Geçen hafta, 5 Eylül’de, Garipdede Cemevi’nde düzenlenen bir sempozyuma katıldım. Sempozyumun başlığı “Ortadoğu Yeniden Kurulurken Aleviler” idi. Müşahede ettiğim şu ki, son günlerde beklenmedik biçimde ve rahatsızlık verici bir dille gündeme gelmiş olmaları, Alevilerde öfkeye ve tedirginliğe yol açmış.mirathaber
Bir yandan ortaya atılan “Siyasal Alevilik” ve “Ali’siz Alevilik”, diğer yandan Suriye’de yeni yönetimi meşrulaştırma aracı olarak yürütülen propagandanın etkisiyle, geçmişte Esedler yönetiminin uyguladığı baskılar sıkça canlı tutuluyor. Tam da bu meyanda, bir gazeteci, İslam dünyasının her ülkesinde rastlanan Suriye hapishanelerindeki işkence ve kötü muamelelerden hareketle bir mezhep sosyolojisini, yani Alevileri, sorumlu tutarak “Bu Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir diyesiniz geliyor” şeklinde suç, cürüm ve ağır günah teşkil eden bir cümle kullandı. Geldiğimiz noktada, içine düştüğümüz genel şuur bulanıklığını bundan daha iyi ifade eden bir cümle olamazdı.
Siyasal Alevilik ve Esedlerin zulmünden Alevileri sorumlu tutmak üzerinde kısaca durmak gerekir.
Siyasal Alevilik
İlkin, şunu söylemek gerek ki mezhep mensuplarının siyasete duydukları ilgi veya siyaset yapmaları dolayısıyla suçlananlar, Sünniler ve İslam dünyasındaki bütün İslami hareketler ve akımlardır; siyaseti hiçbir şekilde dinle irtibatlandırmak istemeyenler ise laikler ve Batılı hegemonik güçlerdir. Yıllardır Batılıların ve bizdeki uzantılarının “Siyasal İslam” diye bize yönelttikleri bir suçlamayı iktibas edip Alevilere yöneltmek iyi bir fikir değil. “Siyasal İslam”, İslam dinini referans alan samimi insanların siyasi hayatı düzenleme talepleridir. Elbette din, dünyevi hayatı düzenleyen hükümler mecmuası olup dünyayla ilgilenmeyen bir din, ahirette işe yaramaz. Binaenaleyh, yol açtığı olumsuz algı dolayısıyla, dinî kimliğini görünür kılarak siyaset yapmak isteyen herkese de yöneltilmiş bir suçlamadır bu. Her durumda haksızcadır, yanlıştır ve dinî kimliğini önemseyen insanları siyasetin dışına itme düşüncesidir.
Bu meyanda, eğer Sünnilerin ve Şiilerin siyaset yapma hak ve özgürlükleri varsa, Alevilerin de hak ve özgürlükleri vardır ve esasında pozitif siyasete başvurarak sorunlara çözüm aramaktan daha iyisi de yoktur. Doğru olan, her din, mezhep ve inançtan olanların kanuni siyaset yoluyla sisteme katılmasıdır. Zira kanuni zeminde siyaset yaparak hak ve özgürlüklerinin peşinde olan kimse, başkalarına şiddet ve terör uygulamaz. Kişilerin dine, mezhebe, inanca ne kadar ihlas ve iyi niyetle referans verdiği, dini istismar edip etmediği başka bir bahistir. Geçen yüzyılın başlarından beri, sanki kendileri pirüpakmış gibi, İttihatçılar ve Kemalistler, dine referans veren herkesi “dini istismar etmekle” suçlayıp siyasi alanı kendi inhisarlarına almak istemektedirler.
“Ali’siz Alevilik” Aleviler nezdinde kabul görmüş değildir; marjinal bir söylemdir. En yetkili ağızlar bunu reddetmektedir. Saçma bir fikirdir; çünkü “Ali” yoksa Alevi ve Alevilik de yok demektir. Bizi ise, İslam düşmanı ateistler ve deistler ne kadar ilgilendiriyorsa, Alevisiz Aleviler de o kadar ilgilendirir.
“Ama Esed Çok Zalimdi!”
Suriye’de Hafız ve Beşşar Esedlerin yönetimlerinin otoriter olduğu, onlara karşı mücadele eden muhaliflerine veya darbe teşebbüsünde bulunanlara merhametsiz davrandıkları vakıadır. Ancak İslam dünyasının hangi ülkesinde darbe teşebbüsünde bulunanlara merhametle davranılmış ki! Hangi İslam ülkesinde rejim muhalifleri hapishanelerde kötü muameleye tabi tutulmamış ki! Bırakın kendi ülkelerindeki kötü muameleyi, başka ülkelerde dahi muhalif gazeteciler göz göre göre asit varillerine atılıp eritilmişlerdir. Bugün Mısır ve Tunus hapishanelerinde Müslüman Kardeşlerin gördüğü kötü muamele, Esedlerinkinden az değil.
Esedler, muhaliflerine kötü muamele yaparken bunu “Alevi refleksi”yle değil, Baasçı motivasyon ve politik mülahazalarla yapıyorlardı. Çünkü eğer Esedler, salt Sünnilere karşı, abartıldığı kadar düşmanlık besleselerdi, yönetimin önemli kademelerinde ve daha alt düzeydeki bürokratik ve idari görevlerde hiçbir Sünniyi istihdam etmezlerdi. Oysa Suriye’yi yakından tanıyanlar bilir ki Sünni bürokratlar, teknokratlar ve bilim adamları yönetimin her kademesinde çalışıyorlardı. Bu, elbette kilit noktaların Esedler ailesinin elinde olmadığı anlamına gelmez; lakin hangi İslam ülkesinde idarenin kilit noktaları belli bir aile, parti veya kadronun elinde değil ki Suriye’de olmasın! Geçenlerde, yazılı sınava girip 100 üzerinden 95 alan bir genç, tam 20 kere mülakatta elendiğini, 100 üzerinden 60 alan partiye yakın bir kişinin hemen göreve getirildiğini anlatıyordu. Bu türden misaller her gün yaşanmaktadır.
Ama biz yine de Esedlerin otoriter bir yönetime sahip olduklarını unutmuyor, muhaliflerine kötü davrandıkları gerçeğini göz ardı etmiyoruz; edenler, “adil şahitler” olma vasfını kaybeder.
Bunun tamamen farkında olarak şu suali sormak haktır: Eğer Esedlerin cürümlerinden Alevileri sorumlu tutacaksak, Irak’ta Esedlerden aşağı kalır yanı olmayan Saddam Hüseyin’in zulmünden Saddam ve Baas Partisi’ni mi sorumlu tutacağız, yoksa Sünnileri mi?
Tabii ki akıl ve iz’an sahibi insanlar, Saddam’ı ve Baas Partisi’ni sorumlu tutarken Sünniliği veya Sünnileri sorumlu tutmaz. Saddam, Şiilere ve Kürtlere o kadar zulmetti ki zulüm semanın yedinci katında yankılandı. Enfal’de 180 bin, Halepçe’de beş bin Kürt’ü öldürdü; 500 bin Şii topraklarını terk edip İran’a mülteci olarak kaçtı; bir ara Irak hapishanelerinde insanların üst üste yığıldığı 350 bin siyasi mahkûm vardı. Muhaliflere yapılan işkence ve kötü muamele, Esedlerinkini aratmıyordu. Saddam bu zulüm ve cinayetleri işlerken motivasyonu Sünnilik değil, Arap milliyetçiliğini doktrin seçen Baasçılıktı; tıpkı Esedler zulmederken motivasyonlarının Alevilik değil, fikrî temellerini Michel Eflak’ın attığı Arap milliyetçiliği ve ne olduğu bilinmeyen sosyalizm olması gibi.
Şimdi Saddam Hüseyin’i muhaliflerine, Şiilere ve Kürtlere işlediği cürümlerden dolayı Sünniliği ve Sünnileri sorumlu tutmayacaksak —ki elbette tutamayız— Esedlerin de cürüm ve kötülüklerinden Aleviliği ve Alevileri sorumlu tutamayız. Adil şahitlik, temiz vicdan ve selim akıl bunu gerektirir.
Lakin iş Suriye’ye gelince birden adil şahitlik rafa kalkıyor, vicdan kararıyor, selim akıl tatile çıkıyor; sözüm ona bir profesör, “Esed sadece Halep’te bir milyon Sünni öldürdü” diye kamuoyunu provoke ediyor. Sıra sıra trolleri anlamak zor değil.
Çünkü mevcut durumda Suriye’de vahim bir durum var. Suriye tamamen İsrail’in denetimine geçinceye kadar kullanılacak tek slogan şudur:
“Ama Esed çok zalimdi!”
Aralık 2024’ten bu yana sahadaki apaçık gerçek şu ki Suriye, askerî olarak tamamen İsrail’in kontrolüne geçmiş, güney toprakları resmî haritadan silinmiş durumda. Bu konjonktürde hiç kimse Suriye’yi İsrail’in tasallutundan koruyabilecek bir güce sahip değil.
Peki, haklı olarak denecek ki, Esed’in zulmüne rıza mı göstermeli? Elbette zulme ve zalimlere rıza gösterilemez; zulme rıza göstermek, derece farkıyla, zulme iştirak etmekle aynı şeydir. Fakat amelde ve tüm politik tutumlarda yol gösterici bir prensip var:
Ehem, mühim olana tercih edilir.
Bunu Suriye olayına tatbik etmek gerekirse, Baas yönetiminin sona erdirilmesi “mühim”dir; ama İsrail’in askerî tahakkümünden ve planlanan işgalinden korunması “ehem”dir. Önce İsrail, sonra Baas! Şimdi Suriye’nin kolluk kuvvetleri dışında askerî kapasitesi kalmadı, İran’ın yıllardır Suriye’de başlatıp bir noktaya getirdiği nükleer tesisler yok edildi, Şara, Hizbullah’a karşı koysun diye zorlanıyor.
Amerika ve İsrail’le eşgüdüm hâlinde Suriye’yi bu hâle getirenler, mühim olanı ehem olanın önüne geçirdiler.
Yeterli bir kelam ve fıkıh birikiminden, Müslümanların tarih tecrübesinden ve elbette Kur’an ve Sünnet’in yol göstericiliğinden uzak politika yürütenler, kendi elleriyle bindikleri dalı kestiler; Suriye’yi altın tepsi içinde İsrail’e sundular, ülkemizin de Suriye’nin de başına dert açtılar.
Başından beri Kürt sorununda takip edilen politik tutum yanlıştı, Suriye politikası da yanlıştı. Bu yanlış, bizleri badireden badireye sürüklüyor; üstelik her geçen gün yanlıştan dönmek zorlaşıyor.
mirathaber
