JCPOA (Nükleer Anlaşma) tecrübesi, dayatılan iki savaş ve İslamabad Mutabakatı’nın Birleşik Devletler tarafından ihlal edilmesi, İran’ın ABD ile müzakerelere bakışını değiştirdi. Artık Tahran’ın ana meselesi; taahhütlerin uygulanmasının nasıl garanti altına alınacağı ve geçmiş tecrübelerin tekrarlanmasının nasıl engelleneceğidir.
İran ve ABD ilişkileri, son yarım yüzyılda iki ülke arasında güvenin şekillenmesi ve pekişmesi için neredeyse hiç yeterli fırsat bulamadı. 1953 (1332) darbesi ve ABD’nin İran’ın yasal hükümetini devirmedeki rolü, İran’da Washington’a yönelik olumsuz bakışın şekillenmesindeki dönüm noktalarından biriydi. ABD’nin sonraki dönemlerdeki tutumu —İran Devrimi’nden dayatılan savaşa, nükleer anlaşmazlıktan JCPOA’ya ve son askeri saldırılara kadar— İranlı karar vericiler arasındaki bu bakış açısını daha da güçlendirdi.
Bu güvensizliğin ortasında, Donald Trump gibi anarşik bir figürün başkan olarak sürece dahil olması karmaşıklığı ikiye katladı. Dış politikada diplomasinin saygınlığının yalnızca anlaşma metnine değil, aynı zamanda müzakere tarafı olan hükümetlerin taahhütlerine ne derece bağlı kalacağına ve hukuki, siyasi ile uluslararası mekanizmaların hükümet değişimleri ile güç hesaplarındaki kaymalar karşısında anlaşmayı koruyup koruyamayacağı sorusuna bağlı olduğunu gösterdi.
ABD ve Ajansın İran’a Karşı Eylemler Zinciri
Tahran açısından; Trump’ın ilk hükümetinin 2018’de JCPOA’dan çekilmesinden 2026 savaşına ve İslamabad Mutabakatı’nın hızla çöküşüne kadar uzanan gelişmeler zinciri şu soruyu doğurdu: Yıllar süren müzakereler, nükleer kısıtlamaların kabulü, geniş çaplı denetimler ve uluslararası onayların ardından varılan bir anlaşma bile Washington’ın yaklaşım değiştirmesiyle kenara atılabiliyorsa, bir sonraki anlaşmanın da benzer bir kaderi paylaşmayacağının garantisi nedir?
Bu karamsarlığın izleri İranlı yetkililerin açıklamalarında açıkça görülebilir. Örneğin İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan ile görüşmesinde şunları vurguladı: “Bizim ABD ile sorunumuz, ne zaman müzakere masasına otursak hemen ardından bize savaşın dayatılmasıdır. Şu ana kadar görüşmelerin ardından bize üç kez saldırdılar; bu da onların diyalog peşinde olmadığını, amaçlarının İran İslam Cumhuriyeti rejimini devirmek olduğunu gösteriyor.”
Trump’ın JCPOA’dan çekilmesi yalnızca ABD başkanlarının imzasının itibarını değil, diplomatik yolların güvenilirliğini de sarsmıştı.
Trump’ın Beyaz Saray’a gelişiyle başlayan olaylara göz atmak, İran’ın hem ABD’ye hem de bu ülkeyle yürütülen diplomatik yollara duyduğu mevcut karamsarlığı büyük ölçüde açıklamaktadır. 2015 yılına ve İran ile P5+1 ülkeleri arasında Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (JCPOA) imzalanmasına dönmek yeterlidir. Barack Obama dönemindeki ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Çin ve Rusya; tüm taraf yetkililerinin vurguladığı üzere dünyayı daha güvenli bir ortama yönlendiren ve bu yüzyılın en iyi anlaşmalarından biri kabul edilen JCPOA’yı imzaladı. Buna rağmen Trump, başkanlığının en başından itibaren bu anlaşmayla uyumsuzluk çıkardı, kendisinden önceki başkanın imzasını itibarsızlaştırdı ve nihayetinde anlaşmadan çekilerek onu fiilen yok etti.
İran, JCPOA temelinde; nükleer faaliyetlerinin barışçıl olduğunu vurgulamak amacıyla geniş çaplı iş birliklerini ve kayda değer doğrulamaları kabul etmişti. Ancak ABD’nin çekilmesi ve Avrupalı ülkelerin duyarsızlığının ardından bu taahhütlerini kademeli olarak azalttı. Dolayısıyla ABD Başkanı’nın aşırı talepleri yalnızca İran ile olan ilişkilerini değil, İran’ın denetleyici kurumlarla olan ilişkilerini de etkiledi. Gerçek şu ki, İran’ın dünya güçleriyle vardığı nükleer anlaşma sadece siyasi bir uzlaşı değil; diyalog, müzakere ve anlaşma yoluyla da çıkarların korunabileceğini ve uluslararası alanda iş birliği yapılabileceğini kanıtlayan önemli bir tecrübeydi. İşte bu yüzden Trump’ın bu anlaşmadan çekilmesi yalnızca ABD başkanlarının imzasını değil, diplomatik çözüm yollarını da itibarsızlaştırdı.
İran-ABD ilişkilerindeki bocalayan süreç Joe Biden’ın başkanlığı döneminde de devam etti; ancak Trump’ın yeniden başkanlığa dönüşü, İranlı yetkililer arasında ABD’ye yönelik güvensizlik kitabında yeni bir sayfa açtı. Çok sayıda kriz ve derinleşen güvensizliklerle dolu bir sayfa… Trump, ikinci başkanlık döneminin başında İran’ı nükleer program hakkında müzakereye davet etti. Umman’ın arabuluculuğunda iki ülke arasında yürütülen 5 tur müzakerenin ardından 6. tur planlanırken, siyonist rejim Trump’ın yeşil ışığıyla İran’a saldırdı ve mevcut tüm denklemleri altüst etti. 12 gün süren savaş iki ülke arasındaki güven seviyesini en dip noktaya indirdi; ancak aynı sürecin geçen yılın Şubat ve Mart aylarında (Şubat 2026) tekrarlanması, Tahran-Washington ilişkilerindeki güveni komaya sokan son darbe oldu.
CBS’in Şubat 2026 tarihli raporu; zenginleştirme, uranyum stokları ve ekonomik teşvikler gibi konularda müzakerelerin ilerlediğini, hatta ortak ekonomik çıkarlar yaratmaya yönelik önerilerin değerlendirildiğini haber verirken, Trump rejim değişikliği ve İran’ı teslim alma hülyasıyla 40 günlük bir savaş başlattı. Bu durum, İran’daki ABD karşıtı güvensizlik düzeyinin ne kadar haklı olduğunu kanıtladı. Trump’ın tercih ettiği bu savaşla birlikte, kamuoyunun en azından bir kısmında, diplomatik kanalların halen aktif olduğu bir ortamda askeri saldırının gerçekleşmesinin, müzakerenin karşı taraf için nihai öncelik olmadığını ve diyalogla eş zamanlı olarak askeri seçeneğin de hazırlanıyor olabileceğini gösterdiği algısı oluştu.
Diplomatik yolu tıkamak hiçbir zaman Tahran’ın seçeneği olmadı; özellikle de Trump’a aşırı talepleri için uygun bir coğrafya seçmediğini ve İran’ın bildiği diğer tüm topraklardan farklı olduğunu kanıtlayan kararlı savunmanın ardından. Tahran, maslahat ilkesi gereğince Trump’ın talep ettiği ateşkesi 8 Nisan’da kabul etti ve 18 Haziran’a kadar İran’ın çıkarlarını koruyacak bir uzlaşıya varmak üzere Pakistan ve Katar arabuluculuğunda ABD ile görüşmeler yürüttü. Bu görüşmelerin sonucu İslamabad Mutabakatı oldu. Bu belge; çatışmaların sona ermesi, Hürmüz Boğazı’nın açılması, nükleer meseleler ve bazı ekonomik eksenleri kapsayan nihai anlaşma müzakereleri için 60 günlük bir süre tanıdı. Silah Kontrol Derneği (ACA) bu anlaşmayı değerlendirirken, eksikliklerine rağmen bu mutabakat metninin nükleer müzakerelere geri dönüş ve İran’ın nükleer programına doğrulanabilir kısıtlamalar getirilmesi için bir yol sağlayabileceğine inanıyordu.
Bununla birlikte Chatham House düşünce kuruluşu anlaşmanın imzalanması sırasında, başarının büyük ölçüde Washington ve Tahran’ın gerçekten taahhütlerine dönüp dönemeyeceğine ve zedelenen güvenin yeniden inşasının mümkün olup olmayacağına bağlı olduğu uyarısında bulunmuştu.
Trump bu mutabakatı da ihlal etti ve bu kez kendi imzasını da itibarsızlaştırdı. Bu eylemler, İran’ın zihniyetini ve stratejisini belirlemede kritik önem taşıyan bir zincirin oluşmasına yol açtı: ABD hem Obama’nın JCPOA’sından hem de kendi geçici mutabakatından çekiliyor, müzakere masasını bombalıyor ve diplomatik planların uygulanmasına izin vermiyor. Bu kalıbın tekrarlanması, Tahran’ın sorunun müzakere etmemekte, aracıların kimliğinde veya müzakerelerin doğrudan/dolaylı olmasında değil; müzakere sonucunun uygulanmasına dair garanti bulunmamasında olduğuna kademeli olarak inanmasına neden oldu.
ABD ile yürütülen diplomatik sürece duyulan karamsarlığın izlerini, İran’ın Ajans (UAEA) ile katettiği süreçte de farklı bir biçimde görmekteyiz. Söz konusu denetleyici kurum İran’ın nükleer tesislerinin bombalanmasını kınamak bir yana; İran, bombalanan ve hasar gören sahalarında denetime izin vermediği gerekçesiyle teşkilat üyesi ülkelerce kararnamelerle kınandı ve Tahran’ın nükleer dosyası bir kez daha JCPOA öncesi noktaya geri döndü. Bu durum şu soruları gündeme getirdi: Teknik denetim, denetlenen tesisleri askeri saldırılardan koruyabilir mi? Koruyamazsa bu tür örgütlere üyeliğin, iş birliğinin ve hatta harcama yapmanın faydası ne olacaktır?
İran, bölgeye barışın geri dönmesi ve çatışmaların sona ermesi için önerilerin mimarı olsa da diplomasinin artık sadece siyasi güven üzerine inşa edilemeyeceğini de vurgulamaktadır.
Sivil toplumun bir kısmı tarafından dile getirilen bu soruyu, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de doğruladı. Bekayi, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan (NPT) çekilmesine ilişkin bazı açıklamalara dair şunları söyledi: “Bu tartışma son derece ciddidir ve İran’ın siyasi ile akademik çevrelerinde konuşulmaktadır. İran, 1970’ten bu yana NPT üyesi olarak taahhütlerine tamamen sadık kalmış bir taraftır; ancak bilim insanları suikasta uğramış ve nükleer tesisleri saldırıya maruz kalmıştır. Bir ülke NPT’de yer alacaksa onun haklarından ve avantajlarından yararlanabilmelidir; aksine sürekli baskı, tehdit ve askeri saldırıya maruz kalmamalıdır. Bu çok ciddi bir sorudur.”
İran-ABD ilişkilerinde ve Tahran’ın Ajans ile olan temaslarında son yıllarda yaşananlar yalnızca ikili ilişkilerle sınırlı kalmamaktadır. İran halen bölgeye barışın gelmesi ve çatışmaların son bulması için masaya öneriler koymaktadır; ancak aynı zamanda diplomasinin devamının pratik ve karşılıklı adımlara bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Bu ortamda geçmiş anlaşmaların tecrübesinin sonraki müzakerelerin biçimini de etkileyeceği açıktır; bu müzakereler Tahran için muhtemelen sıfırdan güven inşa etmekten ziyade, güvensizliğin yönetilmesine ve taahhütlerin uygulanmasını garanti altına alacak mekanizmaların kurulmasına odaklanacaktır.
Not: bu analiz irna.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
