Yemen’deki çatışmaların şiddetlenmesi ve ABD’nin işgal altındaki topraklardaki askeri varlığını artırmasıyla eş zamanlı olarak, Washington’ın Suudi koalisyonu ile Siyonist rejime destek yönünde eşi benzeri görülmemiş hamlelerine dair çok sayıda rapor yayımlandı. Gözlemciler bu hareketliliği, “geniş çaplı bir bölgesel karşı karşıya gelişe” yaklaşmanın bir işareti olarak yorumluyor.
Tanınmış Arap analist Abdülbari Atvan yayımladığı analizde, New York Times’ın Donald Trump’ın Yemen savaşına doğrudan askeri ve istihbari müdahalelere yeşil ışık yaktığına dair son raporunun bu savaşa yeni boyutlar kazandırdığını yazdı. Bu rapora göre Washington, Ensarullah karşısında Suudi koalisyonunu desteklemek ve özellikle “Babülmendep’in stratejik güvenliğini sağlamak” amacıyla fiilen Yemen’deki operasyon sahasına girmiştir. Ensarullah bu haberleri yalanlamış olsa da teçhizat sevkiyatı ile ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) sahadaki operasyonlara müdahil olması, ABD stratejisinin Ensarullah’a karşı sahadaki unsurlara yönelik aleni desteğe doğru kaydığını göstermektedir.
Batı Asya cephesinde ise, 3 bin Amerikan askeri personelinin işgal altındaki topraklara nakledilmesi, stratejik bombardıman uçaklarının ve gelişmiş savunma sistemlerinin sevk edilmesi, tamamıyla Washington-Tel Aviv’in İran’a yönelik azami baskı kurma yönündeki yeni stratejisi doğrultusunda değerlendirilmektedir. Analistler, diplomatik yolların tıkanması ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik barış girişimlerinin reddedilmesinin; Washington ve Tel Aviv’in, İran’ın nükleer dosyasında kalan tek araç olarak “askeri seçeneğe” öncelik verdiğini gösterdiği görüşündedir.
Bu gerilimlerin perde arkasında birçok uzman, ABD ve Siyonist rejimin iç durumuna dikkat çekmektedir. Donald Trump ve Binyamin Netanyahu, kader tayin edici seçimlerine üç haftadan az bir süre kala derin siyasi krizlerle karşı karşıyadır. Gözlemcilerin bakış açısına göre, bu denli yoğun kuvvet sevkiyatı ve tehditler, muhtemel bir seçim yenilgisini önlemek adına güvenlik atmosferinde başarı yaratmaya dönük bir “ileriye doğru kaçış” çabasıdır. Nitekim Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai de bu durumu “ne ileri gidebilecek ne de geri dönebilecek bir bataklıkta boğulmak” olarak tanımlamıştır.
İran yönetiminin, ABD ve İsrail’in askeri çözüme doğru ilerlediğinin tamamen farkında olduğu ve buna çok iyi hazırlandığı kesindir. Nitekim İran; Umman Denizi, Hint Okyanusu ve Kızıldeniz’de Amerikan uçak gemilerinden üçüne ve 20’den fazla savaş gemisine saldırmak suretiyle, füzelerinin menzilini bu hedefe ulaşmak ve bu gemilerde ölen asker sayısını artırmak amacıyla 1000 kilometrenin üzerine çıkararak ve aralarında savaşmak üzere eğitilmiş kadın taburlarının da bulunduğu 33 milyondan fazla intihar eylemcisini silaha altına alarak bu hazırlığını ortaya koymuştur.
Bu askeri tahkimat karşısında Tahran, “stratejik teyakkuz” yaklaşımını benimseyerek tüm taarruz senaryolarını takip ettiğini bildirmiştir. İranlı askeri yetkililer, “askeri seçeneğin” mütecavizler için hayal bile edilemeyecek bedeller doğuracağını vurgulayarak, Umman Denizi, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki tüm hasmane hedeflerin uzun menzilli füzelerin menzilinde olduğunu açıkça ifade etmişlerdir.
Söz konusu rapor, önümüzdeki haftaların Batı Asya’daki güç denklemleri açısından kader tayin edici bir test olacağını göstermektedir; keza Washington ve Tel Aviv’in siyasi ve seçimsel hesaplarının bölgeyi büyük bir değişimin eşiğine sürüklediği görülmektedir.
