Türk Askerinin Arabistan’da Ne İşi Var?

ABD’nin Ortadoğu’da bizzat göğüslemek istemediği askeri risk, Riyad’da kurulan masayla Türkiye ve Pakistan ordularının omuzlarına yıkıldı. Yeni Osmanlıcılık hevesleri ve iflah olmaz Amerikancılığın zehirli karışımıyla alınan askeri sevkiyat kararı, ülkemizi tarafı olmadığı bir savaşın merkezine çekiyor.

1950 yılında, sırf NATO’nun kapısından içeri girebilmek ve ABD’nin küresel çıkarlarına sadakatini kanıtlamak için binlerce askeri Kore’de ölüme gönderen Adnan Menderes hükümeti, bugün yeni bir kılıfla karşımızda. O gün Amerikan çıkarları için ödenen kanlı “diyet”, bugün Ortadoğu çöllerinde bir kez daha önümüze konuyor.

Saraylarda kurulan şatafatlı masalar, kapalı kapılar ardında bağlanan pazarlıklar, kameralar karşısında sergilenen sahte “bölgesel liderlik” pozları ve emperyalizmin bitmek bilmeyen kanlı vaatleri…

Türkiye, AKP iktidarının Yeni Osmanlıcılık hülyaları ve iflah olmaz Amerikancılığının zehirli karışımıyla, kendi sınırlarından binlerce kilometre uzaktaki bir emperyalist bataklığın içine sürükleniyor.

Dün Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da toplanan Mekke Savunma İttifakı Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi’nden çıkan karar, aylardır adım adım örülen bu tehlikeli senaryonun son perdesi oldu.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Selçuk Bayraktaroğlu’nun bizzat katıldığı olağanüstü toplantının ardından yayımlanan resmi bildiriyle; Türkiye ve Pakistan’a ait askeri birlik ve imkanların “hızla Suudi Arabistan topraklarına konuşlandırılmasına” karar verildi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden kaçırılan, halktan gizlenen ve içeriği sır gibi saklanan bu anlaşmayla birlikte, Türkiye’nin evlatlarının Suudi monarşisinin çıkarlarını, petrol kuyularını ve küresel tekellerin ticaret rotalarını korumak üzere ateşe atılması kararlaştırıldı.

Ancak dün ilan edilen bu askeri sevkiyat, anlık bir krizin ya da ani bir refleksin ürünü değil. Aksine, birkaç yıldır ilmek ilmek işlenen Ankara-Riyad-İslamabad yakınlaşmasının, doğrudan Washington’ın icazeti ve denetimi altında sahaya sürülen en somut faturası olarak karşımıza çıkıyor.

Bataklığa giden yol: Deniz paktından Mekke İttifakı’na

Bugün Türkiye askerini Suudi çöllerine sürme noktasına getiren sürecin köşe taşlarını hatırlamak, kurgulanan emperyalist tezgahın boyutunu görmek açısından oldukça elzem.

Türkiye, bu maceranın içine birdenbire girmedi. Sürecin ilk kritik virajı, geçtiğimiz Temmuz ayı sonunda dönüldü. Yemen’i 12 yıldır açlığa, kuşatmaya ve acımasız bombardımanlara mahkum eden Suudi Arabistan; Ensarullah hareketinin Kızıldeniz’de ilan ettiği deniz ablukasıyla felç olunca, can havliyle 14 devletlik “Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı”nı kurdu. İsrail ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarını korumayı hedefleyen bu deniz gücüne balıklama atlayan AKP iktidarı, böylece tarafını belli etmeye dönük utangaçlığını kırmış oldu.

Fakat bu hamle Riyad’ın yangınını söndürmeye yetmedi. Hemen ardından, 7 Ağustos’ta AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif kameralar karşısına geçerek “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı. Kamuoyuna “İslam dünyasının dayanışması” ambalajıyla pazarlanan bu paktın belkemiğini, NATO’nun meşhur 5. maddesine öykünülerek hazırlanan “Taraflardan birine yapılan silahlı saldırı, hepsine yapılmış sayılır” kuralı oluşturdu.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “büyük bir caydırıcılık unsuru” diyerek övündüğü bu madde, aslında daha en başından itibaren Suudi Arabistan’a atılacak herhangi bir füzeyi doğrudan Türkiye’ye atılmış kabul ettirmeyi, yani Türkiye’yi Yemen’deki savaşın doğrudan tarafı yapmayı hedefleyen pimi çekilmiş bir bombaydı. Nitekim dün Riyad’da alınan “hızlı askeri konuşlandırma” kararı da bu ön kabulü tescillemiş oldu.

Delinen ‘ABD şemsiyesi’ ve Körfez’in güvenlik paniği

Peki, Türkiye’yi bu maceraya iten, Suudi Arabistan’ı ise Türkiye ve Pakistan’ın askeri gücüne muhtaç bırakan asıl dinamik neydi?

Bu sorunun yanıtı da yılın başından bu yana Ortadoğu’yu yangın yerine çeviren emperyalist saldırganlıkta yatıyor.

28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı kapsamlı askeri saldırılar ve Tahran yönetiminin bölgedeki tüm ABD üslerini meşru hedef ilan ederek başlattığı misillemeler, Körfez monarşilerinin yıllardır arkasına saklandığı “Amerikan güvenlik şemsiyesini” delik deşik etti. İran’ın binlerce füze ve İHA ile gerçekleştirdiği misillemler Körfez’deki ABD yerleşkelerini vururken, petrol ticaretinin ana damarlarından olan Hürmüz Boğazı da fiilen trafiğe kapatıldı. Körfez ülkeleri yalnızca birkaç ay içinde 15 milyar doları aşan devasa enerji gelirlerini kaybetti.

Washington’ın vadettiği koruma kalkanının Tahran füzeleri karşısında kevgire döndüğünü gören Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi bölge aktörleri derin bir güvenlik krizine sürüklendi. Masada üç seçenek tartışılıyordu: Tam boy Amerikancılık, İran’la yeni bir denge kurulması ya da bölgesel yeni askeri ittifakların teşkil edilmesi.

İşte tam da Körfez ülkelerinin Washington’a olan güveninin çöktüğü ve arkadan iş çevirmekle suçlanan ABD yönetiminin Marco Rubio gibi isimlerle bölgede ikna turları attığı bir vasatta “Mekke İttifakı” devreye sokuldu. Suudi Arabistan, Hürmüz kapanınca petrol ihracatını Kızıldeniz kıyısındaki Yenbu limanına kaydırmaya çalışmış; ancak bu defa da Ensarullah’ın Kızıldeniz ablukasına, Doğu-Batı boru hattını vuran İHA saldırılarına ve Aramco tesislerine inen balistik füzelere toslamıştı. Kendi yarattığı yangının alevleri içinde kalan Riyad, faturayı ve riski paylaştıracak bir “kalkan” arayışına girdi. Çare ise ABD’nin gözetiminde Ankara ve İslamabad’ın masaya oturtulması oldu.

ABD askeri riskten kaçıyor, taşeronlarını öne sürüyor

Her ne kadar masadaki aktörler “bağımsız İslam devletleri” gibi gösterilmeye çalışılsa da projenin ipleri doğrudan Washington’a uzanıyor.

Halihazırda kendi yarattığı İran kriziyle boğuşmakta olan ABD, doğrudan askeri kayıplar vermemek, kendi askerini Yemen gibi 12 yıldır kırılamayan asimetrik bir gerilla savaşına sokmamak için bölgesel taşeronlarını öne çıkarıyor.

Planın işleyiş mekanizması son derece kurnaz ve bir o kadar da acımasız: Bir tarafta petrol zengini ancak askeri açıdan kırılgan, kendi topraklarını bile korumaktan aciz Suudi monarşisinin devasa finansmanı; diğer tarafta ise derin ekonomik krizler, cari açıklar ve döviz darboğazıyla boğuşan Türkiye ve Pakistan gibi köklü muharip ordular…

ABD, Ortadoğu’da bizzat göğüslemek istemediği askeri riski, Suudi sermayesinin sponsorluğunda Türk ve Pakistan askerinin omuzlarına yıkarak kenara çekiliyor.

Yeni Osmanlıcılık illüzyonunun hazin çöküşü: Kural koyucu ‘ağabey’ iddiasından sermaye bekçiliğine

İşte AKP iktidarının yıllardır kitlelere bir masal gibi anlattığı “Yeni Osmanlıcılık” vizyonu, tam da bu noktada utanç verici bir çelişkiye çarpıyor.

İç kamuoyuna “Dünya beşten büyüktür”, “Ecdat topraklarında oyun kuruyoruz”, “Bölgesel sorunlara yerli çözümler getiriyoruz” hamaseti yapan iktidar, ülkemizi Körfez sermayesinin emir eri ve paralı muhafızı haline getiriyor.

AKP, sıcak paranın ve bölgesel çıkarların diyetini Türk ordusunu Suudi çöllerine sürerek ödemeye hazırlanıyor.

Kendi sınır güvenliğiyle, Türkiye halkının refah ve geleceğiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan Yemen coğrafyasında, Ensarullah füzelerine karşı Suudi Arabistan’ın milli petrol şirketi Aramco’nun tesislerine göğsünü siper etmek “büyük devlet vizyonu” değil, olsa olsa paralı bekçilik mesaisi.

Washington’ın ‘minnettarlık’ itirafları: İttifakın ipleri kimin elinde? 

Türkiye’nin bu adımı ABD’den bağımsız attığı, hatta Batı’ya karşı yeni bir “İslami güç odağı” kurduğu yalanı, bizzat Amerikalı yetkililerin açıklamalarıyla da yerle bir oluyor.

Kendi politikalarına hizmet etmeyecek her girişimi tehditler, yaptırım kararları ve kınamalarla boğmaya çalışan Washington cephesinden, “Mekke İttifakı”na karşı sadece memnuniyet ve övgü sesleri geliyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Mekke Anlaşması’nın imzalandığı ilk günlerde süreci memnuniyetle karşıladığını belirtiyor ve bu adımı “büyük ve cesur bir hamle” olarak niteliyordu.

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee de ittifakın ilanının ardından yaptığı değerlendirmede son derece rahat bir dille “Washington’da ‘Aman Tanrım, bu çok korkunç bir şey’ şeklinde bir kaygı olduğunu sanmıyorum” diyerek anlaşmanın İsrail ve ABD çıkarlarını asla tehdit etmediğini açıkça teyit ediyordu.

ABD Kongresi üyeleri ise basına verdikleri demeçlerde Mekke Anlaşması’nı doğrudan “Ortadoğu’nun NATO’su” olarak selamlıyor, ABD’nin üstündeki askeri ve mali yükü aldıkları için bu ülkelere “minnettar” olduklarını açıkça itiraf ediyordu.

Aslında ortadaki tablo son derece net: Mekke İttifakı, NATO’nun ve ABD güvenlik mimarisinin bölgedeki tamamlayıcı bir alt taşeronu olarak karşımıza çıkıyor. Bu ittifakın İsrail’e karşı Filistin direnişine destek veren Ensarullah’ı boğmak ve İran’ı kuşatmak üzere tasarlanmış bir Amerikan kalkanı olduğu aşikar.

Kore’den Suudi çöllerine: ‘Diyetimi istiyorum, alacağım da’

Dün Riyad’da verilen kararlar, iktidarın pazarlamaya çalıştığı gibi Türkiye’ye ne bir “güvenlik” ne de bir “bölgesel itibar” sağlayacak. Suudi Arabistan çöllerine gönderilecek askerler, tıpkı yıllar evvel Kore’de olduğu gibi iktidarın Amerikancılığı uğruna canlarını kaybedecek.

Nâzım Hikmet’in, sırf NATO’ya girebilmek için ABD çıkarları uğruna Kore’ye asker gönderen Adnan Menderes için yazdığı 25 Haziran 1959 tarihli “Diyet” şiiri ise hala güncelliğini koruyor. Dün Kore’de Amerikan emperyalizmi uğruna ölüme yollanan askerlerin hesabını soran o dizelerin güncelliğini anlamak için yalnızca “Adnan” ismini değiştirmek yeterli:

“Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
çığlığımı duymamanız için
kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.

Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
kopuk ellerim,
kesik bacaklarımla peşinizdeyim.

Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.”

kaynak: Sol

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın