Minab’ın Çocuk Katiliyle Görüşme Reçetesi: “Verelim Gitsin” Akımı Yine İş Başında!

Cumhurbaşkanı’nın ülkenin sorunlarını çözmek amacıyla New York gezisi sırasında Trump ile görüşmesine dair sunulan aşağılık reçete, bazı reformcu figürler tarafından tam bir teslimiyetçilikle körüklenen bir reçetedir. Bu durum, bir siyasi figür için boyun eğmenin ve acziyetin son noktasının neresi olabileceği sorusunu gündeme getirmektedir.

New York gezisi ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu dönemiyle eş zamanlı olarak, ülke içindeki belirli bir akımın orkestrası bir kez daha aynı akortla çalmaya başladı.

Sanki tarihsel hafızaları birkaç yılda bir sıfırlanıyormuşçasına hareket eden bu çevreler, bugünlerde kapsamlı bir çaba ve zincirleme mülakatlarla Cumhurbaşkanı’nı bir görüşmenin uçurumuna doğru sürüklüyor; devlet terörünün somut simgesi Donald Trump ile sonuçsuz kalacak bir görüşmeye…

Şaşırtıcı olan şu ki, bu kez nezaket perdeleri ve hatta diplomatik onurun dış görünüşü dahi bir kenara bırakılmış durumdadır. Açıkça, “aşağılanma ihtimali olsa dahi” bir görüşmenin kabul edilmesinden bahsediyorlar! Bu medya kampanyasında halkın yoksulluğu ve geçim derdi istismar edilerek; ülkenin feraha kavuşmasının ve gelişmesinin anahtarının bozuk yapıların ıslahında ve iç dinamiklere dayanmakta değil, Şehit Lider’in, Minab’ın çocuklarının, ülkenin komutan ve elitlerinin katiliyle çekilecek iki kişilik bir fotoğrafta yattığı algısı işlenmektedir. Çarpıtılmış analizler ve tekrarlanan saptırmalarla; Beyaz Saray’ın ahde vefasız ve müstekbir karakteri yerine, yine Devrime sadık güçler “barışın önündeki engel” ve “aşırılıkçı” ilan edilerek birincil suçlu konumuna getirilmektedir.

Katil Trump ile Görüşmek Her Şeyi Düzeltecek mi?!

Bu kurgunun örneklerinden birinde, fitne elebaşlarından Mehdi Kerrubi kaleme aldığı mektupta New York kürsüsünü “benzersiz bir fırsat” olarak niteledi; aldatıcı bir dille “savaşı bildiği kadar barışı da bir sanat olarak gören bir medeniyetten bahsetmek gerektiğini” iddia etti.

Kerrubi daha da ileri giderek Cumhurbaşkanı’na, kalıcı bir barış için ABD Başkanı ile görüşmesini tavsiye etti. Onları “milletin seli karşısında bir hiç” olarak nitelediği akımın yaftalamalarından korkmamasını salık verdi. Hatta bu görüşme İran’ın ve Cumhurbaşkanı’nın aşağılanmasıyla sonuçlansa dahi İran milletinin katiliyle görüşülmesi gerektiğini iddia edecek kadar ileri gitti!

Reformcu aktivistlerden Karbasçi de benzer şekilde, “Pezeşkiyan’ın yerinde olsaydım tüm sonuçları göze alarak sorunu çözmek için Trump ile görüşürdüm; ağır bir bedeli olsa bile!” ifadelerini kullandı. Bir siyasi aktivistinin İran halkının katiliyle görüşmenin sorunu çözeceğini düşündüğü bir ülkenin siyaset arenası adına üzülmek gerekir.

Açık ve net bir şekilde sormak gerekir: Hangi barış ve ne pahasına? İran’ın Şehit Lideri’nin ve Minab çocuklarının katiliyle tokalaşıp öpüşmek sizi hayallerinize ulaştıracak mı? Cumhurbaşkanı İran milletini katleden birinin kucağına oturursa içiniz rahat edecek mi? Bu durum içinizde taşıdığınız ulusal aşağılık sendromunu tatmin edip sizi sakinleştirecek mi?

Sırf bir millet bağımsız olmak, kaynaklarının başka ülkelerce yağmalanmamasını istemek doğrultusunda hareket ettiği ve bu yüzden iki nükleer gücün saldırı ile tecavüzüne uğrayıp onlara karşı direndiği, onların kağıttan heybetini kırdığı ve bunun bedelini ödediği için; Sayın Kerrubi gibi aşağılanma meraklısı vatandaşına neden katlanmak zorunda kalsın? Devlet terörizmiyle ve azami baskı kampanyasının mimarıyla uzlaşmak barış sanatı mıdır, yoksa ulusal gayret ve onurun açıkça pazarlanması mıdır? Birkaç bin sivil İranlıyı katletmiş biriyle zayıf bir konumdan masaya oturup nasıl kalıcı bir istikrar beklenebilir? Kalkınmacılık iddiasında bulunanların kısa süreli hafızası; yıllarca süren bedelsiz gülücüklerin ve Cenevre’deki yürüyüşlerin sonunun yaptırımların kaldırılması olmadığını, aksine getirisinin “neredeyse hiç” olduğunu ve düşmanın küstahlığını artırdığını ne çabuk unuttu!

Aşağılanma Tadında Barış Reçetesi!

Aşağılanmayı reçete ederek, pasif bir konumda dilenerek ve şehitlerin temiz kanını görmezden gelerek atılan bir barış temeli ne ekmek getirir ne de güvenlik; aksine o yırtıcı kurdu ülke ekonomisinin bedenini parçalama konusunda daha da cesaretlendirir.

Sayın Cumhurbaşkanı Birleşmiş Milletler’de, dik duruş ve itibar geçmişine sahip seksen milyon İranlının temsilcisidir; küresel ilişkilerde güvenliğin ve geçim kaynağının gösterişli bir ziyafette aşağılanmaya boyun eğerek değil, “güç ve onur” gölgesinde korunacağını henüz idrak edememiş müflis bir akımın memuru değildir.

Eğer zilleti kabullenip ABD Başkanı ile buluşarak ve öpüşerek kalkınmaya ve barışa ulaşmak mümkün olsaydı, sizden önceki yoldaşlarınız bunun reçetesini ülke için çoktan yazmıştı. Sizin bu aşağılık reçeteniz yeni bir şey değildir. Ülke, ancak sizin gibiler pasif reçeteler yazmaktan ve öz-aşağılamadan vazgeçtiği gün istikrara kavuşacaktır.

Not: bu analiz snn.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın