Gazze Şeridi’ndeki bir bölgenin 7 Ekim 2023 öncesine ait havadan çekilmiş bir fotoğrafı ile aynı bölgenin son günlerde veya son aylarda çekilmiş hava fotoğrafı yan yana… Gazze’de meydana gelen yıkımın boyutunu karşılaştırmak amacıyla hazırlanmış bir görsel. Bu, belki de Mescid-i Aksa Tufanı Operasyonu’nun yıl dönümünde Farsça ve hatta Arapça konuşan sosyal medya kullanıcıları tarafından en sık paylaşılan görsellerden biridir.
Bu görsel bize 7 Ekim 2023 öncesinde Gazze Şeridi’ndeki binaların, caddelerin ve şehirlerin çehresinin sağlam olduğunu; ancak bugün, yani o operasyondan üç yıl sonra hepsinin harabeye döndüğünü söylüyor. Bu yıkım ve tahribatın ana faili cinayet şebekesi Siyonist rejimden başkası değildir. Fakat görünen o ki, perde arkasındaki birtakım eller bu tür fotoğrafları yaygınlaştırarak gerçekleri tersyüz etmek ve Gazze’deki yıkımın sorumlusu olarak Filistinli mücahitleri göstermek istemektedir. Peki Gazze’de gerçekten her şey yolunda mı gidiyordu da Filistinli mücahitlerin üç yıl önce, 7 Ekim 2023’te (15 Mehr 1402) “Mescid-i Aksa Tufanı” adıyla başlattığı operasyon yıkım ve felakete yol açtı?
2006 yılından başlayalım. Hamas hareketinin genel seçimlerde Filistin halkının oylarıyla Fetih Örgütü’nü mağlup ederek kabineyi kurma yetkisini elde ettiği dönemden… İsmail Heniyye başbakanlığındaki yeni Filistin hükümeti, ABD’nin komplosu ve Özerk Yönetim’in engellemeleri nedeniyle uzun ömürlü olamadı; ancak Gazze Şeridi’nin kontrolünü elinde tutmayı başardı. İşte tam da o tarihten, yani Haziran 2007’den (Hordad 1386) itibaren Siyonist rejim, Gazze sakinlerine Hamas’a destek vermemeleri için baskı yapmak amacıyla “Gazze Kuşatması”nı başlattı. İsrail, Gazze’nin kara sınır kapılarını kapatarak kıyı sularını ablukaya aldı ve uluslararası kuruluşların insani yardımlarının dahi Gazze’ye girişine izin vermedi.
İki ay sonra, Ağustos 2007’de Birleşmiş Milletler, Gazze sakinlerinin içinde bulunduğu vahim durum hakkında uyarıda bulundu. BBC World (İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın yayın organı) muhabiri Matthew Price, o dönemde Gazze’den aktardığı haberinde şöyle yazmıştı: “Gazze, dış dünyadan hiçbir zaman günümüzdeki kadar koparılmamıştı; her bir Filistinlinin yüzünde çaresizlik ve endişe okunuyor.” Kısa bir süre sonra, Ekim 2007’de Siyonist rejim Gazze’ye elektrik vermeyi reddetti ve bölgeye yakıt girişini engelledi. Elektrik kesintisi Gazze’nin tek sorunu değildi; o dönemde Oxfam kuruluşu, içme suyu tedarikinde kriz yaşandığını ve “klor” maddesine erişim sağlanamadığı için suyun arıtılamadığını rapor etti. Gazze kuşatması Aralık 2008’de (Azer 1387) öyle bir noktaya ulaştı ki Norveçli resmi bir kurum, “İsrail, Gazze Şeridi’ni Taş Devri’ne geri döndürme yolunda ilerletiyor” uyarısını yaptı. O tarihlerde BM İnsan Hakları Konseyi Özel Raportörü olan (ve tesadüfen kendisi de Yahudi olan) Richard Falk, İsrail’in Gazze’ye yönelik politikalarını “insanlığa karşı suç” olarak nitelendirdi ve bunu Nazi Almanya’sının cinayetlerine benzetti.
O dönemde Gazze’nin havadan bir fotoğrafını çekmiş olsaydınız, görselin size göstereceği şey sağlam evler, asfaltlanmış caddeler, çocuk oyun alanları ve el değmemiş bir sahil şeridi olurdu. Fakat gerçekte yaşananlar bu görselden tamamen farklıydı. Yaklaşık iki milyon insan hiçbir suçu yokken Gazze’de hapsedilmişti ve Siyonist rejim dünyanın en acımasız gardiyanıydı. Siyonist rejimin başlattığı Gazze ablukasının 11. yılında, Gazze’deki yetişkin nüfusun %42’si işsiz kaldı. Gazze nüfusunun %84’ü insani yardıma muhtaç hale geldi, sularının %98’i kirlendi ve içilemez duruma geldi; bölge sakinleri her gün 22 saate varan elektrik kesintilerine maruz kaldı. Siyonist rejimin tehditleri nedeniyle Gazze’deki tarım arazilerinin %35’ine erişilemiyordu ve Gazzelı balıkçılar, uygulanan kısıtlamalar yüzünden kıyı sularının %85’ini kullanamıyordu. Ağır bir hastalığa yakalanan ve Gazze dışında uzmanlaşmış bir tedaviye ihtiyaç duyan bir kişinin Siyonist rejimden izin alması gerekiyordu. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2017 raporuna göre, başvuruların yaklaşık yarısı reddediliyordu; onaylandığı durumlarda ise izin süreci o kadar gecikiyordu ki hasta henüz çıkış yapamadan hayatını kaybediyordu.
Birleşmiş Milletler 2012 yılında yayımladığı bir raporda, ablukanın hafifletilmesi için herhangi bir adım atılmaması halinde Gazze’nin 2020 yılına kadar “yaşanamaz” hale geleceğini duyurdu. BM’nin bu değerlendirmesinden beş yıl sonra, ablukayı hafifletmek bir yana, Siyonist rejim ablukayı daha da ağırlaştırmak adına 2017 sonlarından itibaren Gazze Şeridi sınırına 65 kilometre uzunluğunda bir güvenlik duvarı inşa etmeye başladı. Bu duvarın büyük bir bölümü yer altında, diğer kısmı ise yer üstünde yer alıyordu. Duvarın inşası için üç milyon metreküp beton harcandı. Projenin yöneticisi Tuğgeneral Eran Ofer, The Jerusalem Post gazetesine yaptığı açıklamada, “[Bu beton miktarı] İsrail’den Bulgaristan’a uzanan bir yolun altyapısı için yeterliydi” dedi. Ofer ayrıca şunları kaydetti: “Bu duvarın inşasında 140 bin ton demir ve çelik kullanıldı; bu da İsrail’den Avustralya’ya kadar çelikten bir duvar [inşa etmekle] eş değerdir.” 2021 yılında “Demir Duvar”ın inşasının tamamlanmasıyla Gazze, hayatta kalabilmenin en temel ve yalın imkânlarına bile zorlukla ulaşılabildiği yeryüzünün en büyük açık hava hapishanesine dönüştü.
Şimdi kendinizi Mescid-i Aksa Tufanı Operasyonu’ndan bir gün önce, 6 Ekim 2023’teki Gazze sakinlerinin yerine koyun. Birleşmiş Milletler’in öngörüsünden üç yıl daha fazla hayatta kalmayı başarmışsınız ve önünüzde sadece iki yol var: Ya topraklarınızı bir daha dönmemek üzere terk edip sonsuz bir mülteciliğe razı olmak ya da Siyonistlerin sizin için inşa ettiği bu unutulmuş hapishanede yavaş yavaş ölmek. Siyonistlerin 16 yıllık ölümcül ablukasından bıkıp usanan mazlum Gazze halkı üçüncü bir yolu seçti. Mazlumiyetlerini dünya gündeminin ilk sırasına taşıdılar; esaret altındayken evlerinin karanlık köşelerinde, uluslararası toplumun sessizliği ve unutkanlığı içinde zerre zerre ölmektense, mücadele ederken medya kameralarının önünde ve tüm dünyanın gözü önünde Siyonistlerin kurşunlarıyla şehit olmayı tercih ettiler.
Fakat mesele sadece bundan ibaret değil. Mescid-i Aksa Tufanı’nın büyüklüğünü ve Filistinli savaşçıların fedakarlığını kavrayabilmek için bir başka soruya daha yanıt vermemiz gerekiyor: ABD ve İsrail, 7 Ekim 2023 öncesinde ne düşünüyorlardı?
Dönemin ABD Başkanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın, 7 Ekim 2023’ten yalnızca birkaç gün önce Foreign Affairs dergisinde yayımlanan makalesine bir göz atalım. Sullivan şöyle yazmıştı: “[Biden’ın yaklaşımı], İsrail ile Arap komşuları da dahil olmak üzere yeni ortaklıklara vurgu yapıyor [ve] bu durum meyvelerini veriyor… Bu disiplinli yaklaşım, ABD’nin küresel ölçekteki diğer öncelikleri için kaynak imkânı sağlamakta, Orta Doğu’da yeni çatışma risklerini [ABD için] azaltmakta ve Birleşik Devletler’in çıkarlarının çok daha sürdürülebilir bir şekilde korunmasını güvence altına almaktadır.” Dönemin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı’na göre “Filistin meselesi” neredeyse kapanmıştı. Sullivan nitekim şöyle yazıyordu: “Ciddi sürtüşmelere rağmen Gazze’deki krizlerin gerilim düzeyini düşürdük.”
ABD, kaynak yetersizliği nedeniyle maliyetleri kısmak, Batı Asya’daki rolünü azaltmak ve bölgede kendi yerine İsrail’i ikame etmek istiyordu. Bu doğrultuda Ocak 2021’de İsrail’i EUCOM (ABD Avrupa Komutanlığı) operasyon alanından CENTCOM (ABD Merkez Komutanlığı) bünyesine kaydırdı ve İsrailli askeri ataşeler ABD’nin bölgedeki askeri üslerine konuşlandırıldı. Ancak bu planın önünde tek bir engel vardı: “İran”. ABD’nin Batı Asya’daki rolünün azalmasıyla oluşacak güç boşluğunda İran bölgedeki nüfuzunu genişletebilirdi. ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) yayın organı olan Foreign Affairs dergisi bu durum hakkında uyarıda bulunarak şunları yazmıştı: “İran, Arap komşularına kıyasla çok daha fazla nüfusa ve daha yüksek ekonomik potansiyele sahip; bu da onu nihayetinde [Batı Asya’ya] hakim olabileceği bir konuma getirebilir.”
Şimdi de Siyonist rejim Genelkurmay Başkanlığı’nın araştırma organı olan “Dado” Merkezi’nin Araştırma Başkanı Tuğgeneral Meir Finkel’in yazısına bakalım. Finkel bu yazısında İsrailli ve Amerikalı yetkililer için söz konusu sorunun çözümünü açıklıyordu. Finkel’in makalesi, Mescid-i Aksa Tufanı’ndan yalnızca birkaç ay önce, 1 Haziran 2023’te kaleme alınmıştı. O da tıpkı Jake Sullivan gibi “Filistin meselesi”ni bitmiş kabul ediyor, “Lübnan Hizbullahı’nın tamamen yok edilmesi” ve “İran’a saldırı düzenlenmesi” yönündeki planını sunuyordu. Artık ikinci sorumuzun cevabı da oldukça netleşmiştir. 7 Ekim 2023 (15 Mehr 1402) öncesinde İsrail ve ABD, bölgedeki direniş kolları bertaraf etmeyi ve İran’a saldırmayı planlıyordu. Bu durum Siyonist rejimin araştırma merkezlerindeki teorik bir plandan ibaret de değildi; nitekim 22 Mayıs 2022’de Siyonist rejim bu amaçla “Ateş Arabaları” tatbikatını düzenlemiş, bu tatbikatta Lübnan Hizbullahı mevzilerine ve İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırı simülasyonları gerçekleştirmişti.
Bu açıdan bakıldığında Filistinli mücahitler, 7 Ekim 2023’teki Mescid-i Aksa Tufanı Operasyonu ile İran’ın ve bölgedeki tüm direniş ekseninin lehine sürpriz ve önleyici bir hamle yapmış oldular. Beyaz Saray ve Siyonist rejimin Batı Asya’ya yönelik hesaplarını altüst ettiler. ABD’yi geriye adım atmaya ve yokluğunda yerini doldurabileceğini düşündüğü İsrail’i desteklemek adına ağır bedeller ödemeye mecbur bıraktılar. Filistinliler yalın ayak, nasırlı elleriyle ABD dış politikasının çarkına en büyük çomağı soktular ve Siyonist rejimi, yürüttüğü muazzam propaganda harcamalarına rağmen tüm dünyada nefret edilen bir konuma düşürdüler.
Şimdi belki de 7 Ekim öncesi ve sonrasını kıyaslamak için Gazze’deki yıkım görüntülerinin yanı sıra başka fotoğraflara da bakmak daha doğru olacaktır. Örneğin, Netanyahu’nun 7 Ekim sonrasında BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmalardaki boş koltukların fotoğraflarını 7 Ekim öncesiyle karşılaştırmak… Yahut 7 Ekim’in üçüncü yıl dönümünde İspanya, İtalya, ABD, Kanada, İsviçre, İsveç, Avustralya, Güney Kore ve daha pek çok ülkenin caddelerinde dalgalanan Filistin bayraklarının fotoğraflarını operasyon öncesiyle kıyaslamak gibi.
not: bu analiz kayhan.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
