koronavirüs sürecinde yaşanan yasaklara dikkat çekerek eleştirilerde bulundu.
Dilipak, “Sahi o CoVID görsellerine ne oldu. O yarasaya ne oldu! O bilim
adamlarına, o bilimsel makalelere, o FDA DSÖ bilim kurullarının açıklamalarına
ne oldu! Peki bu iki buçuk yılın faturasını kim ödeyecek. Şimdi o defter
kapatılıyor. Yeni bir komplo üretecekler. Yeni mikroplar, yeni pandemiler, yeni
mutasyonlar, yeni varyantlar, yeni ilaçlar önerecekler. İklim diye gelecekler,
bilim diye, teknoloji diye gelecekler. Biz yine “Hayır” diyeceğiz, yine onlar
bizi komploculukla suçlayacaklar. “Felaket tellalı” diyecekler.” dedi.
Yine devlet adamlarının bir yalan bulup yollarına devam
edeceklerini ifade eden Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, “Utanmadan yine
çemkirecekler. Hâlâ onlara inanmak isteyen varsa inanmaya devam edebilir tabii.
Sonuçta kendi düşen ağlamaz. Eğer pandemi sürecindeki tecrübeler akıllarını
başlarına getirmemişse ne diyebiliriz ki.” görüşünü savundu.
Abdurrahman Dilipak’ın yazısı şöyle:
Pandemi sürecinde yaşananları biliyorsunuz.. Bize “komplocu”
dediler. Oysa tarihin en büyük komplolarından birine imza atanlar da kendileri
idi. Siz bilim adamı mısınız, siz ne biliyorsunuz dediler.
Öyle ya, devlet adamları, siyasiler, akademi, sermaye, sivil
toplum, media hepsi koro haline aynı yalanı tekrarlıyordu. Hatta cemaat denilen
yapılar da bu komploya katılıyordu. Onlar bilmiyor da biz mi biliyorduk!
Komplocu da olduk, yalancı da. Adımız “felaket tellalı”na
çıktı. İktidar ve muhalefetin kanlı bıçaklı olduğu bir ülkede, taraflar bu
yalan söz konusu olduğunda tek ses oluyorlardı. Herhalde tartışmadıkları tek
konu buydu.
Sonunda, “pardon” dediler. CoVID diye bir şey yokmuş, bu
sıradan bir gripmiş, ölümcül de değilmiş; maske de PCR de aşı da verilen haplar
da o kapanma ve kapatmalar da faydasızmış.
Bu arada ne oldu ise, nasıl oldu ise yargıdan aşı, maske,
PCR konusunda arkası arkasına lehimize kararlar geliyor. Bade harabul Basra.
Geciken adalet, adalet olmasa da, gelecekteki benzer durumlar için emsal teşkil
edecek olması açısından önemli. Hani bazan diyorum ki, süreçle ilgili
engellenmem, dışlanmam, hak kayıpları için şimdi gidip tazminat davası açayım.
Çünkü gerçekten büyük bir mobing uygulandı topluma, ciddi bir zulüm yapıldı,
hayatını kaybedenler oldu, toplumun psikolojisi üzerinden vahim sonuçları
oluşan korku üretildi.
Şimdi DSÖ bizim için 500 milyon dolarlık, dünya bankasından
süreçle ilgili olumsuzlukların giderilmesi için bir fon ayırmış. Güler misin
ağlar mısın!
Sahi o CoVID görsellerine ne oldu. O yarasaya ne oldu! O
bilim adamlarına, o bilimsel makalelere, o FDA DSÖ bilim kurullarının
açıklamalarına ne oldu! Maske, mesafe de kalmadı. Elde kaldı milyarlarca doz
aşı.. Ama bir iki doz da olsa damarlarımıza o sıvıyı akıttılar, o hapları
yutturdular. Yine rahat durmayacaklar yeni komplolarla gelecekler. Neyse ki DSÖ
toplantısında, ülkelerden itirazlar yükselmeye başladı. Davos’ta da umduklarını
bulamadılar.
Peki bu iki buçuk yılın faturasını kim ödeyecek.
Şimdi o defter kapatılıyor. Yeni bir komplo üretecekler.
Yeni mikroplar, yeni pandemiler, yeni mutasyonlar, yeni varyantlar, yeni
ilaçlar önerecekler. İklim diye gelecekler, bilim diye, teknoloji diye
gelecekler. Biz yine “Hayır” diyeceğiz, yine onlar bizi komploculukla
suçlayacaklar. “Felaket tellalı” diyecekler.
Yine aynı devlet adamları, siyasiler, akademi, sermaye,
sivil toplum, media hepsi koro halinde aynı yeni bir yalan bulup yollarına
devam edecekler. Bu kez doktorların yerine, mesela veterinerler, farmakologlar,
meteoroloji uzmanları, toksikoloji uzmanları konuşabilir. Tabii hepsi de
bilimsel açıklamalar yapacaklardır.
Bize de “siz bilim adamı mısınız” diyecekler. Desinler,
onların politikasını da gördük, bilim adamını, gazetecisini de, tanıyoruz
onları artık. Utanmadan yine çemkirecekler. Hâlâ onlara inanmak isteyen varsa
inanmaya devam edebilir tabii. Sonuçta kendi düşen ağlamaz. Eğer pandemi sürecindeki
tecrübeler akıllarını başlarına getirmemişse ne diyebiliriz ki.
Bir yalancı, düzenbaz, sahtekar sizi aldatmışsa, Allah o
dolandırıcının belasını versin. Aynı dolandırıcı sizi 2. kez kandırmışsa,
sadece onun değil sizin de belanızı verecektir. 3. kez aynı dolandırıcı yine
sizi dolandırıyorsa, o zaman bela o dolandırıcıdan önce sizi bulacaktır.
Biz “geliyorum” diyen felaketten haber veriyoruz. Siz hiçbir
tedbir almıyor, uyarıları da dikkate almıyorsunuz, sonra felaket geliyor,
kolunuzu kanadınızı kırıyor, yine de sesinizi çıkarmıyorsunuz. Daha sonra yeni
bir felaket geliyor ve kapıya dayanıyor ve biz yine uyarıyoruz ve siz yine bizi
suçlamaya devam ediyorsunuz.. Eğer durum bu ise, başınıza geleni, hak ediyor
değil, daha fazlasına müstahaksınız demektir.
Bazan birileri celladına aşık olur. Gözleri var görmez,
kulakları var duymaz, kalpleri var hissetmezler. Tarihte de bu tür olaylar
yaşandı, bugün de yaşanıyor. Bu gidişle gelecekte de bunlar olacak. “Akletmeyen
topluluklar”ın trajedisi bitmeyecek. Onlar yüzünden, “içlerindeki beyinsizlerin
işledikleri yüzünden” sıradan insanlar da zarar görecek.
Kitap bize “kınayanların kınamalarına aldırmadan hakkı ve
hakikati haykırmamızı” emreder.
Görevimiz bu: “Hakkı ve hakikati haykırmak, Hakk’ın ve
halkın, gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olmak”.
Ben şahsen bu konuda üzerime düşeni yapmakta kararlıyım.
Sonucu hakkında gönlüm rahat. Hayır da şer de olsa Allah’ın iradesi içinde bir
olaydan söz ediyoruz.
Kendime gelince kaderimden başka bir kaderim, rızgımdan
başka bir rızgım, ecelimden başka bir ecelim yok. Ve Allah’ın rızasına tabi
işleri yaptığım sürece de mahzun olmayacağımı biliyorum. Sonunda her şey
olacağına varacak. Bu bir imtihan, bu süreçte biz hepimiz, yapıp
yapmadıklarımız, söyleyip söylemediklerimizle imtihan ediliyoruz. Birileri
nasıl cennete girecek, birileri nasıl cehenneme girecek, işte böyle. Yani benim
tek başıma ya da başkaları ile Allah’ın takdiri dışında kendi irademizle,
Allah’ın iradesi dışında yapacak bir şeyimiz yok. Bizim duamız ve misyonumuz
O’nun rızasının tecellisinin vesilesi olmaktan başka bir şey olmamalı. Birileri
bu şekilde zulmederek, Allah’ın gazabını hakkediyorlar. Birileri onlara destek
vererek ya da onlar karşısında susarak onlar da Allah’ın gazabını
hakkediyorlar. Biz de direnerek sevap kazanıyoruz. Allah bakarsınız bizim
ellerimizle zalimleri cezalandırır ve mazlumlara yardım eder. Biz inanıyoruz
ki, bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah hayır
murat etmiş olabilir. Biz Allah’ın rızasını istemeliyiz.
Bu hercümerç içinde Allah (cc) bizleri, mallarımız,
canlarımız ve sevdiklerimizle, kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek
imtihan edecektir ve etmektedir. Sonuçta hayat zaten böyle bir şeydir. Yani,
iman etmek, O’nun rızasının tecellisinin vesilesi olmak, sabretmek, çabalamak
ve haksızlıklara karşı direnmek..
Hayatımıza anlam katan şey de budur aslında.
Onun için belki şöyle demeliyiz:
“Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın, gündüz geceye
muhtaç, bana da sen lazımsın.”
Karanlık aydınlığın yokluğudur. Işık geldiğinde karanlık
kaybolur. Bize düşen karanlığın kalbine ışığı taşımaktır. Kafamız bilginiz,
kalbimiz imanın nurunu yaymalıdır. Sevginin, merhametin nuru aydınlatmalı
içimizi. Aklımızla vijdanımızı barıştırmalıyız ki, bu kavga bitsin.
Umudumuzu hiç kaybetmemeliyiz ve son kararımız şu olmalı:
“Bizi öldürmeye gelenler bizde dirilsinler”.
Kim ne derse desin, bizim için önemli olan Hak ne diyor!
Evet biz Hakk’ın ve halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan
eli, haykıran sesi olacağız.
“Hayrun nas, men yenfaunnas”.. İnsanların en hayırlısı
insanlara en çok hayrı dokunandır.
“Karanlığa küfretmeyi bırakalım da, kalkıp bir mum yakalım”.
Selâm ve dua ile.
