oyuna duyulan saygıdan veya yasal kapasitelere olan inançtan değil; liyakatsizliğin getirdiği sorumluluk yükünden kaçmak için atılmış siyasi bir şok ve tüm ekonomik, idari ile diplomatik sınavlarda sınıfta kalmış bir icraat karnesini örtme çabasıdır. Zor günlerde toplumla aralarındaki mesafe lüks araçlarının cam yüksekliği kadar olan yetkililer ve siyasetçiler; bugün aynı yöneticilerin yanlış kararlarının, dengesizliklerinin ve politikalarının bedelini etleriyle, kemikleriyle ödeyen halkın sözcüsü veya temsilcisi asla olamazlar.
“Zayıflık Anlatısı” ile Trump’ın Azami Baskı Kampanyasının Ortak Paydası
Düşmanın savaş meydanında ve ekonomik baskı kampanyasında başarısız olduktan sonra tüm gücünü ve medya sermayesini bilişsel savaşa, umutsuzluk pompalamaya ve “iç kargaşayı” “dış baskıya” bağlamaya odakladığı bu kritik eşikte; bu akımın medyasında ve konuşmalarında sıraladığı sorunlar listesi son derece düşündürücüdür. Petrol ihracatının düşmesi, bütçe açığı, derin enerji dengesizlikleri, benzin tedarik sorunları, bankacılık sistemindeki karmaşık zorluklar ve halkın temel geçim kaynaklarını sağlamada ülkenin aciz kaldığı algısını sürekli işlemek —üstelik rasyonel, yerli ve operasyonel tek bir reçete dahi sunmadan— tam da Trump’ın psikolojik harp operasyonları ile düşmanın New York ve Tel Aviv’deki ekonomik savaş odalarıyla ortak bir payda oluşturmaktadır.
Bu durmaksızın yapılan “zayıflık anlatısı” pompalaması ve karmaşık, çok boyutlu ile stratejik bir çatışmayı “taviz vermek” ya da “savaşmak” arasında safça ve ütopik bir tercihe indirgemek; kamuoyuna yanlış adres vermek ve Batılı tarafa tehlikeli ile haince sinyaller göndermekle eşdeğerdir. Bu tekrarlayan basitleştirmelerin ve yüzeysel analizlerin Beyaz Saray’a verdiği mesaj son derece açık ve nettir: “Baskılar sonuç verdi, İran toplumu derin bir kutuplaşma yaşıyor ve ülke zayıf konumda!” Bu mesaj, savaşı engelleyip baskıları azaltmak bir yana; aksine düşmanın daha ağır yaptırımlar uygulamak, daha fazla ekonomik baskı yapmak ve yeni, aşırı talepler ortaya koymak yönündeki iştahını tam olarak kabartmaktadır.
Geri Adım Atmanın Serabı
Geçtiğimiz birkaç on yılın tarihi tecrübesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası davranışlarının analizi; ABD’nin İran İslam Cumhuriyeti ile olan sorununun asla nükleer enerji gibi belirli, tanımlanmış ve sınırlı bir konuyla ilgili olmadığını net bir şekilde kanıtlamıştır. Nükleer sanayi, füze kapasitesi, bölgesel varlık ve nüfuz, savunma ve silahlanma kapasiteleri, ticari ve uluslararası ilişkiler, hatta İran’ın yönetim biçimi; hepsi Washington’ın baskı ve yaptırım sepetinde yer almakta ve oradan asla çıkarılmamaktadır.
Böyle bir denklemde; kısa bir geri adımla, büyük bir taviz vererek veya iki hukuki maddenin imzalanmasıyla husumet dosyasının sonsuza dek kapanacağını sanan ütopik, yüzeysel ve safça analizlere dayanmak, teslimiyeti kabul etmektir. Bu tek taraflı süreçte Batılı ve Amerikalı taraf ana tavizi peşin olarak teslim almakta, baskıların azaltılmasına dair muğlak ve gerçekleşmeyecek vaatler vermekte; ancak tavizi aldıktan hemen sonra önceki meseleyi silip masaya daha yeni ve daha ağır talepler koymaktadır. Düşmanın bu müstekbirane aşırı taleplerine ve zincirleme isteklerine bir son nokta konulmazsa, geri adım atma ve taviz verme sürecinin sonu gelmeyecek; nihayetinde ülkenin milli güç unsurlarının tamamen zayıflamasına, silahsızlandırılmasına ve çöküşüne yol açacaktır.
Güce ve Caydırıcılığa Dayalı Diplomasi
Mevcut durumun müsebbipleri ile reform iddiasında bulunanlar tarafından defalarca tekrarlanan bir diğer vahim ve hasarlı hata; “diplomasi” ile “direniş” kavramlarını karşı karşıya getirmektir. Siyasi diplomasi ile sahadaki caydırıcılık birbirine zıt ve uyumsuz iki araç değildir; aksine bir terazinin iki kefesi ve ülkenin dış politika araç kutusundaki yaşam tamamlayıcılarıdır. Yalnızca müzakere ve diyaloğa dayanan, kendisini baskı unsurlarından, savunma gücünden, ekonomik dayanıklılıktan ve caydırıcı güçten yoksun bırakan bir ülke; müzakere masasında da tek taraflı tavizler vermekten, tek taraflı anlaşmaları imzalamaktan ve karşı tarafın diktelerini kabul etmekten başka bir süreç tecrübe etmeyecektir.
Yüzeysel analizlerde gözden kaçırılan kilit nokta şudur: ABD, “müzakere” aracını bile meseleleri barışçıl yollarla çözmek için değil; bir baskı vasıtası ve karşı tarafı pasifize etme aracı olarak kullanmaktadır. Başarılı diplomasi, illa ki taviz verme ve geri adım atma diplomasisi demek değildir; sahadaki gücü, ekonomik dayanıklılığı, iç dayanışmayı ve askeri kudreti uluslararası alanda somut kazanımlara ve siyasi dengeye dönüştürme sanatıdır. Diyalog ve müzakere, ancak karşı taraf İran’ın masada birden fazla, akılcı ve güçlü seçeneğinin olduğunu ve İran’a baskı yapmanın maliyetinin getirisinden çok daha fazla olacağını bildiği zaman arzulanan ve dengeli sonuca ulaşır.
Gerilim Tüccarları ve Düşmanı Allayıp Pullayanlar
Safça davrananların yanı sıra, siyaset sahnesinde çok daha zehirli akımlar mevcuttur; milli direnişin, halkın saldırılara ve zalimane yaptırımlara karşı topyekun dik duruşunun zor günlerinde ortalıkta görünmeyen ve sessizlik orucuna bürünen, ancak tam da toplumun sükunete, empatiye ve iç dayanışmaya en çok ihtiyaç duyduğu kırılma anlarında sahneye çıkanlar. Bu kesimin temel görevi; sahte kutuplaşmalar yaratmak, ABD’nin şeytani yüzünü allayıp pullamak ve Batılıların uluslararası anlaşmalardan tek taraflı çekilmesini aklamaktır.
Bu çelişkili akım; ülkeye hizmet edenleri suçlayarak, caydırıcılık stratejilerini sorgulatarak, savunma güçlerini şaibeli göstererek ve işlerin yürütülmesinde hayali bir çıkmaz algısı oluşturarak; tam da Washington, Tel Aviv ve yurt dışındaki muhalefet düşünce kuruluşlarının umutsuzluk pompalamak ve gerilimi sokağa taşımak için ihtiyaç duyduğu malzemeyi sağlamaktadır. İran milletinin aylarca süren direnişinin ardından başarısızlıklarını telafi etmek için psikolojik harbe ve medya aracılığıyla yalvarmaya başvuran Trump ve ekibi; her şeyden çok bu yapay ayrılıklara, aykırı duruşlara ve milli dayanışmanın zayıflamasına bel bağlamış durumdadır ki belki bu ortamdan kendilerine hayali bir zafer çıkarabilsinler.
Düşmana Karşı Topyekun Tahkimatın Gerekliliği
İran ile ABD liderliğindeki küresel kibir cephesi arasındaki ilişkilere hakim olan denklem, çok bilinmeyenli ve karmaşık bir meseledir; tek bilinmeyenli, aceleci, yüzeysel cevaplarla ve geçmişteki başarısız reçetelerle asla çözülemez. Eğer düşمان ekonomik savaş, yaptırım, askeri tehdit, psikolojik harp ve bilişsel savaşı içeren bir araç setini kullanıyorsa; İran İslam Cumhuriyeti’nin cevabı da akılcı, çok boyutlu, milli güce dayalı ve iç dayanışmayla tahkim edilmiş olmalıdır.
Aklıselim ve onurlu strateji; direnişin, savunma gücünün, aktif diplomasinin, ekonomiyi dirençli kılmanın ve iç dayanışmanın tamamen aynı doğrultuda, birbirini destekleyecek şekilde yan yana getirilmesidir. Kazanım elde etmek için müzakere, aşırı taleplerin dayatılmasını önlemek için direniş ve diplomatik pazarlık gücünü artırmak için milli güç…
Büyük İran milleti yakın tarihte defalarca göstermiştir ki “güçlü ve güce dayalı diplomasi” ile “teslimiyet ve pasiflik reçetesi” arasındaki farkı gayet iyi anlamaktadır. Bugün, mevcut durumun müsebbiplerinin ve ekonomik ile diplomatik karneleri yanmış olanların; hesap vermekten kaçmak, saptırıcı adresler göstermek ve referandum gibi miadı dolmuş kartlarla oynamak yerine geçmişteki performanslarının sorumluluğunu üstlenmelerinin ve ülkenin akılcılık, milli birlik ve akıllıca bir ekonomik planlama gölgesinde gücünü koruma, kuşatmayı kırma ve halkın gerçek sorunlarını çözme yolunda kararlılıkla ilerlemesine izin vermelerinin zamanı gelmiştir.
Not: bu analiz kayhan.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
