İmam Humeyni’nin –ks– insiyatifi ile ilan edilen Dünya Kudüs Günü, bölgenin ve dünyanın siyasi denklemlerine yeni bir bileşen ekledi ve Filistin’in kaderi üzerinde etkili olan ülkeleri pasif konumdan kurtardı. Bu süreç Aralık 2010’de İslamî uyanış hareketinin başlamasıyla birlikte daha da somut bir şekilde kendini gösterdi ve Ortadoğu’da bölgesel ve bölge dışı aktörleri sorgulamaya başladı.
Ortadoğu bölgesi son on yılda farklı siyasi yapıları tecrübe etti. Fakat bu bölge bu süre içerisinde tecrübe ettiği yapıların ana bölümü iki kutuplu düzenin bir bileşeniydi. Bu yüzden Amerika yönetimi İran İslam inkılabının zafere kavuşmadan önce Arabistan ve İran’ın şah rejimine dayanarak İsrail’in konumu hakkında hiç bir kaygısı yoktu. Çünkü Amerika’nın bölgedeki geleneksel müttefiklerin Nicson’un çift sütunlu doktrinine göre bölgede Amerika ve İsrail’in çıkarlarını gözetlemek ve temin etmekle yükümlüydü. Ancak İran’da İslam inkılabının zafere kavuşması bir çok bölgesel ve küresel denklemi alt üst etti.
Amerika bir kaç önemli sebepten ötürü İran’da gerçekleşen İslam inkılabından kaygı duymaya başladı. İlkin İslamî İran dünyanın iki kutuplu düzenini sorgulamaya başladı. Güç dengelerini İslamî ve inkılapçı hareketlerin temelinde başta Filistin olmak üzere dünyanın mazlum ve mustazaf milletlerinin lehine değiştirmeye başladı.
Ancak Amerika’nın bu değişimden duyduğu kaygının ikinci sebebi, İran’ın inkılapçı milletlere bir model oluşturması ve bölgede despot rejimleri sorgulamasıydı. Bu durum dünya Kudüs günü ilanı gibi simgelerle bütünleşerek büyüdü ve gelişti.
Bugün bu modelleşme küresel istikbar ve siyonizmin gerçek kâbusuna dönüştüğü ve bu durumdan en çok Amerika ve korsan İsrail’in kaygılandığı anlaşılıyor. Öte yandan İslamî uyanış sürecinin hızla devam etmesi ve bölge milletlerine model oluşturması da Amerika’nın kaygılarını her geçen gün daha da belirgin hale getirdi. Bu arada Arabistan gibi aşiret rejimlerinin de bu inkılapçı hareketten korkmaya başladığı, çünkü bölgedeki eski konumlarını kaybettiklerini fark ettikleri anlaşılıyor.
Görünen o ki Suud rejimi bu akımla mücadele etmek için büyük çaba sarf etmeye başladı ve belki de böylece bölgede şekillenmekte olan yeni siyasi yapılanmaları önlemek istedi veya Amerika’nın yeni Ortadoğu projesi çerçevesinde düşündüğü yeni bir yapılanmaya uygun bir yapıyı İslamî uyanış sürecinin yerine geçirmek istedi. Amerika’nın gözetlediği bu sürecin nihai amacı ise bölgede dengeleri Amerika – İsrail lehine değiştirmektir, hatta eğer bu değişim Arabistan’ın İsrail ile aleni birlikteliği pahasına olsa bile.Bu amaç doğrultusunda Suud rejimi yetkilileri bölgede Şii Sünni gerginliklerinden İslamî uyanış hareketini saptırma ve bu hareketle mücadele yolunda nemalanmaya çalıştı. Bu politika aslında bir nevi Arabistan’ın bölgede Filistin – İsrail ekseninde Ortadoğu meselelerine yönelik stratejisi de sayılıyor ve askeri hegemonyaya dayanarak bölgesel güç dengelerinde yeni bir yapı oluşturmak istiyor.
Arabistan bu amacın doğrultusunda teröristlerin Arabistan topraklarından Irak ve Suriye’ye girmelerine yardımcı oldu ve bunun sonucunda bu iki ülkede terör eylemleri patlak verdi. Şimdi ise Riyad yöneticileri bu alanda ifa ettikleri rolün çemberini daha da genişletti ve Amerika’nın siyasi ve çok yönlü desteği ve askeri kapasitelerini harekete geçirerek Suriye’de Beşar Esad yönetimini devirmek amacıyla doğrudan tekfirci terör örgütlerini desteklemeye başladı.
Şimdi ise kendini bölgenin müdahaleci aktörü gören Arabistan müdahale çemberine Yemen topraklarını da ekledi. Ancak bu hareketlerin nihai amacı bölgede siyonist rejim İsrail karşıtı direniş hareketlerini zayıf düşürmek ve bunun karşılığında İsrail’in konumunu ve güvenlik endeksini güçlendirmektir.
Arabistan rejimi Yemen ve Bahreyn topraklarına karşı müdahaleci tutumu ile Amerika ve İsrail’e Filistin ülküsünden uzaklaşma yönünde hareket ettiğini göstermek istedi. Bu ülküden uzaklaşmakla şimdilerde karşı karşıya bulunduğu çok yönlü siyasi, iktisadi ve etnik krizlerin üstesinden gelebileceğini zannetmeye başladı.
Korsan İsrail ile Filistin meselesi üzerine uzlaşma yönünde bazı projeleri ileri sürmek ve askeri güç ve paradan Suriye ve Yemen’de devlet yapısını değiştirmeye çalışmak, Arabistan’ın korsan İsrail’in çıkarlarını güvence altına alacak yolda ilerlediğini gösteren durumlardır. Gerçekte Arabistan’ın izlediği politikaların büyük bir bölümü Batı’nın güdümünde ve bölgede İsrail için güvenli bir çember oluşturmaktır. Bu yüzden bölgedeki cari gelişmelerde Arabistan ve İsrail arasında ve tekfirci IŞİD terör örgütünü destekleme doğrultusunda bir nevi iş paylaşımı görünüyor. Öyle ki Arabistan IŞİD’in silah ve para ihtiyacını karşılıyor ve İsrail de bu örgüt için düşünce ve komuta odasının rolünü ifa ediyor.
Aslında korsan İsrail ile ilişki Arabistan için bir uçurumun kenarında hareket etmektir, ancak bu hareket bölgede siyonizm karşıtı nefret duygularının tırmanması ve bu rejime karşı duyulan kin ve nefreti Suud rejimi için işi daha zor ve daha da karmaşık hale getiriyor.
Gerçekte Riyad – Washington – Tel Aviv ekseninde oluşan bu yolda yürümenin Suud hanedanına karşı istikrarsızlık ve nefret duygusunu armağan ettiği gözleniyor. Gerçi Amerika açısından bölgede Arap rejimlerin arasında geleneksel ve aşiret yapılarına göre lider konumunda bulunan Arabistan’ın bu hareketi önemli sayılıyor. Üstelik Arabistan başta Amerika olmak üzere Batı ile işbirliği doğrultusunda adım adıyor ve hali hazırda da bölgesel düzeyde Arabistan’ın izlediği politika, halkçı yönetimlerle savaşmak ve vekâlet savaşı yürütmektir.
Bu süreç, Arabistan rejiminin bölgede İslamî uyanış hareketini ve dünya Kudüs gününü asla kabul etmediğini ve bu süreçlerden hoşnut da olmadığını ve Kudüs gününün şekillenmesini inkılapçı ayaklanmaların simgesi olarak kendi çıkarlarına aykırı gördüğünü ortaya koyuyor. Nitekim Arabistan’ın kendisinin de bizzat böyle bir ayaklanma için gereken potansiyellere sahip olduğu anlaşılıyor. Bu yüzden Arabistan bölge gelişmelerinde kendini kaybeden taraf olarak görüyor ve tekfirci terörü desteklemek ve Filistin direnişini karmakla bu dengeleri kendi lehine değiştirmeye çalışıyor. Arabistan’ın Yemen’e saldırması ve bölgede tekfirci terör örgütlerini desteklemesinin aslında Riyad devlet adamları açısından bölgesel aktörlükte kaybettiği konumunu telafi etmeye yöneliktir.
Tüm bu hareketler aslında Amerika ve bu devlete bağlı Arabistan gibi rejimlerin İslam inkılabından tanımları ile örtüşüyor. İslam inkılabı İslam ahkâmından kaynaklanan mahiyeti ve hedefleri itibarıyla küresel meselelere genel bakışında stratejik bakışlara sahip bulunuyor ve bu çerçevede dünyanın çağdaş siyasi edebiyatına yepyeni ve anlamlı sözcükler ve terimler kazandırdığı anlaşılıyor. Bu sözcük ve terimlere mustazaflar ve müstekbirler gibi sözcük ve terimleri örnek vermek mümkün. Görünüşte sade gözüken bu terimler dünya çapında yeni değerlerin ve normların ihya olmasına ve küresel boyutta derin iz bırakmasına yol açtığı ve bir çok muhatabı etkilediği ve yeni davranış modellerini oluşturduğu anlaşılıyor. Bu modelleşmenin en önemli boyutlarından biri, mazlum Filistin milletinin haklarını savunma ve bu meseleyi İslam dünyasının kaderi ile bütünleştirme durumuydu.
Buna göre insani ve ilahi değerlere ve ilkelere dayanarak hazırlanan ve düzenlenen referandumla İran milleti tarafından onaylanan anayasasında siyasi İslam’ın ilerici düşüncelerine ve ilkelerine özel vurgu yapılmıştır.
İran anayasasının 154. İlkesi beşeri camianın tümünün saadetini kendi ülküsü ilan ediyor ve istiklal, özgürlük, hükümet hakkı ve adaleti de tüm beşeri camianın hakkı olarak tanıyor. Bu ilkeye göre İran başka milletlerin içişlerine her türlü müdahaleyi reddederek mustazafların müstekbirlere karşı haktalep mücadelesine destek veriyor.
Bu geniş kapsamlı bakış açısına göre gerçi Filistin meselesi Kudüs ekseninde uluslararası arenada gündeme geldi. Fakat bu hareket günümüzde mazlum milletlerin kaderinin belirlenmesinde küresel katılım doğrultusunda büyük hedeflere de vurgu yapıyor ki bu da milletlerin haklarını destekleme çerçevesinde uluslararası kapasiteleri kullanmak için fırsat yaratma anlamına gelir.
Gerçekte dünya Kudüs günü, küresel politikaların üretilmesi ve karar alınması doğrultusunda önemli bir fırsat sayılır.
irib
