Rasthaber – AKP’de uzun süre çeşitli görevler alan ve en uzun süre
bakanlık yapan isim olan Ali Babacan, Deva Partisi’nin kuruluşunun ardından ilk
röportajını Cumhuriyet gazetesine verdi.
“İktidar sokağa çıkma yasağını uygulayamıyor, çünkü
ekonomi buna izin vermiyor”… Kasada para yok mu?
Öncelikle bu çok yanlış bir argüman. Bunun hükümet tarafından
ifade edilebilmesi akıllara durgunluk veriyor. Önce can mı mal mı derken, önce
mal gibi bir durum ortaya çıkıyor. İnsanların sağlığını korumak esastır,
ekonomi bir araçtır. Amaç olamaz…
– Bugün siz yönetimde olsaydınız, günlük paralarla
yaşayan insanlar başta olmak üzere yurttaşın ekonomik kaygısını nasıl
giderirdiniz?
Ekonominin başında olduğum yıllarda birçok kez yaşadık bunu.
Bakanlar Kurulu’nda her kritik konuda, kafayı çevirip bana baktıklarında “Bana
bakmayın, siz gereğini yapın, bizim görevimiz onu arkadan toparlamak” diyordum.
Sorunun kaynağı şu: Türkiye bu krize çok zayıflamış bir ekonomiyle girdi.
Merkez Bankası’nın bir zamanlar 136 milyar Dolar olan rezervi brüt 90, net 30
milyarlara indi. İçinde swap’lar ve hazinenin Merkez Bankası’nda tuttuğu
mevduatlar var. Onları da düştüğünüzde rezerv ekside. Merkez Bankası’nın para
politikası duruşu yanlış olduğu için sürekli döviz rezervini eriterek dengeleri
tutturmaya çalıştılar. O da bünyeyi çok zayıflattı. Türkiye’nin bütçe açığı
zaten çok hızlı artıyordu bu dönem. Faiz ödemeleri bu yılın bütçesinde 129
milyar TL. Oysa sadece üç yıl önce, 2017’de 57 milyardı.
– Niye bu kadar faiz ödüyor?
Belirsizlik ve güvensizlik olduğu için. Merkez Bankası’nın
yıllardır biriktirdiği yedek akçenin tamamını bir çırpıda bütçeye aktardılar.
Türkiye bu krize, zayıf bir Merkez Bankası, zayıf bir bankacılık sistemi, zayıf
bir bütçeyle girdi. Halbuki üçünün de güçlü olması lazım. Örneğin Almanya
üçünde de güçlü olduğu için iyi yönetiyor bu krizi.
– Berat Albayrak, ekonominin başına getirildiğinde ne
düşündünüz?
Rasyonalite bir kere kaybolduğunda, bir kere bilim ve akıl
çerçevesinin dışına çıkıldığında artık orası bilinmeyen bir alandır. Bugün
birisi, yarın başkası olur. Kişilerin önemi yok. Zaten tek bir karar alma merci
var. Problemi bazen sistemde, bazen kişilerde arıyoruz ama Türkiye’nin yönetim
üslubu sorunu var. Ehliyet ve liyakat aramayan bir yönetim tarzı var. Gerçek
değil ‘görüntüde sadakat’ aranıyor ve böyle kişilerden dar bir kadro
oluşturuluyor. Hakikate değil kişilere sadakat gösterenler aranıyor. Aslolan
hakikate sadakattir. Bu kadar büyük ülkenin bu şekilde yönetilmesi çok zor.
– Sonunda IMF’den borç alır mı Türkiye?
Türkiye’ye bir şekilde kaynak lazım. Çünkü içerideki
kaynaklar önemli ölçüde tüketildi maalesef. Hâlâ israfı önleyip kaynak
yaratılabilir.
– Ne kadar israf var, biliyor musunuz?
Fiziki olarak önümüzde çok örneği var. Ankara’da 15 dakika
arabayla dolaşın çok örneğini göreceksiniz. Bir de göremedikleriniz var.
Özellikle kamu harcamalarında… İnsanlar bitmiş projeyi görüyor ama acaba çok
daha ucuza mal olabilir miydi? Eğer ihaleler şeffaf yapılsaydı daha ucuza
bitebilir miydi? Bunları kimse bilmiyor. İnsanlar bakıyor sadece, üçüncü köprü,
güzel. Osmangazi Köprüsü güzel… Ama bu projenin maliyeti sadece bir defter
kaydı olarak kalıyor.
– Bir de hep aynı müteahhitlerle çalışılıyor. Neredeyse
beş yaşındaki çocuk dahi isimlerini biliyor…
Maalesef. İşte olan o beş yaşındaki çocuğa oluyor. Ömrü
boyunca bunu ödeyecek biliyor musunuz? Yarın okula gidecek, okuldan sonra
çalışmaya başlayacak, bunu vergi olarak ödeyecek, günlük hayatında ödeyecek, o
köprüden her geçtiğinde, hastaneye her giriş çıkışında ödeyecek. Ömrü boyunca
bunun külfetini çekecek.
– İsraf durdurulsa dışarıdan borç almaya gerek kalmaz mı
yani?
Büyük ekonomilerin hepsinin bir miktar borcu vardır. Virüs
salgını başladığından bu yana dünya ne yapıyor diye baktığımızda; öncelikle 15
büyük ekonomi kendi merkez bankaları arasında dayanışma kurdu. G20 üyesi olan
Türkiye bu oyunun dışında kaldı. Asıl rakamın büyüğü IMF’de değil Merkez
Bankaları’nın kaynaklarında. Bugün Amerikan Merkez Bankası’nın ne kadar para
üreteceğinin bir üst sınırı yok. Hele hele uluslararası meseleyse. Ürettiği
para kendi ülkesinde enflasyona bile sebep olmayabiliyor. Bunun yanısıra, son
bir ay içinde 100 ülke uluslararası kuruluşlardan destek talebinde bulundu. Ve
biz zamanında çok katkı verdik, bu kuruluşların hızlı ve kolay devreye sokulan
yardım mekanizmalarını oluşturduk. Türkiye’nin bunları kullanma hakkı var.
Yüzde 1 faizle şartsız hem de… Piyasaya gidip yüzde 7 faiz ödeyene kadar, bu
kuruluşlardan yüzde birle alabiliriz.
– Neden almıyoruz?
Son yıllarda o kadar çok yabancı düşmanlığı, o kadar çok
Batı düşmanlığı yapıldı ki hükümetin siyaseti dar bir köşeye sıkıştı. U dönüşü
yapıp buraya yönelir mi, ihtimal vermiyorum.
– Para basar mı Türkiye?
Türk lirası üretilmeye başlandı zaten. Hiç olmadık yöntemler
uygulanıyor. Bankalar ellerindeki konut kredileri, ellerindeki herhangi bir
varlığa dayalı menkul kıymetleri Merkez Bankası’na koyup, Merkez Bankası’ndan
para çekebiliyor. Merkez Bankası o Türk Lirası’nı nereden buluyor?
– Üretiyor öyle mi, bundan kimsenin haberi var mı?
İşsizlik fonundaki menkul kıymetlerde de yapıldı, Merkez
Bankası’na veriliyor, Merkez Bankası’ndan hemen Türk Lirası alıyor. Nereden
buluyor bu Türk Lirası’nı… Bu usul olarak yapılabilir. Böyle durumda Merkez
Bankaları devreye girebilir. Ama bu morfin gibidir. Savaş anında yaralı vardır,
morfin işe yarar. Ama “Morfin iyiymiş, dertlerimi unutturuyor, sürekli
kullanayım” derseniz bünyeyi bozarsınız. Merkez Bankası şu anda Türk Lirası
üretmeye başladı. Fakat bunun miktarı ne olacak, orta vadeli bir programla nasıl
normale dönecek, bu acil olarak açıklanmazsa Merkez Bankası’nın bugünkü
politikası size yüksek kur ve enflasyon olarak geri döner.
– Döviz kuru şu anda o yüzden mi yükseliyor?
E tabii. Merkez Bankası Türk Lirası üretiyor ve karşılığında
döviz kaynağı yok. Türk Lirası’nı bollaştırıyorsunuz, ürün bollaşıyor. Ama
karşılığı yok. Bu paranın değerinin düşmemesinin imkânı yok.
– Ne yapmak gerek?
Hemen bunu bir döviz kaynağıyla dengelemeniz lazım. En
azından bunu ne zaman ve nasıl normalleştireceğinizi, normal dönemde bunu yemin
billah yapmayacağınızı piyasalara ve kamuoyuna açıklamanız lazım. Cebinde tek
bir Türk Lirası taşıyan her vatandaşa devletin bir yükümlülüğüdür bu. Şeffaf
götürülmüyor bu iş. Şeffaflık olmazsa piyasa en kötüsünü fiyatlar.
– Yeni infaz yasasının kabulünün ardından tahliyeler
oldu. Yolsuzluğu yapan değil yazan hapiste kaldı. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu infaz yasası gerçekten içimi burktu. Evrensel hukuk
ilkelerine, eşitlik ilkesine, adalet ilkesine aykırı. İki siyasi parti tamamen
selektif olarak “Kimi serbest bırakalım, kimi bırakmayalım” diye oturup, karar
verdiler. Meclis’teki sistemi zorlanarak çıkarıldı. Toplumdaki adalet hissini
yaralayan bir durum. Çok yazık. Adına infaz düzenlemesi denmiş olsa da bu
düzenleme ile aslında dar bir çevre kendi perspektifinden bir af çıkarmış oldu.
Genel ilkeler çerçevesinde dahi yapılsa afların uzun sürede etkisi olumsuzdur
zaten. Yasaların yaptırım gücünü azaltır. Uyuşturucu ticareti yapıp, “Nasılsa
af çıkar” düşüncesi oluşur. Diyelim ki yaptık, bunu ilkeli yapmamız lazım. Şu
an yargıda çok ciddi adaletsizlikler yaşanıyor. Örneğin, tutuklu yargılanmak
Türkiye’de standart bir iş haline geldi. İnsanlar iki yıl, üç yıl içeride
kalıyor, sonra beraat ediyor. Peki iki-üç yıl içeride kaldığında ailesine, sosyal
çevresine karşı yaşadıklarını ne yapacaksınız? “Pardon” demekle oluyor mu?
– Gazetemize de ‘terör’ soruşturması başlatıldı…
Şahsi inatlaşmalar bunlar. Yargı mekanizması kullanılıyor,
keşke olmasa.
– Pelikan yapılanması için “yeni nesil paralel yapı” deniyor.
Ne düşünüyorsunuz bu yapıyla ilgili?
Bugün adı Pelikan, yarın Balıkçıl olur, öbür gün Turna olur.
Bu tür yapılara müsamaha eden, destekleyen kişilerin önce kendini sorgulaması
lazım. Bu tür yapıların desteğiyle sürdürülebilirlik mümkün mü, bir vicdan
muhasebesi de yapmak lazım herhalde. Siyasetin ahlaki boyutunu çok önemsiyorum
açıkçası. Ben olsam ahlak dışı bir siyaset yapmaktansa gidip başka iş yaparım.
Ne düşünüyorsanız, çıkın açıkça konuşun. Birilerinin böyle organize, başka
isimler üzerinden, sanki toplumda böyle bir kanaat varmış havası oluşturarak
toplumu aldatma, işi olduğundan farklı gösterme çabasını nasıl oluyor da siyasi
ahlak içinde değerlendirebiliyorlar, nasıl bu tür uygulamaların içine
girebiliyorlar, açıkçası hem üzülüyorum, hem de Türkiye adına hicap duyuyorum.
Türkiye trollerle yönetilmeyi hak etmiyor.
– Siyaset geçen hafta bir krizle sarsıldı: İçişleri
Bakanı Süleyman Soylu’nun istifasını nasıl okursunuz?
Kendi içlerindeki olayları, çekişmeleri bilemem. Ben sadece
olayı dışarıdan izleyen birisi olarak, o hafta sonu yaşananları, toplum
üzerindeki etkisini değerlendirebilirim. Gece yarısına birkaç saat kala
belediyelerle dahi görüşülmeden, “yasakladım” diyorsun. Halk sokaklara
dökülüyor. Hiçbir sosyal mesafe, tecrit kalmıyor. Ondan sonra istifa beyanı.
Açıkçası en uzun süre bakanlık yapan kişiyim. Samimi bir istifa için, önden
gidip konuşursunuz, ondan sonra açıklarsınız. Konuşulmadan, hele ki sonra geri
çekilen istifa samimiyet testine sokulmalı. Sonuçta kim kar etti, kim zarar etti?
Bir de burada büyük bir sorumluluk var. Bu sorumluluk kimin üzerinde kaldı?
Buharlaştı gitti. Sorumluluğu buharlaştırma operasyonu. Türkiye böyle
yönetilmeyi hak etmiyor.
– 2023 hedefi sizin döneminizden beri duyduğumuz bir şey…
Az kaldı, hedef tutturulur mu?
2011-2012 yılında açıklamıştık. 2002’de Türkiye’nin ekonomik
büyüklüğü 239 milyar dolar. 2011’e geldiğimizde 835 milyar dolar. İhracat 36
milyar dolardan 135 milyar dolara çıktı. Biz dedik ki, Türkiye bu kadar kısa
sürede bunu başardıysa aynı politikaların devamıyla çok daha yüksek hedeflere
ulaşabilir. 2 trilyon dolarlık ekonomik büyüklük, 25 bin dolarlık kişi başı
milli gelir, 500 milyar dolarlık ihracat. Ehliyet, liyakat, istişare olsaydı,
insan haklarının iyileştiği ve herkesin Türkiye için çalıştığı doğru
politikalar uygulansaydı bu rakamları yakalardık. O dönemde memleket sevdası
vardı. Başarının sebebi unutuldu. Başarıyı oluşturan temel ilkeler teker teker
devre dışı kaldı. 2023 hedefi artık hayal.
– Erken seçim bekliyor musunuz?
İktidar elindeki gücü kaybedeceğini düşündüğü bir dönemde
kendi eliyle seçime gitmez diye düşünüyorum. Ama 2023’e kadar da sistemin
dayanabileceğini de sanmıyorum. Çok büyük bedel ödenir.
– Abdullah Gül, DEVA Partisi’nin neresinde?
Sayın Gül, bizim çalışmalarımızı destekliyor. Kendisiyle de
ara ara bazı konuları istişare ediyoruz. Görüşlerini ben sorarsam aktarıyor,
sormazsam onu da söylemiyor. Kendi halimde ticaretle uğraşırken beni siyasete
davet eden Abdullah Bey’dir. O dönemde başka kimseyi de tanımıyordum. İsmimin Abdullah
Bey gibi dürüst bir siyasetçiyle anılmasıyla da gurur duyarım. Ama ilişki
şeklimiz tamamen istişari.
– Arkadaki isim değil yani?
Kesinlikle değil. O zaman biz kayıt dışı bir iş yapmış
oluruz. Bu partiyi biz yönetiyoruz. Türkiye ne çektiyse kayıt dışı ilişkilerden
çekti. Ben hayatımda hiç kayıt dışı iş yapmadım.
– Kulislerde aranızın bozuk olduğu konuşuluyor, hatta
şöyle bir haber yayımlandı: “Gül’e yakın olanlar partinin kuruluşuna günler
kala tasfiye edildi. Şu an Erdoğancılar partide hâkim durumdalar.”
Kim bunu söyleyen? Keşke bu kişi adıyla soyadıyla çıksa da
cevap verebilsem. Benim bir genel başkan olarak kurucu arkadaşlarımın hiç
birine böyle bir ithamda bulunulmasını da kabul etmem mümkün değil. Kim ne
derse desin, biz yola çıktık. Bu partinin duruşu toplum tarafından adım adım
anlaşılacak. Biz siyasi yelpazenin tam ortasında, ana akım bir siyasi
hareketiz. Şucuların, bucuların partisi de değiliz.
– O zaman isim vererek başka bir iddia sorayım: Gazeteci
Sabahattin Önkibar, YouTube kanalında 30 vekilin AKP’den DEVA Partisi’ne
geçeceğini iddia etti. Doğru mu?
Diğer siyasi partilerin mensuplarından bize açıkcası ciddi
bir ilgi var. Fakat biz kuruluş aşamasında bir prensip kararı aldık, bizlerle
temas edenlere de “Yeni bir başlangıç yapıyoruz, transferlerle kurulan bir
parti olmak istemiyoruz” dedik. Kurucularımıza bakın. Başka siyasi partilerde
siyaset yapmış arkadaşlarımız var ama hepsi o partilerden uzunca zamandır uzak
olan kişiler. Şimdi ise kuruluşunu tamamlamış olan bir siyasi partiyiz. Bizim aradığımız
kriterler belli. İyi insan olsun, bir de işinde iyi olsun. Bu bir gönül işi.
Birlikte çalışacağımız insanların memleket derdi olması lazım. Diğer siyasi
partilerin mensubu olup da bu ülkenin geleceğini DEVA Partisi’nde gören herkese
kapımız açık. Eski siyasi hastalıklara kapılmak istemiyoruz.
– Bugün bir seçim olsa ne kadar oy oranınız var?
Ölçüm yaptırmadık. İletişimi yeni açmaya başladık.
Kurulduktan sonra ilk gazete mülakatımız da sizinle. Daha çok yeniyiz. Önce
insanlar duyacak, anlayacak, daha sonra tercih etme olgunluğuna gelecekler. Şu
an ölçmek mümkün değil, araştırmacılar da bu görüşte.
– Millet ittifakında yer alır mısınız?
Farazi konuşmak doğru değil. Bizim amacımız farklı
kesimlerin üzerinde ittifak ettiği bir siyasi parti olmak. Çıkarken bir
ittifakın parçası olarak çıkmayı doğru bulmuyorum.
– Laikliğe bakışınızı öğrenebilir miyiz?
Parti programını yazarken dikkatli bir dil kullandık.
Düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü, insanların istediği gibi inanması, inandığı
gibi yaşaması çok temel bir özgürlük. Ama bunu her dinin mensubu için de inancı
olmayanlar için de kabul etmek lazım. Bu konuda özgürlük alanının çok geniş
tutulması gerekiyor. Devletin de bunun garantörü olması lazım. Öte yandan
devletin insanları dönüştürme, insanları etkileme, belli bir alana zorlama gibi
bir görevi de yok. Her vatandaş istediği gibi yaşasın. Hayat tarzına müdahale
olamaz. Devlet yönetiminde hem kullanılan dilin, hem de alınan kararların din
kuralları etkisinde olmaması lazım. Dinimizin kutsallarını siyasette araç
olarak kullanmayacağız. Devlet yönetiminde kurallar, hukuk oluşturulurken tüm
vatandaşlara hitap etmeli.
– Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi çok tartışılıyor.
Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Devletin, tüm kurumlarını bireylerin mutlak hakları
çerçevesinde finanse etmesi gerekir. Bütçe yapılırken eğitim, sağlık, güvenlik
gibi devletin asli sorumluluklarının öncelikle hedeflenmesi ve bunların
layıkıyla yerine getirilmesi gerekir Ardından, bireylerin inanç özgürlüğü
çerçevesinde elbette Diyanet İşleri Başkanlığı’na da kaynak aktarılır. Ancak,
farklı din ve inanç gruplarının da varlıklarını koruma, sürdürme, yaşama ve
örgütlenme özgürlüklerini destekleyecek şekilde kaynak tahsis etmek gerekir.
– Peki siz İslamcı mısınız?
İnancımı söylemem gerekirse Müslümanım. Fakat ideolojimi ve
siyaseti ele alış tarzımı belirleyen demokratlıktır. Siyasi terminolojideki
İslamcılık ise bambaşka bir şey. Şu anda dünyada o akım ne kadar başarılı
olmuş, ayrı bir tartışma konusu. Ben özgürlüklere inanan bir insanım.
– Eski bir Hazine çalışanı FETÖ’ye bilerek ve isteyerek
yardım ettiğinizi ileri sürerek suç duyurusunda bulundu. Fethullah Gülen ile
hiçbir ilişkiniz oldu mu?
Ben kendisini hiç görmedim. Onların bir sürü halkaları var
biliyorsunuz, dershaneleri, okulları, sohbet evleri; hiçbirinde bulunmadım. Şu
anda FETÖ karşıtlığının önde gelenlerine bakın çoğunun geçmişinde böyle şeyler
var. Belki onu kapatmak için bu söylentileri çıkarıyorlar. Burada samimi olmak
lazım. Bir kere ben hayatım boyunca hiçbir zaman aklımı, hür irademi hiç
kimseye teslim etmedim. İnsanı insan yapan hür iradedir. AK Parti’de olduğum
dönemlerde bile inanmadığım hiçbir şey yapmadım. Bu örgüt, çok uzunca yıllar
hem devletin içine yapılandı, hem de Türkiye’den güç alarak, başka ülkelerin de
desteğiyle dünyada da yapılandı. Bu noktaya gelmesi, güç devşirmelerine izin
verilmesi başlı başına bir hata. Kendine güvenen siyasi iktidar, böyle yapılara
izin vermez. Böyle yapılarla ittifak içine de girmez. Bu tür yapıların en
önemli özelliği kayıt dışılıktır. Yönetim yapıları açık değildir. Gerçek
emelleri hep gizlidir. Hazinedeki kişiye gelince, evet öyle bir dilekçe
verilmiş ama hemen iki-üç gün içinde savcılık iddiaların soyut ve asılsız
olduğu gerekçesiyle şikayeti işleme almadı.
– “Aklımı kimseye teslim etmedim” sözünüzden hareketle
şunu sormak isterim: Tarikatlara karşı mısınız?
Bu kadar bilgi kirliliğinin olduğu ortamda insanların doğru
kaynak arayışı var. Bazı yapılar hem burada hem de dünyada var. Bireysel olarak
hukuka uygun olduğu sürece kişilerin ve toplulukların örgütlenme hakkı vardır.
Burada şeffaflık çok önemli. Devlet bu konuda ilk önce şeffaflığı sağlamalı ve
bu yapıların kayıt altında olmasını sağlamalı. Şeffaflık varsa insanların
aldatılması zordur.
– KÜRT MESELESİ
“Kürt sorunu, tamamen demokrasi, insan hakları ve
özgürlükler çerçevesinde ele alınmalı. Bazen terörle aynı pakete konuyor,
harmanlanıyor, pazarlık konusu olabiliyor. Bunlara kesinlikle karşıyız. Devlet,
terörle mücadelesini verir. Ne gerekiyorsa onu da yapar. Ama bir insan bizim
vatandaşımızsa eğer, bu ülkenin geleceğine hep beraber bakıyorsak ‘ama’sız,
pazarlıksız bir anlayışla haklar ve özgürlükler konusunda açık bir tutumla yaklaşmak
ve bunları tanımak zorundayız. “Hakkını vermek” bile yanlış bir cümle. Zaten
onun hakkı. Sen onu o hakkı tanıyacak, garanti edecek ve yaşamasını
sağlayacaksın. Hakları terör meselesiyle pazarlık haline getirdiğinizde, örgüt
dönüp vatandaşlarımıza diyor ki, “Ne hakkınız varsa onu ben sağladım. Silahlı
mücadele vermesem bunları da göremezdiniz” diyor. Türkiye’nin geleceğinde PKK
gibi anokronik bir örgüte yer yok.
– SURİYE KRİZİ
“Dış politikada en önemli güç, sözün gücü. Bu, itibarla
gelen bir güç. Eğer doğru yerde durduysanız sözleriniz kıymetli hale geliyor.
Biz bunları yaşadık. İyi bir diplomasi geleneğimiz var. İyi diplomasi, ekonomik
başarı ve siyasi iradeyle birleştiğinde Türkiye’nin inanılmaz bir gücü oluştu.
Biz pek çok konuda arabuluculuk yaptık. Daha sonraları, o itibar maalesef çok
kötü kullanılmaya başlandı. Darlaştırılmış siyasi ve ideolojik amaçlarla
kullanılmaya başlandı. Özellikle de yakın coğrafyada kullanıldıkça aleyhimize
işlemeye başladı. Bizim en önemli prensibimiz başka ülkelerin iç siyasetine
karışmamaktı. Eğer iç siyasete müdahil olursanız, hele hele göstere göstere
müdahil olursanız bunu size yaptırmazlar. Dar bir ideolojik amaçla Türkiye’nin
çıkarlarını riske atıyorsanız bunun masaya yatırılması lazım. Suriye’de bizim
yapacağımız sınırlarımızı korumak. Bunun yolu biraz ötesinden hat çekmekse
yapmak zorundayız. Bize karşı Suriye içinde birçok grup oluştu. İnsani açıdan
baktığımızda ilave göç akımlarına karşı güvenlik bölgesinin insanlık dramı
yaşanmaması adına o halkın korunması, sağlık ve eğitim gibi ihtiyaçlarının
görünmesi için de bir güvenli alan açılması önemlidir. Ama “Türkiye’nin bunun
ötesinde gizli bir ajandası var” algısı olursa yalnızlaşırız.
