Türkiye, Arabistan’da Nereye Kadar Gider; Savunma mı Müdahale mi?

Suudi Arabistan’ın operasyonunun nihai hedefi, Türkiye’nin Yemen’e müdahalesinin sınırlarını belirlemede belirleyici rol oynuyor.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki Mekke savunma anlaşması ilk pratik sınavına girdi. 7 Ağustos’ta imzalanan anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayıyor ve üç ülke arasındaki savunma iş birliğinin genişletilmesine vurgu yapıyor.

5 Ekim’de Riyad’da toplanan koalisyonun siyasi, stratejik ve savunma komitesi, kolektif savunma taahhütlerini uygulama aşamasına geçirme kararı aldı ve üye ülkelerin iç hukuklarına uygun olarak mutabık kalınan askeri güç ve kapasitelerin Suudi Arabistan’da konuşlandırılmasını kararlaştırdı.

Bu kararın zamanlaması anlamlı. Suudi Arabistan, aynı dönemde Babülmendep çevresindeki bölgeleri geri almak için geniş çaplı bir operasyon başlatırken, Ensarullah da buna tepki olarak Suudi Arabistan içindeki altyapı ve askeri merkezleri hedef aldı.

Reuters’ın Riyad’ın Yemen’de geniş çaplı operasyon planına ilişkin haberine göre, Suudi Arabistan’ın hedefi füze saldırılarını püskürtmenin ötesine geçebilir; Ensarullah üzerinde yeniden askeri baskı kurmak ve bu grubun Kızıldeniz kıyısındaki konumunu zayıflatmak da gündemde yer alıyor.

Bu nedenle temel sorular şunlar: Koalisyon çerçevesinde Ankara hangi tür çatışmaya hazırlanıyor, taahhütleri karşılığında Riyad’dan ne alıyor ve bu katılımın bedelini nereye kadar ödemeye razı?

Türkiye Neden Yemen Denklemine Girdi?

Ankara’nın davranışını anlamak için, Türkiye’nin Mekke ittifakına katılım hedefi ile Suudi Arabistan’ın Yemen savaşındaki acil ihtiyacı arasında ayrım yapmak gerekiyor. Türkiye’nin resmî metni, 7 Ağustos anlaşmasını kolektif caydırıcılığı güçlendiren, savunma iş birliğini ve ortak kapasite oluşumunu sağlayan bir mekanizma olarak tanımlıyor.

31 Ağustos’taki İstanbul toplantısında da üç ülke savunma sanayii, teknoloji geliştirme ve ortak üretim alanlarında iş birliğinden söz etti. Hakan Fidan aynı toplantıda anlaşmayı, bölgede bir güvenlik mekanizmasının oluşturulması çabasının parçası olarak değerlendirdi; ona göre bu mekanizma, dışarıdan dayatılan çözümlere bağımlılığı azaltmalıydı.

Dolayısıyla Türkiye’nin politikası yalnızca Yemen krizine bir tepki olarak görülemez. Mekke anlaşması, Ensarullah’ın Suudi Arabistan’a yönelik son saldırılarından önce imzalanmıştı ve Yemen, bu anlaşmanın operasyonel kapasitesini sınayan ilk ciddi kriz.

Ankara açısından bu paktın değeri, Türkiye’yi Körfez ülkeleriyle ikili bir askeri ortak olmaktan çıkarıp bölgenin yeni güvenlik düzenlemelerini şekillendiren aktörlerden biri haline getirmesinde yatıyor. Türkiye, kendi çevresinin güvenliğinde yalnızca başkalarının garantilerine bel bağlamak istemiyor; bölgesel mekanizmaların tasarımında da rol sahibi olmak istiyor.

Bu yolda Suudi Arabistan, Türkiye için önemli bir ortak. İki ülke ilişkileri son yıllarda siyasi rekabetten uzaklaşarak ekonomik, yatırım ve savunma iş birliğine yöneldi. Türk savunma sanayii de bu ilişkide daha belirgin bir konum kazandı.

Mekke anlaşması, iş birliğini ekipman satışının ötesine taşıyıp teknoloji, eğitim ve savunma koordinasyonu gibi alanlara genişletebilir; 31 Ağustos bildirisinde de bu husus vurgulanmıştı.

Bu nedenle Yemen, Türkiye için yalnızca askeri bir dosya değil; bu kriz, yeni bir güvenlik ilişkisinin ölçüldüğü bir alan haline gelebilir.

Ancak Suudi Arabistan’la savunma paktına katılmak, Riyad’ın Yemen’deki tüm askeri hedefleriyle ittifak kurmak anlamına gelmiyor. Bu ayrım, Fidan’ın 5 Ekim’deki açıklamalarında görülüyordu. Fidan, koalisyon üyelerinin Suudi Arabistan’ın savunmasına yönelik destek türü üzerinde görüştüklerini ve aynı zamanda Yemen krizinin siyasi çözüm yolunu da ele aldıklarını söyledi.

Riyad toplantısının bildirisi de Yemen’e gönderilecek güçlere bir görev tanımlamıyor; metin, güç ve askeri kapasitelerin Suudi Arabistan topraklarında konuşlandırılmasından söz ediyor.

Bu çerçeve, Türkiye’ye katılımını bu ülkede güç ve ekipman konuşlandırmaktan hava savunması ve drone karşıtı sistemlere, istihbarat paylaşımına, hassas tesislerin korunmasına ve Suudi güçlerinin eğitimine kadar Suudi Arabistan’ın kendi savunmasıyla sınırlama imkânı tanıyor. Böyle bir rol, kolektif savunma kavramıyla daha uyumlu ve mutlaka Yemen’deki kara operasyonlarına doğrudan katılım anlamına gelmiyor.

Savunma ile Müdahale Arasındaki Sınır

Türk güçlerinin Yemen’e girmesi ya da Ensarullah’a karşı operasyonlara doğrudan katılması, Ankara’nın taahhüdünün niteliğini değiştirir. Bu durumda Türkiye artık yalnızca Suudi Arabistan topraklarını savunmuyor; Yemen savaşının taraflarından biri haline geliyor.

Bu sınır hukuki açıdan da önem taşıyor. Mekke anlaşması henüz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylanmadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı eylül sonunda, anlaşma metninin meclisin çalışmalarına dönmesinin ardından ele alınacağını ve uluslararası anlaşmaların uygulanmasının parlamento onay sürecini gerektirdiğini söylemişti.

6 Ekim tarihli haberler de Riyad’ın güç konuşlandırma kararının tarafların iç hukuklarına uyulması koşuluna bağlı olduğunu vurguladı. Dolayısıyla Türkiye, iç hukuk açısından yalnızca koalisyon kararına dayanarak henüz muharip güç gönderemez.

Bu durum, koalisyonun siyasi kararı ile Türkiye’nin iç hukuk süreci arasında bir mesafe yarattı: Koalisyon uygulama aşamasına geçişten söz ediyor, ancak Türkiye’nin katılımının hukuki dayanağı hâlâ onay sürecinde. Sonuç olarak, Türkiye içindeki tartışma dış politikayı aşıp hükümetin güç gönderme yetkisinin sınırlarına da uzandı.

Askeri açıdan da Ankara muhtemelen Suudi Arabistan’ın Yemen’deki deneyimini tekrarlamak istemiyor. 2015’ten bu yana süren savaş, hava üstünlüğü ve geniş mali kaynakların mutlaka siyasi zafere götürmediğini gösterdi.

Ayrıca Ensarullah’a karşı olan güçler bütünlüklü değil: Güneyli güçler, Riyad’a yakın gruplar, Abu Dabi destekli güçler ve İslah Partisi aynı siyasi hedeflere sahip değil.

Türkiye için mesele yalnızca Ensarullah’ı geri püskürtmek değil; daha önemli soru şu: Bu grup geri çekilirse yerini hangi güç alacak? Bu soru, Yemen’in güneyinde özel bir önem taşıyor.

Güney Geçiş Konseyi’ne yakın güçler bağımsız bir Güney Yemen’in canlandırılmasını istiyor; Suudi Arabistan ise Yemen’in bölünmesiyle mutlaka aynı çizgide değil. Güneyde bağımsız bir devletin oluşması iç dengeyi değiştirebilir ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörlerin nüfuzunu artırabilir.

Son dönemdeki sahil operasyonlarına ilişkin haberler de Suudi Arabistan ve BAE destekli güçlerin mutlaka ortak siyasi hedeflere sahip olmadığını gösteriyor.

Böyle bir ortamda Türkiye zor bir seçimle karşı karşıya: Geri alınan bölgelerin gelecekteki siyasi sorumluluğunu üstlenmeden askeri operasyonu desteklemek; ya da sonu ve sonuçları belirsiz bir sürece daha derinlemesine girmek.

Ankara’nın Özellikle İran’la İlgili Bölgesel Mülahazaları

Türkiye’nin İran’la ilişkisi de Ankara’nın hesaplarında rol oynuyor. Ensarullah, İran’ın bölgesel yapısında Tahran’a yakın bir konuma sahip. Türkiye’nin Ensarullah’a karşı savaşa doğrudan girmesi, Ankara ile Tahran ilişkilerini baskı altına alabilir; özellikle iki ülkenin Irak, Suriye, Kafkasya ve enerji dosyalarında aynı anda hem iş birliği hem rekabet içinde olması nedeniyle.

Burada Türkiye politikasının önemli sınırlarından biri ortaya çıkıyor: Ankara bölgesel nüfuzunu artırmak istiyor, ancak bu nüfuz artışını rakiplerinin sayısının ölçüsüz biçimde çoğalması pahasına istemiyor.

Bu nedenle Türkiye’nin ideal modeli muhtemelen müdahale etmeme ile savaşa doğrudan girme arasındaki mesafede yer alıyor. Suudi Arabistan’daki savunma katılımı, ekipman konuşlandırma, istihbarat paylaşımı ve altyapı koruması, Ankara’ya Riyad’a olan bağlılığını gösterme imkânı veriyor; ancak Yemen kara savaşına hemen girmesini gerektirmiyor.

Yine de bu sınırı korumak sahadaki koşullara bağlı. Suudi Arabistan’daki bir Türk üssüne ya da konuşlanma noktasına yönelik saldırı, Ankara’yı orantılı bir yanıt tanımlamak zorunda bırakabilir. Ayrıca Türk güçleri, geniş kayıplara yol açan operasyonlarda keşif ya da istihbarat desteğiyle yer alırsa, destek ile muharip katılım arasındaki mesafe daralır. Suudi şehirlerine yönelik füze saldırılarının sürmesi de Riyad’ı koalisyon üyelerinden daha geniş bir rol talep etmeye itebilir.

Suudi Arabistan’ın operasyonunun nihai hedefi, bu sınırın belirlenmesinde temel rol oynuyor. Riyad görünüşte caydırıcılığı yeniden tesis etmeyi ve Ensarullah’ı Babülmendep’ten geri püskürtmeyi hedefliyor; ancak Yemen hükümetine bağlı güçler de Sana’nın geri alınmasından söz ediyor. Suudi Arabistan’ın ve Babülmendep’in güvenliğinin sağlanması sınırlı bir operasyona yol açabilirken, Ensarullah’ı tamamen yenilgiye uğratma ya da Sana’yı ele geçirme çabası daha uzun ve maliyetli bir savaşı beraberinde getirecek.

Riyad’ın hedefi sınırlı kalırsa, Türkiye’nin varlığı daha yönetilebilir olur. Ancak operasyon, Ensarullah’ın askeri olarak ortadan kaldırılmasına ya da Sana’daki güç yapısının değiştirilmesine genişlerse, Ankara çıkışı daha zor bir savaşla karşı karşıya kalır.

Türkiye ayrıca bu ittifak aracılığıyla İslam dünyasındaki nüfuzunu genişletmeye çalışacak. Türk yetkililer baştan itibaren diğer ülkelerin pakta katılabileceğini vurguladı. Fidan 31 Ağustos’ta ittifakın genişlemek için tasarlandığını, ancak öncesinde yapılarının sağlamlaştırılması gerektiğini söylemişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı da paktın İslam dünyasında daha geniş bir mekanizmaya dönüşme olasılığından ve İran’ın da katılım ihtimalinden söz etmişti.

Bu perspektif ciddiyse, Ankara’nın ittifakın ilk krizini İran karşıtı ya da yalnızca Ensarullah karşıtı bir pakta dönüştürme motivasyonu yok. Böyle bir algı, gelecekteki üyeliğin kapsamını daraltabilir ve Türkiye’nin Tahran, Bağdat ve bazı Arap ülkeleriyle ilişkilerini karmaşıklaştırabilir.

Özetle, Ankara’nın hedefi iki düzeyde görülmeli: kısa vadede Suudi Arabistan’la ilişkiyi sürdürmek ve savunma taahhütlerini yerine getirmeye hazır olduğunu göstermek; uzun vadede ise Türkiye’nin ekipman tedarikçisinin ötesinde bir rol oynadığı bir güvenlik mekanizması inşa etmek. Bu hedefin gerçekleşmesi, Ankara’nın güç gösterisi ile çatışmanın kapsamını sınırlama arasındaki dengeyi koruma yeteneğine bağlı olacak.

Sonuçlar ve Önümüzdeki Senaryolar

Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın savunma düzenlemelerine girmesi birkaç doğrudan sonuç doğurabilir: Riyad’ın Ensarullah karşısındaki savunma ve istihbarat kapasitesinin artması; Suudi Arabistan topraklarının savunma maliyetinin bir bölümünün dış ortaklarla paylaşılması; Türkiye ile Pakistan arasında operasyonel iş birliği deneyiminin oluşması ve İran’ın da izlemek zorunda kalacağı, Türkiye’nin yer aldığı bir güvenlik mekanizmasının şekillenmesi. Ankara bugüne dek bu paktı belirli bir ülkeye karşı tanımlamamaya çalıştı.

Buna karşılık, Türkiye’nin maliyetleri de kayda değer. Suudi Arabistan’da güç konuşlandırmak mali ve lojistik taahhüt yaratıyor; Yemen operasyonlarına katılım kayıp ve misilleme saldırıları riskini artırıyor; Suudi Arabistan’ın askeri operasyonlarına eşlik etmek, Türkiye’nin dış politika imajını bölge kamuoyunun bazı kesimlerinde değiştirebilir; ve Riyad operasyonunun başarısızlığı, ilk üçlü savunma paktının itibarını baskı altına alır.

Bu maliyetlerin kapsamı her şeyden önce Suudi Arabistan’ın nihai hedefine bağlı. Bu temelde üç senaryo öne sürülebilir:

Birinci senaryo: Sınırlı savunma katılımı

Türkiye güç ve ekipmanlarını Suudi Arabistan’da konuşlandırır, ancak görevleri Suudi topraklarının savunması, hava savunması, istihbarat, eğitim ve teknik destekle sınırlı kalır. Yemen içindeki operasyonların ana yükünü Yemenli ve Suudi güçler üstlenir ve Fidan, çatışan taraflarla müzakere yolunu açık tutar. Bu senaryo, Türkiye’nin resmî tutumları ve 5 Ekim kararının metniyle daha uyumlu.

İkinci senaryo: Yemen operasyonlarına dolaylı katılım

 Riyad destekli güçlerin başarısızlığı, Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların sürmesi ya da Türk güçlerinin zarar görmesi, Ankara’yı daha fazla istihbarat, drone, elektronik harp ve operasyonel destek sağlamaya itebilir. Bu durumda Türkiye muharip gücünü doğrudan cepheye sokmaz, ancak fiilen koalisyon operasyonunun bir parçası haline gelir; bu da Ensarullah’ın Türkiye’nin çıkarlarına tepki verme olasılığını artırır.

Üçüncü senaryo: Doğrudan giriş ve ittifakın savaş ittifakına dönüşmesi

Suudi Arabistan’ın hedefi tehdidi sınırlamaktan Ensarullah’ı tamamen yenilgiye uğratmaya değişirse ya da Yemen savaşı İran krizi ve diğer bölgesel cephelerle bağlantılı hale gelirse, Türkiye maliyetli bir seçimle karşı karşıya kalır. Doğrudan varlık, Ankara’nın askeri maliyetlerini artırabilir, Tahran’la ilişkilerini baskı altına alabilir ve Mekke ittifakını savunma mekanizmasından operasyonel bir ittifaka dönüştürebilir. Savaşın uzaması ya da Riyad destekli güçlerin başarısızlığı, böyle bir senaryonun olasılığını artırabilir.

Türkiye’nin temel meselesi, taahhüdün sınırlarının belirlenmesi. Mekke anlaşması, Ankara’ya bölgesel güvenliğin şekillendirilmesindeki konumunu yükseltme fırsatı sundu; ancak Yemen savaşı bu iddianın ilk saha sınavı.

Türkiye, Suudi Arabistan’ı destekleyebilir ve kendini Yemen’de sınırsız bir operasyona bağlamaktan kaçınabilirse, Mekke ittifakı nüfuzunu artıran bir araca dönüşebilir. Ancak Suudi Arabistan’ın savunması ile Yemen savaşına katılım arasındaki sınır ortadan kalkarsa, aynı anlaşma Türkiye’yi hedefleri, aktörleri ve siyasi sonu hâlâ belirsiz bir çatışmanın içine çekebilir.

Önümüzdeki aylarda üç gösterge, Türkiye’nin gerçek konumunu daha net ortaya koyacak: Anlaşmanın nihai metni ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki onay süreci; Ankara’nın Suudi Arabistan’a fiilen göndereceği güç ve ekipmanın türü; ve Riyad operasyonunun kapsamı ile buna bağlı olarak Riyad’ın Türkiye’den talepleri — özellikle operasyonun Babülmendep çevresiyle sınırlı kalıp kalmayacağı ya da Sana’nın geri alınmasına doğru genişleyip genişlemeyeceği. Bu gelişmeler, siyasi söz ve bildirilerden çok, Türkiye’nin Yemen saha sınavında nereye kadar ilerlemeye hazır olduğunu gösterecek.

tesnim

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın