“ABD ile Müzakerelere Neden İyimser Yaklaşılamaz?”

Fars Haber Ajansı’da yayımlanan analizde, ABD ile müzakerelerin basit bir diplomatik süreçten ziyade baskı, tehdit ve yaptırımlarla desteklenen bir mekanizma olduğu savunularak, Washington’un müzakereleri adil çözümler üretmekten çok kendi iradesini dayatmanın aracı olarak gördüğü öne sürüldü.

Analizde, birçok durumda müzakerenin el sıkışmayla değil, “karşı tarafın boğazını sıkmakla” başladığı belirtilerek, ABD’nin dünya genelinde kurduğu müzakere masalarının arkasında diplomatik mantıktan ziyade baskı, tehdit, yaptırım ve dayatmanın bulunduğu ifade edildi.

Zarif’in sözleri hatırlatıldı

Dönemin Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in, ABD Başkanı Donald Trump’ın Nükleer Anlaşma’dan çekilmesinin ardından 2018 yılında medya mensuplarıyla yaptığı görüşmede sarf ettiği, “İnsanın vakti ABD ile müzakere etmeye değmez” sözlerine atıfta bulunulan yazıda, bunun yalnızca siyasi bir değerlendirme değil, Amerikalıların müzakere anlayışına ilişkin tarihsel bir sonuç olduğu savunuldu.

“Washington müzakereyi emir tebliği olarak görüyor”

Analizde, uluslararası diplomaside müzakerenin karşılıklı tavizler ve ortak çözümler üretmek anlamına geldiği, ancak ABD’nin yaklaşımında bunun daha çok bir talimat toplantısına benzediği öne sürüldü.

ABD’nin müzakere öncesinde ön şartlar belirlediği, sonucun daha baştan kararlaştırıldığı ve karşı taraftan yalnızca bunu kabul etmesinin beklendiği ifade edilirken, İmam Hamanei’nin 26 Eylül 2019 tarihli şu sözlerine yer verildi:

“Amerika müzakere diyorsa amacı adil bir çözüm bulmak değildir; masaya oturalım, biz bir şey söyleyelim ve siz onu kabul edin istiyor.”

Yazıda ayrıca, ABD’nin İran’ın nükleer faaliyetlerinin ve uranyum zenginleştirme çalışmalarının durdurulmasını müzakerelerin önceden belirlenmiş sonucu olarak dayattığı belirtilerek, bunun müzakere değil, siyasi dikte olduğu savunuldu.

“Asıl sorun yapısal güvensizlik”

Analizde, sorunun yalnızca baskı olmadığının, daha önemli meselenin ise ABD’ye duyulan yapısal güvensizlik olduğu ifade edildi.

Her müzakerenin temelinin tarafların anlaşmalara uyacağına yönelik güven olduğu belirtilirken, İran’ın Nükleer Anlaşma (KOEP) sürecinde yükümlülüklerini yerine getirmesine rağmen, ABD’nin anlaşmadan çekilerek kendi imzasının dahi güvence oluşturmadığını gösterdiği savunuldu.

Bu çerçevede Hamaney’in 21 Mart 2016 tarihli açıklamasına atıfta bulunularak, İran’ın taahhütlerini yerine getirmesine rağmen karşı tarafın hile ve çeşitli yöntemlerle yükümlülüklerinden kaçındığı ve bunun “tam bir zarar” olduğu görüşüne yer verildi.

“Müzakere, baskının ikinci aşamasıdır”

Analizde, ABD’nin önce yaptırım, tehdit, psikolojik savaş ve siyasi izolasyon gibi yöntemlerle “azami baskı” politikası izlediği, karşı tarafın yıprandığını düşündüğünde ise müzakere teklif ettiğini, ancak bunun baskıyı azaltmak için değil, baskının sonuçlarını kalıcı hale getirmek amacı taşıdığını savunuldu.

İran Lideri’nin 8 Haziran 2019 tarihli sözlerine yer verilen yazıda, “Amerikalılar baskıyı strateji, müzakereyi ise taktik olarak kullanıyor. Karşı tarafı yıprattıklarını düşündüklerinde müzakere çağrısı yapıyorlar. Bu müzakere, baskının ürünlerini toplamak ve kalıcı hale getirmek içindir” ifadeleri aktarıldı.

“Müzakere, teslimiyet görüntüsü oluşturmak için kullanılıyor”

Yazıda, ABD’nin baskı altında müzakere masasına oturan ülkeleri kendi politikalarının başarısının göstergesi olarak sunduğu, İran’ın müzakereyi kabul etmesini ise “İran’ı diz çöktürdük” şeklinde dünyaya göstermeye çalıştığı savunuldu.

İmam Hamanei’nin 12 Kasım 2019 tarihli açıklamalarına atıfta bulunularak, Washington’un ekonomik baskılar yoluyla İran’ı müzakereye zorladığını dünyaya kanıtlamak istediği belirtildi.

Analizde ayrıca, bugün nükleer dosyanın gündeme getirildiği, yarın füze programı ve bölgesel nüfuzun, daha sonra ise Direniş Ekseni’nin hedef alınabileceği ifade edilerek, taviz vermenin karşı tarafın taleplerini artıracağı görüşü dile getirildi.

“ABD için müzakere bazen bir hiledir”

Yazıda, ABD’nin müzakere teklifini zaman zaman kamuoyunu yönlendirmek, zaman kazanmak veya askeri hazırlıklarını tamamlamak amacıyla kullandığı ileri sürüldü.

Washington’un diplomasi söylemi eşliğinde baskı altyapısını güçlendirdiği ve bazı dönemlerde müzakere çağrılarını psikolojik operasyonun parçası haline getirdiği savunuldu.

“İran için müzakere, hak arama araçlarından biridir”

Analizin son bölümünde, tüm bu geçmişe rağmen İran’ın neden müzakere yürüttüğü sorusuna da yanıt verildi.

Müzakerenin İran açısından safça bir güven göstergesi olmadığı belirtilirken, bunun haklarını elde etmek için kullanılan araçlardan biri olduğu ifade edildi.

Yazıda, İran’ın durumunun alacağını tahsil etmek için güvenmediği kötü şöhretli bir borçluyla yüz yüze gelmek zorunda kalan kişiye benzediği belirtilerek, amacın karşı tarafa güvenmek değil, hakkını almak olduğu vurgulandı.

Analizde son olarak, Washington’un müzakereyi uzlaşma için değil, baskıyı yönetmek, kendi iradesini dayatmak ve üstünlüğünü korumak amacıyla kullandığı öne sürülerek, bu anlayış değişmediği sürece İran ile ABD ilişkilerinin normalleşmesinin mümkün görünmediği, müzakere girişimlerinin ise geçmişteki güvensizlik ve çatışma döngüsünü farklı biçimlerde yeniden üreteceği ifade edildi.

 

Bu Haberi Paylaş
Yorum Bırakın