ABD Nasıl 40 Trilyon Dolar Borç Yaptı?

Yıllardır doları ve finansal gücüyle küresel ekonominin kurallarını belirleyen ABD, şimdi 40 trilyon dolara yakın bir borçla karşı karşıya; Obama hükümetinin başlangıcından bu yana yaklaşık dört katına çıkan ve artık bu gücü korumanın maliyeti Washington’ın en büyük sorunlarından biri haline gelen bir borç.

Daneshjou Haber Ajansı Uluslararası Grubu’nun bildirdiğine göre; ABD’nin borç krizini anlamak için Barack Obama hükümetinin başlangıcına, yani ülkenin federal borcunun yaklaşık 10,6 trilyon dolar olduğu döneme dönmemiz gerekiyor.

ABD Hazine Bakanlığı’nın tarihsel verilerine göre bu rakam Obama hükümetinin sonunda yaklaşık 20 trilyon dolara ulaştı. Donald Trump hükümetinin başında ABD’nin borcu 20 trilyon dolar sınırındaydı ve ilk döneminin sonunda yaklaşık 27,8 trilyon dolara ulaştı.

Joe Biden hükümetinin başında borç yaklaşık 28 trilyon dolardı ve sonrasında da artış eğilimi devam etti. Federal borç 2025 yılında 36 trilyon dolar sınırını aştı ve şimdi 2026 yılında 40 trilyon dolar bandında yer alıyor.

Yalın bir dille ifade etmek gerekirse ABD, yirmi yıldan kısa bir sürede önceki borcunun üzerine yaklaşık 30 trilyon dolar yeni borç ekledi.

Bu artık sadece büyük bir sayı değil; ABD’nin ekonomik güç yapısındaki değişimin bir işaretidir.

2008 Krizi; Borcun İlk Büyük Dalgası

Bu yolun kırılma noktalarından biri 2008 finansal kriziydi.

Emlak piyasasının çöküşü ve bankacılık krizi, ABD hükümetini finansal sistemin çöküşünü önlemek ve ekonomiyi desteklemek için geniş çaplı harcamalar yapmaya zorladı. Sonuç olarak bütçe açığı ve hükümetin borçlanması arttı.

Ancak mesele krizin bitimiyle de durmadı.

ABD ekonomisi, federal hükümetin yapısal olarak gelirlerinden daha fazla harcama yaptığı ve gelir ile harcama arasındaki farkı kapatmak için borçlanmaya başvurduğu bir modele girdi.

Trump dönemi de bu süreci durdurmadı. Vergi indirimleri, hükümet harcamalarının artması ve ardından koronavirüs pandemisi borçlanma hacmini daha da büyüttü.

Koronavirüs aslında borçta tarihsel bir sıçrama yarattı. ABD hükümeti haneleri, şirketleri ve iş gücü piyasasını desteklemek için trilyonlarca dolar harcadı; ekonomistlerce ekonominin daha derin bir çöküşünü önlemek için gerekli görülen ancak maliyeti kamu borcunun artışı şeklinde kalan bir eylemdi.

ABD’nin Bugünkü Sorunu Sadece Borç Değil; “Borç Faizi”

Meseledeki belki de en tehlikeli kısım burasıdır.

ABD Kongre Bütçe Ofisi’nin (CBO) raporuna göre, 2026 mali yılında federal bütçe açığı yaklaşık 2 trilyon dolar olarak tahmin edilmektedir. CBO, bu açığın 2036 yılında yaklaşık 3,1 trilyon dolara ulaşacağını öngörmektedir.

Ancak faiz maliyeti daha hızlı bir şekilde büyüyor.

CBO, ABD hükümetinin net faiz giderinin 2026’daki yaklaşık 1 trilyon dolardan 2036’da yaklaşık 2,1 trilyon dolara ulaşacağını öngörmüştür.

Yani ABD, her yıl kaynaklarının daha büyük bir kısmını önceki borçlarının faiz ödemelerine ayırmak zorundadır; üstelik kendisi de yeni açıkları finanse etmek için artan bir borç.

İşte buna borç döngüsü denebilir: Açık borçlanmaya yol açar, borçlanma borcu artırır, borç daha fazla faiz yaratır ve daha fazla faiz gelecekteki açığı daha da ağırlaştırır.

CBO hatta artan borcun tüm ekonomide borçlanma maliyetini yükseltebileceği, özel yatırımları azaltabileceği ve ABD ekonomisini faiz oranlarındaki artışa karşı daha savunmasız hale getirebileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.

Yoldaki Tarihi Rekor

CBO’nun öngörüsüne göre, kamunun elindeki federal borcun gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYH) oranı 2026’daki yaklaşık %101 seviyesinden 2036 yılında %120’ye ulaşacaktır.

Bu rakam, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki tarihi rekoru bile geride bırakmaktadır.

1946 yılında ABD kamu borcu GSYH’nin yaklaşık %106’sı düzeyindeydi; ancak CBO bu oranın 2030 yılında bu rekoru kıracağını öngörmektedir.

Mevcut gidişat devam ederse CBO, borcun GSYH’ye oranını 2056 yılında yaklaşık %175 olarak tahmin etmektedir.

Bu, ABD’nin ilk kez yapısal bir sorunla karşı karşıya olduğu anlamına gelir: Bir zamanlar finansal gücünü küresel düzeni yönetmek için kullanan ülke, şimdi kaynaklarının artan bir kısmını aynı gücün maliyetini karşılamaya ayırmak zorundadır.

ABD Kimlere Borçlu?

Yaygın algı ABD’nin esas olarak Çin’e borçlu olduğu yönündedir; fakat gerçeklik daha karmaşıktır.

ABD borcunun büyük bir kısmı yerel yatırımcıların, bankaların, emeklilik fonlarının, sigorta şirketlerinin, yatırım fonlarının ve devlet kurumlarının elinde bulunmaktadır.

Diğer bir kısmı ise yabancı yatırımcıların elindedir.

ABD Hazine Bakanlığı verilerine göre, Haziran 2026’da Japonya yaklaşık 1,12 trilyon dolar ile ABD tahvillerinin en büyük yabancı sahibiydi. İngiltere yaklaşık 940 milyar dolar ve Çin yaklaşık 633 milyar dolar ABD hazine tahviline sahipti.

Dolayısıyla Çin, ABD’nin önemli alacaklılarından biridir ancak yaygın algının aksine Washington’ın en büyük yabancı alacaklısı değildir.

Bu durum önemli bir noktayı göstermektedir: ABD’nin borç krizi sadece Washington ile Pekin arasında bir mesele değildir; aksine ABD’nin finansal yapısı, yerli ve yabancı yatırımcılardan oluşan devasa bir ağa bağımlı hale gelmiştir.

Hala Dünyanın Parasını Basan Borçlu

Şüphesiz ABD’nin hala çok önemli bir kozu var: Dolar.

Dolar halen dünyadaki resmi döviz rezervlerinin ana para birimidir. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yeni verilerine göre dolar, 2025’in dördüncü çeyreğinde dünyadaki resmi döviz rezervlerinin yaklaşık %56,8’ini oluşturuyordu.

Ancak tam da burada tarihsel bir çelişki şekillenmiştir.

ABD, açıklarını kapatmak için dolar ve hazine bonosu ihraç ediyor ve dünyanın büyük bir kısmı bu varlıkları satın almaya devam ediyor.

Aslında doların konumu, Washington’ın çok büyük bir borcu birçok ülkeye kıyasla daha katlanılabilir bir maliyetle finanse etmesine imkan tanımıştır.

Fakat bu ayrıcalık da sınırsız değildir.

CBO bile artan borcun ve olası enflasyon artışının uzun vadede hakim rezerv para birimi olarak dolara olan güvene zarar verebileceği hususunda uyarıda bulunmuştur.

İran Savaşı; Askeri Gücün de Bir Maliyeti Var

Borç krizi, ABD dış politikasından tamamen soyutlanamaz.

2026 İran savaşı, ABD’nin askeri gücünü korumasının finansal maliyetlerinin açık bir örneğidir.

ABD Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin (CSIS) tahminine göre, ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonlarının ek maliyeti yaklaşık 40 milyar dolar olmuştur; bu rakam birliklerin konuşlandırılmasını, mühimmatı, operasyonel faaliyetlerin artmasını, ekipman hasarlarını, üslerin zarar görmesini ve yakıt maliyetlerindeki artışı kapsamaktadır.

CSIS, bu maliyetin yaklaşık 26 milyar dolarının mühimmata ait olduğunu tahmin etmiştir.

Bu rakamlar tek başlarına ABD ölçeğindeki bir ekonomi için belirleyici değildir; ancak birden fazla savaş, küresel askeri taahhütler, savunma harcamaları ve artan borç ile yan yana koyulduğunda farklı bir anlam kazanmaktadır.

ABD’nin askeri gücü bedava değildir; ve bu gücü korumanın maliyeti arttıkça hükümetin finansal kaynakları üzerindeki baskı da artmaktadır.

Washington hala büyük bir ekonomiye sahiptir, dolar küresel rezervlerin hakim para birimi olmaya devam etmektedir ve ABD hazine bonosu piyasası dünyanın en önemli finansal piyasalarından biri sayılmaktadır.

Dolayısıyla mesele ABD’nin aniden çökmesi değildir.

Mesele, ABD’nin kendi hegemonya maliyetini karşılama kapasitesinin kademeli olarak aşınmasıdır.

On yıllar boyunca ekonomik gücünü ordusunun, müttefik ağının, yaptırımların ve küresel varlığının maliyetini karşılamak için kullanan ülke, şimdi borcun kendisinin bir güç kısıtlamasına dönüştüğü bir durumla karşı karşıyadır.

Böyle bir durumda asıl soru artık “ABD hala güçlü mü?” sorusu değildir; cevap nettir: Evet.

Daha önemli soru şudur: ABD, küresel gücünün maliyetini sonsuza kadar borçlanarak finanse edebilir mi?

Özet; Borçlu İmparatorluk

ABD belki de hala dünyanın baskın ekonomik hegemonudur, ancak bu hegemonyanın aşınma belirtileri artık sadece Washington’ın rakiplerinin analizlerinde görülmemektedir; uyarıların bir kısmı artık ABD’nin kendi ekonomik yapısının içinden dile getirilmektedir.

CBO 2036 yılında GSYH’nin %120’sine ulaşacak bir borçtan, 2,1 trilyon dolarlık faiz maliyetinden ve doların konumunun zarar görme ihtimalinden bahsettiğinde, borç krizini artık tali bir mesele olarak görmek mümkün değildir.

ABD askeri alanda da İran savaşında, dünyada güç kullanmanın ne kadar maliyetli olduğunu gösteren harcamalar ve kısıtlamalarla karşılaştı. CSIS’in savaşın ek maliyeti için yaptığı yaklaşık 40 milyar dolarlık tahmin, bu maliyetin sadece bir örneğidir.

Böylece, İran savaşının ABD’nin askeri gücünün sınırlarını ve Washington’ın askeri üstünlüğünü korumasının ağır maliyetini ortaya koyduğu gibi, borç patlaması da bu ülkenin ekonomik gücünün sınırlarını ortaya koymaktadır.

ABD hala dolara, Wall Street’e ve dünyanın en büyük finansal ekonomilerine sahip olabilir; ancak hegemonya, onu korumanın maliyeti hegemonun gücünü aşmadığı sürece sürdürülebilirdir.

Bugün ABD hala dünyanın baskın ekonomik gücüdür; ancak 40 trilyon dolarlık borç, trilyon dolarlık açıklar ve faiz giderlerindeki patlama, bu hegemonyanın ekonomik sütunlarının yıpranmakta olduğunu göstermektedir. Bu gidişat devam ederse bugün “ABD’nin ekonomik gücü” olarak adlandırılan şey, kademeli olarak ABD hegemonyasının çöküşünün en önemli göstergelerinden birine dönüşebilir.

Not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın