İlk Kutsal Savunma’nın yıldönümü haftasında ve Üçüncü Kutsal Savunma’nın tam ortasında bulunmaktayız. Müstekbir cephe, 22 Eylül 1980’de (31 Şehrivar 1359), İslam Cumhuriyeti düzeninin kurulmasının üzerinden henüz bir buçuk yıl geçmişken —ki her ülke köklü bir dönüşümün ardından yeni düzeni oturtmak için bundan daha fazla zamana ihtiyaç duyar— İran’a askeri saldırı başlattı ve yeni düzeni devirmek uğruna kitle imha silahlarının kullanılmaması da dahil olmak üzere tüm insani kuralları ayaklar altına aldı.
Saddam Hüseyin, savaşın bitiminden yıllar sonra —ABD ve piyonları için kullanım ömrü tamamlanıp Vaşington’ın iki kutuplu sonrası düzen tatbikatları için bir hedef tahtasına dönüştüğü dönemde— itiraf etmişti ki: İran Devrimi’nin gerçekleşmesinden dehşete düşen Batı, iki ülkenin imkanlarını tüketmek ve ABD ile İsrail rejiminin bölgedeki mutlak hakimiyetinin önünü açmak amacıyla İran ve Irak’a sekiz yıllık bir savaşı dayattı. Bu, dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Donald Rumsfeld’in Bağdat ziyaretinin ardından Irak’ın 18 düzenli ve donanımlı tümenini İslam Cumhuriyeti düzenini altı günde devirmek ve İran’ı bölmek üzere batı sınırlarımıza doğru harekete geçiren kişi tarafından yapılmış sarih bir itiraftır.
Şüphesiz 22 Eylül 1980 saldırısını yalnızca bir vekalet savaşı açısıyla değerlendirmek hata olur; zira bu savaşta İran’la savaşa giren sadece Irak değildi. ABD, Avrupa, cani Siyonist rejim ile bölgedeki Arap devletlerinin çoğu ve bazı Arap olmayan devletler de savaşa aktif katılım sağlayarak, İran’ın konvansiyonel ve hatta en ilkel silahlara erişim yollarını kapatarak fiilen sahada yer aldılar. İran’a karşı savaşa katılan Batılı ülkelerde yayınlanan bazı belgelerde, birkaç Batılı ülke tarafından İran’a karşı yürütülen savaşta kullanılan silah miktarının 300 bin tonun üzerinde, değerinin ise en az 96 milyar dolar olduğu belirtilmektedir.
Savaşın başlamasından birkaç hafta sonra, büyük bir devrimin ardından gelen doğal şartlara rağmen İran’ın direnebileceği, savaşı yıpratma sürecine sokarak ona galip gelebileceği anlaşıldığında, uluslararası toplum düzeyinde savaşın sona erdirilmesi değil, “durdurulması” söylemleri başladı; üstelik İran topraklarının büyük bir bölümü askeri işgal altındayken! Bu şartlarda, bir ülkeye yönelik tecavüzün incelenmesinde en adil yol olan işgal edilen topraklardan çekilme ve savaşı başlatan tarafın sorumluluğunun ilan edilmesi konuşulacak yerde, İslam Cumhuriyeti’nden savaşı durdurmayı kabul etmesi ve hakları için Irak ile müzakere masasına oturması isteniyordu! Bu lafın anlamı açıktı: Hiçbir ülkenin kendi topraklarının kurtarılmasını taviz konusu yapamayacağı ve barış karşılığında toprak veremeyeceği bir vasatta savaşı durdurma teklifi, bir yandan savaşı başlatanların üzerinden sorumluluğu alıp savaşın kurbanına yüklemek için ortaya atılıyordu. Diğer yandan bu zamansız teklifin amacı, savaşı sürdürerek İslami düzeni devirme konusunda tereddüde düştüklerinde, İran’ı zamanla topraklarının önemli bölümlerinin ayrılmasını kabulleneceği bir sürece sokmak, elini Batı’nın satırı altında tutmak ve sorunlarını çözmek veya yeni sorunlarla karşılaşmamak için Batı’nın bölgedeki yönetim formatını kabul etmesi ve bağımsızlık hayalinden vazgeçmesi gerektiğini öğretmekti.
Üçüncü Savaş’ın mevcut atmosferini sekiz yıllık savaşın ilk bir iki yılıyla kıyaslarsak reçetenin aynı olduğunu görürüz: İran’ı durdurma ve bağımlılık boyunduruğunu sömürgeci politikalarla yeniden boynuna geçirme çabası. Elbette Batı’nın şu anki sorunu, İran’ın 1980 ve 1981 yıllarındaki şartlarıyla dahi bu boyunduruk altına girmediğini, şimdi ise muazzam zaferler elde etmişken, ABD ordusunun, NATO’nun ve bölgedeki bağımlı hükümetlerin belini kırmışken nasıl olup da bunu kabul etmeyeceğini anlayamamasıdır.
Yüce İmam Humeyni’nin, savaşın sona erdirilmesine ilişkin kararı kabul edene kadarki barış tekliflerine yaklaşımı şu şekildeydi: Ortaya atılan şey, dış görünüşünün aksine barış değil, tecavüze meşruiyet kazandırmaktır ve bu da İran’a karşı bir sonraki savaşın başlatılmasına zemin hazırlamaktadır. İmam şöyle buyuruyordu: “İran’a karşı bir savaş başlatılmıştır. Burada, savaş yoluyla bir millete karşı cinayetler işleyen tarafla uzlaşmaktan bahsetmek, güç tutkusu olan ve bu güç tutkusunda cinayeti etkili bir araç olarak meşrulaştıran ABD mantığıyla bağdaşır; ancak rüştüne ermiş bir milletin ve insanlık için barış arayan, bunun gereği olarak da mütecavize karşı direnmeyi şart koşan İslam mantığıyla bağdaşmaz.” İmam Humeyni Külliyatı’nın (Sahife-i İmam) 18. cilt, 69. sayfasında yer aldığı üzere, savaşın ortalarında dile getirildiği gibi İmam şöyle buyurmaktadır: “Eğer bu alçağa fırsat verilirse, fırsat bulup kuvvetlerini tahkim ettiği gün, toprağınıza ilkindem daha kötü saldırır. Onlar Amerikan barışı istiyorlar, biz ise İslami barış istiyoruz.”
İmam Humeyni Külliyatı’nın 16, 18 ve 21. ciltlerinde yer alan ifadelerden anlaşıldığı üzere, merhum Aziz İmam’ın mantığı ve ilkesi doğrultusunda:
-
Birincisi: Savaş çatışmanın ortasında düşmanın yakası bırakılmayacak şekilde, daha güçlü bir dönüş yapmasına ve daha ağır darbeler vurmasına fırsat vermeden kalıcı olarak sona erdirilmelidir.
-
İkincisi: Savaşın sonu, ülkenin caydırıcılık aşamasına ulaşabilmesi ve ardından kendi halkının muhtelif işlerini yoluna koyabilmesi için mütecavizin cezalandırılmasıyla birlikte olmalıdır.
-
Üçüncüsü: Savaşın sonu, saldırıya uğrayan tarafa manevi —kan davası/öç— ve maddi tazminatların ödenmesiyle eş güdümlü olmalıdır.
-
Dördüncüsü: Saldırıya uğrayan ülkenin egemenliği tüm toprakları üzerinde yeniden tesis edilmelidir.
-
Beşincisi: Tüm bu hususlar için geçerli ve bağlayıcı garantiler bulunmalıdır.
Her ne kadar İmam, savaşın sona erme biçimi hakkında ilkesel olarak farklı bir görüşe sahip olsa ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyelerini İran’a yönelik tecavüzün faili veya ortağı olarak görse, dolayısıyla bu konsey kanalıyla savaşın bitirilmesini gerekli geçerliliğe ve garantiye sahip bulmasa da; “ilahi görev” ve “maslahat teşhisi” olarak adlandırdığı ilke uyarınca savaşın bu kanaldan bitmesini kabul etmiştir. Ancak bu vesileyle yayımladığı ve haklı olarak “Direnç Mesajı” olarak anılan mesajında İslam Cumhuriyeti’nin kendi tutumunu koruduğunu sarih bir şekilde belirtmiş, İslam cephesi ile küfür cephesi arasında hiçbir şeyin değişmediği güvencesini vermiştir.
Şunu da belirtmek gerekir ki 598 sayılı kararname, BM Güvenlik Konseyi’nin İran-Irak savaşı hakkında çıkardığı önceki yedi kararnamenin aksine, merhum İmam’ın görüşlerinin önemli bir kısmını içermekteydi. Bu maddeler şunlardı: Savaşın kalıcı olarak sona ermesi, mütecaviz kuvvetlerin tüm İran topraklarından çekilmesi, ülkenin toprak bütünlüğünün korunması ve İran’ın uzun vadeli askeri caydırıcılığa ulaşmasının zeminini hazırlanması. Ağustos 1988’de bu savaşın sona ermesinden itibaren yaklaşık dört on yıl boyunca İran, caydırıcılık atmosferinde yer aldı; bu dönem boyunca bölgede pek çok savaş ve güvenlik olayı meydana gelmesine rağmen İran kendi güvenliğini ve istikrarını korumayı başardı.
Üçüncü Savaş’ın başlangıçtaki durumu, tecavüzü şekillendiren cephe, konuların ortaya konuluşu ve İran’ın direniş mantığı açısından sekiz yıllık savaşa büyük benzerlik göstermektedir; elbette İran’ın gücünde ve tarafların savaşma biçiminde ortaya çıkan göz alıcı farklar saklı kalmak kaydıyla.
Şimdi de her iki tarafça barıştan bahsedilmektedir; ancak yine merhum İmam’ın buyurduğu ve Sahife-i İmam’ın 16. cilt, 88. sayfasında yer alan o “Amerikan barışı” ve “İslami barış” hikayesidir. Birisi, İran’a yönelik yeni bir tecavüzün kaynağı olan ve İmam’ın “Amerikan barışı” olarak adlandırdığı yarayı açık bırakma barışıdır; diğeri ise İmam’ın tabiriyle İslami barıştır.
İslami barış; İran’dan Filistin’in Batı Şeria bölgesine kadar tüm direniş cephelerinde savaşın kalıcı olarak sona ermesi, direniş cephesinin tüm unsurlarının askeri caydırıcılığa ulaşması, İran’ın toprak bütünlüğünün korunması —ki bunun şu anki tezahürü İran’ın Hürmüz Boğazı, Fars Körfezi ve Umman Denizi üzerindeki mutlak egemenliğinin korunmasıdır— ve mütecavizlerin cezalandırılmasıyla —ki bunun en önemlisi ABD askeri üslerinin İran’ın bin kilometre yarıçapındaki çevresinden kapatılmasıdır— mümkündür.
Eğer merhum İmam veya Şehit İmam şu an ülkenin yönetim dümenci olsaydı, “şerefli barış” sahte unvanıyla düşman mütecavizler karşısında teslimiyet ambalajı olarak değil, tam olarak bunları “İslami barış” olarak takip ederlerdi. Nitekim bunlar, İmam Seyyid Mücteba Hamaney’in (dâmet berakâtuh) millet adına, ilahi bir görev ve ülkeyi kalıcı askeri caydırıcılığa ulaştırma maslahatı olarak takip ettiği hususlar arasındadır. Allah’ın inayetleri, millet ile hükümetin mukavemeti ve direniş cephesinin askeri inisiyatifleriyle, düşmanın bugünkü kabadayı söylemlerine rağmen buna boyun eğeceği günler uzak değildir.
