Mevcut ABD Başkanı da Beyaz Saray’daki ikinci döneminin başlamasından bu yana İsrail rejiminin çıkarlarını kendi ülke halkının çıkarlarından üstün tutmuştur.
Donald Trump, Ocak 2017’de başkanlık görevinin başlangıç konuşmasını yaparken MAGA (Make America Great Again) siyasi akımının oluşmasına yol açan o sloganı dile getirmişti: “Önce Amerika” (America First). Bu slogana göre Washington dış politikasının, Batı Asya ve dünyanın diğer bölgelerindeki yıllar süren maliyetli müdahalelerin ardından artık ABD’nin ulusal çıkarlarına odaklanması ve ülkenin diğer bölgelerdeki maceralardan vazgeçmesi gerekiyordu. Buna rağmen Siyonist rejim konusunda, ABD siyasi arenasındaki en ciddi sorulardan biri her zaman bu ilkeye uygulamada ne ölçüde riayet edildiği olmuştur.
Şimdi mesele yalnızca Tel Aviv’e yapılan milyarlarca dolarlık askeri yardımlar değildir. Daha önemli soru şudur: İşgal altındaki topraklarda Siyonistlerin şiddet eylemleri sırasında Amerikan vatandaşları da öldürüldüğünde veya gözaltına alındığında, ABD hükümeti rakip devletlere karşı uyguladığı takip ve baskı seviyesinin aynısını İsrail rejimine karşı da uygulamaya hazır mıdır? Son haftalarda yaşanan olaylar bu soruyu bir kez daha Amerikan toplumunda odak noktası haline getirmiştir.
Amerikan Vatandaşlarının Siyonistler Tarafından Katledilmesi
ABD Senatosu, 29 Eylül 2026 (7 Mehr 1405) tarihinde, ABD hükümetinden Batı Şeria’daki insan hakları durumu ve özellikle Amerikan vatandaşlarının yerleşimciler veya Siyonist askeri personeller tarafından öldürülmesi hakkında Kongre’ye resmi bilgi ve değerlendirme sunmasını talep eden bir karar tasarısını oyladı. Bu karar tasarısı nihayetinde 47 “evet” oyuna karşı 51 “hayır” oyuyla reddedildi.
Bu konuda dikkat çekici husus, karar tasarı konusunun yalnızca Batı Asya politikasına ilişkin basit bir görüş ayrılığından ibaret olmamasıydı. Karar tasarısının resmi metninde, Ocak 2022’den (Dey 1402) bu yana Batı Şeria’da en az 9 Amerikan vatandaşının yerleşimciler veya Siyonist askeri personeller tarafından öldürüldüğü açıkça belirtilmekteydi.
Bu liste; bir kontrol noktasında Siyonist askeri personellerle karşılaştıktan sonra hayatını kaybeden 70 yaşındaki Amerikalı Ömer Es’ad gibi isimleri içermektedir. 2022 yılında Cenin’deki haber takibi sırasında Siyonist askeri personellerin doğrudan açtığı ateş sonucu şehit olan Filistinli-Amerikalı gazeteci Şirin Ebu Akleh de bu listedeki vakalardan biridir. Listede yer alan diğer kişiler şunlardır: 17 yaşındaki Tevfik Abdülcabbar, 17 yaşındaki Muhammed Hadur, 26 yaşındaki Ayşenur Eygi, 14 yaşındaki Amir Rebi, 20 yaşındaki Seyfullah Musallat, 40 yaşındaki Hamis İyad ve 19 yaşındaki Nasrullah Ebu Siyam.
Demokrat Senatör Chris Van Hollen, karar tasarısıyla ilgili konuşmalarında, Amerikan vatandaşlarının Siyonistler tarafından katledildiği vakaların hiçbirinde kurbanların ailelerinin adalete ulaşamadığını vurguladı. Kongre oturumunda karar tasarısını destekleyen Demokrat senatörler, ABD hükümetinin yurt dışındaki Amerikan vatandaşlarının güvenliğini defalarca kendi önceliklerinden biri olarak tanıttığını savundular. Dolayısıyla Amerikalıların Batı Şeria’da Siyonistler tarafından katledilmesi, soruşturma açılmaksızın ve Siyonist katillerden hesap sorulmaksızın bırakılamaz.
Amerikan Vatandaşlarının Esaretine Karşı Sessizlik
Siyonistler tarafından gözaltına alınan Amerikan vatandaşları dosyası da aynı derecede tartışmalıdır. Floridalı Filistinli-Amerikalı genç Muhammed İbrahim, 2025 yılında Siyonist askeri personeller tarafından gözaltına alındı ve yargılanmaksızın yaklaşık 9 ay boyunca Siyonistlerin esaretinde kaldıktan sonra nihayet Kasım 2025’te serbest bırakıldı. Kongre üyeleri 2026 yılında onun durumu hakkında Siyonist rejimden hesap sorulmasını talep etti. Soruşturmalar, bu gencin gözaltı süresince Siyonistlerin kötü muamelesine maruz kaldığını gösterdi.
Ayrıca Birzeit Üniversitesi’nin 20 yaşındaki Filistinli-Amerikalı öğrencisi Sema Safi, Haziran 2026’da Siyonist askeri personellerin Batı Şeria’daki aile evine düzenlediği baskın sırasında gözaltına alındı. Kongre üyelerinin Ağustos ayındaki resmi raporları, onun Siyonist hapishanelerindeki tutukluluğunun devam ettiğini göstermekteydi ve 40’tan fazla Kongre üyesi ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’dan onun serbest bırakılması için harekete geçmesini istedi.
Kongre’deki son karar tasarısında, Temmuz 2026’da gözaltına alınan 16 yaşındaki Filistinli-Amerikalı genç Adem Vecih Abdülfettah Kerkere’nin adı geçmektedir; ailesinin serbest kalması için kefalet ödemesine rağmen Siyonist makamlar başka bir dosya öne sürerek onu serbest bırakmaktan kaçınmışlardır.
ABD hükümeti Siyonistlerin esaretindeki Amerikan vatandaşlarının sayısına dair kesin bir kamuoyu verisi açıklamamış olsa da Senatör Chris Van Hollen, Eylül 2026’da (Şehriver) Netanyahu hükümetinin onlarca Amerikalıyı suçlama yöneltmeksizin gözaltında tuttuğunu söyledi. Bu durum, ABD hükümetinin kendi vatandaşlarını koruma sloganı atmasına rağmen, Siyonist rejimin kendi vatandaşlarına yönelik cinayetleri karşısında bile pasif hareket ettiğini net bir şekilde göstermektedir.
Eğer ABD dış politikası gerçekten “Önce Amerika” ilkesine dayanıyorsa, Amerikan vatandaşlarının güvenliğinin hangi ülkede veya hangi koşullarda zarar gördüğünden bağımsız olarak yüksek bir öneme sahip olması doğaldır. Yabancı bir devletin bir Amerikan vatandaşını öldürmek veya gözaltına almakla suçlandığı durumlarda, Washington yönetiminin en azından soruşturma, dahil olan kişilerin sorumluluğu ve kurbanın ya da tutuklunun hukuki durumu hakkında açıklama talep etmesi gerekir. Ancak Siyonist rejim söz konusu olduğunda, mevcut politikanın eleştirmenleri bu ilke ile Washington’ın pratik davranışı arasında büyük bir mesafe olduğunu belirtmektedirler.
Son karar tasarısını destekleyen senatörler, ABD’nin İsrail rejimine milyarlarca dolarlık güvenlik ve askeri yardım sağladığına, ancak Amerikan vatandaşları Siyonist askeri personeller veya yerleşimciler tarafından öldürüldüğünde ya da gözaltına alındığında hiçbir adım atmadığına dikkat çekmektedirler. İşte burada ABD’deki Siyonist lobinin gücü bir kez daha kendini göstermektedir.
Dünyanın önde gelen teorisyenlerinden John Mearsheimer, Siyonist lobinin Kongre ve Beyaz Saray’ı tamamen kontrolü altında tuttuğuna ve ona yönelik her türlü eleştirinin eleştirmenin kariyerinin sonu anlamına geleceğine inanmaktadır. Bu nedenle, ABD çıkarlarını ve ülke vatandaşlarının canını korumaya yemin etmiş Kongre yasa yapıcılarının, Amerikan vatandaşlarının katledilmesi karşısında İsrail’den hesap sormaya yanaşmamaları şaşırtıcı değildir.
Amerikan Kamuoyunun “Önce İsrail” Politikasına Yönelik Öfkesi
Siyonistler tarafından öldürülen 9 Amerikan vatandaşının ve bu rejimin esaretindeki Amerikan vatandaşlarının hikayesi, Trump hükümeti için ciddi bir siyasi sınavdır. Amerikan kamuoyu şu hususu vurgulamaktadır: Eğer bir Amerikan vatandaşı Washington’ın rakibi olan bir devlet tarafından öldürülseydi, ABD’nin tepkisi şiddetin faili İsrail rejimi olduğundaki tepkisinden farklı mı olurdu? Yanıt evet ise, bir sonraki soru kaçınılmazdır: Bu fark ABD’nin ulusal çıkarlarının farklı değerlendirilmesinden mi kaynaklanmaktadır, yoksa ABD’nin İsrail rejimiyle olan özel ilişkisinin bir sonucu mudur?
John Mearsheimer, ABD ile Siyonist rejim arasındaki özel ilişkinin insanlık tarihinde eşi benzeri olmadığını, öyle ki Washington’ın bu rejimin çıkarları uğruna bazen kendi hayati çıkarlarından bile vazgeçtiğini söylemektedir. Irak Savaşı ve İran ile mevcut savaş, Washington’ın ulusal çıkarları ve “Önce Amerika” sloganıyla tamamen çelişen en önemli örnekler arasındadır; ancak Beyaz Saray, Siyonist rejimin çıkarları uğruna ABD için yıkıcı bir savaşa girmeye razı olmuştur.
Kongre’de oy toplayamayan son karar tasarısı (7 Mehr) Siyonist rejime yapılan askeri yardımın kesilmesiyle doğrudan ilgili bile değildi; yalnızca insan hakları durumu ve Amerikan vatandaşlarının öldürülmesine ilişkin rapor ve bilgi talep etmekteydi. Buna rağmen 47 “evet” oyuna karşı 51 “hayır” oyu, Siyonist lobinin Kongre’de öyle bir güce sahip olduğunu gösterdi ki, Siyonistlerin vahşi davranışları üzerindeki denetimin artırılmasına yönelik tek bir talep bile kayda değer bir dirençle karşılaşmaktadır.
Önde gelen realist düşünürler, Trump hükümetinin İsrail rejiminin çıkarlarını ABD’nin çıkarlarına tercih ettiğinden artık hiçbir şüphe bulunmadığına inanmaktadır; ancak temel soru şudur: ABD’nin ulusal çıkarları ile Washington’ın İsrail’e karşı siyasi ve stratejik taahhütleri arasındaki sınır tam olarak neresidir?
New York Times yayımladığı bir raporda açıkça Trump’ın kıdemli danışmanlarının çoğunun İran ile savaşı “büyük bir hata” olarak değerlendirdiğini ve bu savaşın başlamasına karşı çıktığını bildirdi. Buna rağmen bizzat Netanyahu ve MOSSAD’ın o dönemki başkanı David Barnea, Trump’ı bu savaşa sürüklediler.
Şu anki düşündürücü husus şudur: İran savaşından kaynaklanan enflasyon Amerikan vatandaşlarını bel bükücü bir baskı altında tutarken, Trump hükümeti sırf İsrail rejiminin çıkarları nedeniyle yenilgiyi kabul edecek bir anlaşmaya varmaya yanaşmamaktadır.
not: bu analiz kayhan.ir sitesinden alınarak tercüme edilmiştir
