1) Barış ve bir arada yaşama “uzlaşının” simgesiyse, savaş “husumeti” gösterir. Bir millete savaş dayatmanın anlamı zorbalıktır, uzlaşı değil. Böyle bir durumda mütecavizle uzlaşıldığı iddia edilemez. Ne üzerine uzlaşma? Evet, savaşa kesinlikle son verilmelidir; ancak dayatılan bir savaş beyaz bayrak kaldırarak durdurulamaz. Tek çare, düşmanı umutsuzluğa düşürüp geri püskürtene kadar direnmektir.
2) Son dayatılan savaş, mütecavizlerin istediği gibi sonuçlanmadı. “Birkaç günlük eylencelik bir savaş” (en fazla dört ila altı haftalık) olması, çabuk bitmesi ve Donald Trump’ı “Amerikan tarihinin en muzaffer hükümdarı” yapması planlanıyordu. Ukrayna madenlerini yağmaladıktan ve Venezuela’yı ele geçirdikten sonra İran’a diz çöktürecek, kaynaklarını ve madenlerini yağmalayacak bir lider! Ancak savaşın yedinci ayında dünyada şu görüş birliği oluştu: İran, sergilediği göz kamaştırıcı direnç ve güç gösterisiyle meydanın galibi olmuştur.
3) Trump ve savaş bakanı, İran’ın tüm askeri gücünü veya %95’ini yok ettiklerini otuzdan fazla kez iddia ettiler. Ellerinde kanıtı da var: Birliklerini Ürdün’e, İsrail’e ve Hint Okyanusu’na kadar geri çekmek! Bu sırada El Cezire kanalı dün şu haberi geçti: “İran, ABD savaş gemilerine yönelik son saldırılarında hesaplı bir gerilimi tırmandırma hamlesi yaptı. İranlılar iki sıradan gemiyi değil, savaşın omurgasını oluşturan bir füze yok edicisini (muharip) ve bir uçak gemisini hedef aldı. Bu başarılı saldırılar, ABD’de savaşın devam edip etmemesi gerektiğine dair tartışmaları başlatabilir.” New York Times’ın “İran 6 aylık savaşın ardından daha fazla özgüven kazandı” analiziyle eş zamanlı olarak Economist/YouGov tarafından yapılan anket şunu gösteriyor: “Amerikalıların %57’si İran ile savaşı yanlış bir karar olarak görürken, sadece %25’i doğru buluyor.”
4) General David Petraeus (CENTCOM eski komutanı ve CIA eski başkanı) dün şu itirafta bulundu: “Yönetimin çökmesi rüyası suya düştü. En önemli gerçek şu ki, İran’ın askeri ve güvenlik güçleri yapısında hiçbir çatlak görmedik ve hiçbir yetkili de ayrılmadı. Askeri kurumlar arasında bölünme yaratmayı umuyorduk ancak bu gerçekleşmedi ve bir milyon kişilik silahlı kuvvetler halen bütünlüğünü koruyor. Üs konuşlandırma stratejisi artık eskisi gibi işlevsel değil; İran, gelişmiş İHA’lar ve uzun menzilli füzeler geliştirerek askeri denklemleri değiştirdi. ABD’nin Basra Körfezi’ndeki üsleri artık kullanılabilir durumda değil.” Altı ay önce de CENTCOM eski komutanı General McKenzie şöyle demişti: “Dünya ve hatta ben, İran’ın ABD ve İsrail’in tüm gücü karşısında ve Ayetullah’ın suikastından sonra 2 günden fazla dayanabileceğini düşünmüyorduk. CENTCOM’un Orta Doğu’daki üslerini güçlendirmek için 50 yıldan fazla emek harcandı ve hepsi heba oldu. Şimdi planımızın aksine dünya bambaşka bir şey izliyor. Trump, ABD’nin dünyadaki imajını —ki uğrunda çok büyük bedeller ödenmiş bir varlıktı— heba etti.”
5) Cesur ve kudretli askeri gücümüzden tokat yiyen düşman, esasen iki önemli rükünden, daha doğru bir ifadeyle tek bir kimlikten tokat yedi: Liderlik ve halk bağından. İnkılabın Şehit Lideri, yıllarca bu zor günler için mühendislik yapmıştı. Bazı nüfuz edilmiş siyasetçiler askeri bütçenin kalkınmaya harcanması ve savunma kapasitelerinin müzakerelerde haraç mezat satılması gerektiğini iddia ederken, O askeri güçlere güç üretme cesareti aşılamıştı. Devrim Lideri aynı zamanda toplumsal, siyasi ve ekonomik yapının güçlendirilmesine özen göstermiş, milli dayanışmayı ve direnci kuvvetlendirmişti. Düşmanlar O’nu, ülkenin iktidar ve kalkınma altyapısını sürekli güçlendiren basiretli bir siyasetçi olarak gördüler. Nitekim Associated Press şöyle yazmıştı: “Ayetullah Hamaney, otuz yılı aşkın liderliği boyunca İran’ı bölgesel ve stratejik bir güce dönüştürdü.”
6) Bu takdire şayan çaba, Devrim Lideri’nin mazlumane şehadetiyle sona ermedi. Aksine, o cesurca şehadet, İran milletinin coşku, basiret ve destan yaratma denizini harekete geçirdi. Düşman saldırısının odak noktası halka ve sisteme şok dalgası yaşatmak ve İran’ı çökertmekti. Ancak İran, işlenen ağır cinayetin şokuyla yıkılmadığı gibi ayağa kalktı. Burası, savaş baskısının ters tepmeye başladığı ve iki küresel şer odağının (ABD ve Siyonist rejim) hayret verici bir şekilde hüsrana uğradığı noktanın başlangıcıydı. Aşağılanan düşman, şokun tersine dönmesinin ardından yenilgisinin nedeni üzerine düşünmek zorundaydı. İran’ın savaştaki güçlü yönü Ümmet ile İmam’ın dayanışması olunca, düşman doğal olarak tek sesi bölünmeye dönüştürmek için tam da bu bağ noktasını hedef almaktadır. Ancak düşman İran milleti nezdinde nefretle karşılanmaktadır ve onun tefrika davetine daha büyük bir kenetlenmeyle yanıt verilmektedir. Düşmanın hilesi ancak; içerideki bazı unsurlar Türkçe/Farsça konuşarak milli direnişi ve dayanıklılığı “akılcılık, onurlu barışçıllık ve savaşın onurlu bitişi”(!) adı altında sorguladıklarında, tehditlerin zirve yaptığı anda savaşın (tek taraflı) durdurulmasını istediklerinde ve Velayet ile İmamet eksenindeki birlik ve beraberliği bozduklarında etkili olabilir.
7) Bu, Eş’as bin Kays ve benzerlerinin barış, müzakere ve savaşın durdurulması gerekliliği iddiasıyla işledikleri ihanetin aynısıdır; Müminlerin Emiri’nin (a.s) ordusuna nifak sokmuş ve Hariciler fitnesini körüklemişlerdir. Sadece savaş kaybedilmekle kalmamış, İmam Şam ordusunu takip etmek yerine düşmanın oyununa gelen isyancılarla savaşmak zorunda bırakılmıştır. Eş’as’ın iddiası maslahatçılık ve barışseverlikti; fakat İmam onun alçak kişiliği hakkında şöyle buyurmuştur: “Düşmanın kılıcını kendi kavmine doğrultan ve ölümü onların üzerine çeken bir adama yakınlarının nefret etmesi ve uzak olanların da onun şerrinden emin olmaması gerekir.” (Nehcü’l-Belağa, 19. Hutbe)
8) Barışseverlik iddiası ve savaşı bitirme çabası; görevini aksatma, kötü yönetim ya da zayıflık, yokluk, “olmaz” ve “yapamayız” beyanlarıyla tam bir çelişki içindedir. Müzakerelerin ortasında düşmanın ihanet etmeye cesaret bulmasının ana sebebi, yetenekleri görmezden gelmenin ve sır tutamamanın yanı sıra bu zayıflık ve acziyet söylemidir. İmam Sadık (a.s), “Peygamberleri haksız yere öldürüyorlardı” ayetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: “Vallahi onları kılıçlarıyla öldürmediler; fakat sırlarını ifşa ettiler, onları açığa çıkardılar ve böylece öldürülmelerine sebep oldular.” Ayrıca İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: “Din ve dünya işlerinizde sır saklamaya özen gösteriniz. ‘Sırrı ifşa etmek küfürdür’ ve ‘Sırları açığa çıkaran kimse, katilin suç ortağıdır’ diye rivayet edilmiştir.”
9) Zayıflık göstermek, herhangi bir savaşta yapılabilecek en gayriahlaki ve akıl dışı davranıştır. Zayıflık gösterme konusundaki sakınca sadece sır tutamamak değildir. İşin içinde sırlar olmasa bile yine de zayıflık gösterilmemelidir. Baskı karşısında sabırsızlık ve acziyet sergilemek, düşmana verilecek en büyük destektir. Felç edici yaptırımların mimarlarından Richard Nephew, “Yaptırım Sanatı” kitabında “direnci” kırmayı yaptırımların en önemli hedefi olarak tanımlar ve şöyle yazar: “Direncin en iyi tanımı, yaptırım uygulayan ülkenin zaferini reddetmek ve kendi yoluna devam etmek için sergilenen ruhsal kararlılıktır. Ülkelerin direncini izlemek, hükümetlerin yaptırımlara karşı direnç programının önceliklerini ve zayıf noktalarını gösterir. ABD bu tabloyu elde etmek için bütçe önceliklerinden, halkın tutumundan, stratejik belgelerden ve hedef ülke liderlerinin konuşmalarından yararlanır. Bir ülke yaptırım sorunu olduğunu itiraf ettiğinde, işin neredeyse yarısı hallolmuş demektir. Esasen bu tür bir itiraf her hükümet için kendine has zorluklar taşır; çünkü düşmanlarına aradıkları hassas noktaların tamamen ortaya çıktığını gösterir.”
10) Aziz Devrim Lideri (Allah O’nu korusun), 10 gün önce Hükümet Haftası vesilesiyle şunları vurguladılar: “Daha güçlü bir İran’a ulaşmak için gerekli hususlardan biri, gece gündüz çalışmanın ve kesintisiz yenilikçiliğin yanı sıra İran’ın ve aziz milletinin gücünün ve kudretinin anlatılmasıdır. Zayıflık, eksiklik ve yetersizliklerin anlatılmasına ve öne çıkarılmasına gerek yoktur; aksine sorunun giderilmesi ve çözülmesi için planlama ve eyleme ihtiyaç vardır. Bazen düşmanın morale ihtiyacı olduğu bir zamanda zayıflıklarımızı samimiyetle ifade etmek, ona büyük bir yardımdır… Evet, bu samimi beyanların dinleyicisi sadece halkımız ve dertdaşlarımız olduğunda sakınca azalır. Ancak güç, kudret ve olumlu noktalar Kur’an’daki ‘Rabbini nimetiyle an/anlat’ öğretisi uyarınca anlatılmaya ve öne çıkarılmaya muhtaçtır… Şüphesiz toplumsal motivasyonları umutsuzluğa düşüren ve zayıflatan her konuşma ile geçmişte aziz halkımıza zararlar veren savaş veya müzakere, uzlaşı veya aşırılık, taviz veya savaş çığırtkanlığı gibi her türlü hayali ikilik oluşturma çabası, bundan sonra da aynı etkiyi yaratabilir. Bu nedenle toplumsal dayanışmaya zarar verecek her türlü eylemin yasak olduğunu kararlılıkla ilan ediyorum.”
11) Şehit Devrim Lideri de 2 Eylül 2016’da (12 Şehrivar 1395) tarihi yeniden okuyarak şu uyarıda bulunmuştu: “Dayatılan savaş, düşmanın bizde zayıflık hissetmesi nedeniyle gerçekleşti. Eğer Baasçı düşman ve onu kışkırtanlar birkaç gün içinde Tahran’a ulaşacaklarından emin olmasalardı —ki öyle düşünüyorlardı— bu savaş gerçekleşmezdi; bizde zayıflık hissettiler. Sizin zayıflık hissettirmeniz, düşmanı saldırmaya teşvik eder; bu genel bir kuraldır. Düşmanı saldırıdan vazgeçirmek istiyorsanız zayıflık göstermemeye çalışın. Yalandan güçlü olduğumuzu söyleyelim demiyorum, gücümüzü ifşa edelim diyorum. Bizim çok sayıda güçlü yönümüz var, bu güçlü yönleri ortaya koyalım. Ülkenin bugün içinde bulunduğu büyük ekonomik sınamadaki bazılarımızın büyük hatası, zayıflık gösterilmesi oldu; düşman buranın baskı yapılabilecek bir yer olduğunu gördü ve baskıyı artırdı. [Öyle ki] Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı’na bir röportajda ‘Filanca yerde yaptığınız ve aynı zamanda müzakere yürüttüğünüz bu tatbikattan İranlılar rahatsız olup ekonomik müzakerelere darbe vurulmaz mı?’ diye sorduklarında, hiç utanmadan ‘Hayır efendim, bir etkisi yok; İranlıların bu müzakerelere o kadar ihtiyacı var ki bu tür tatbikatlar müzakerelerimize zarar vermez’ diyebildi! Düşman karşısında bu zayıflık gösterisi yapılmamalıdır.”
12) Savaş ne zaman bitecek? Yeniden savaş çıkacak mı? Bu sorularla iki şekilde yüzleşilebilir: Biri, savaşın başlama ve bitme yetkisini düşmanın elinde gören tamamen pasif bir analiz. Diğeri ise analizin yanı sıra aktif bir şekilde devranı döndürebilecek ve düşmanı pişman edebilecek karar ve kararlılıktır. Bu önemli husus, zayıflık sergileyerek ve sahte kutuplaşmalar yaratarak değil; düşmana acı verici darbeler indirmedeki kararlılıkla ve onun son hilelerini boşa çıkarmakla mümkündür. Düşman, milletimizin veya yetkililerimizin savaşçılık ruhuna bir halel geldiğini sanmamalıdır. Bizimle Büyük Şeytan arasında hiçbir uzlaşma yoktur. Hikmetli strateji, İmam Humeyni’nin (r.a) 22 Mart 1989’da buyurduğu stratejidir: “Bugün istikbarın öz Muhammedî İslam’a (s.a.v) olan kini ve düşmanlığı her zamankinden daha fazla ayyuka çıkmıştır… Doğu ve Batı, kendi ham hayallerince sizi İslami kimliğinizden uzaklaştırmadıkça rahat durmayacaktır… Her zaman basiretle ve gözlerinizi dört açarak düşmanlara bakınız ve onları rahat bırakmayınız; zira eğer rahat bırakırsanız, sizi bir an bile rahat bırakmazlar.” (Sahife-i Nur, 21. Cilt – Sayfa 329)
Not: bu anliz kayhan.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
